BÖLÜM 3
ALINA
“Ses çıkarırsan, o güzel kafanı parçalarım.”
Kolunu belime doladı; sanki çelikten bir kelepçeydi. Beni bir hamlede kendine doğru, geriye çekti.
Soğuk namlu şakağıma dayandı—sert, acımasız bir metal. Hafifçe silah yağı ve kötü kararlar kokuyordu.
Mükemmel, diye düşündü beynim; çünkü ölüm korkusunun ortasında bile susmayı reddediyordu.
Az önce beni sınırlı sayıda üretilmiş çanta gibi satın almaya çalışan bir şımarık zengin piçten kurtuldum, şimdi de indirim reyonu psikopat versiyonuna terfi ettim. Yüzyılın yükselişi, Alina. Hayat gerçekten harika.
Yakındaydı.
Fazla yakında.
Viskili nefesi kulağımın dibinde, sıcak, acı ve ekşi.
Tutuşu sertleşti, beni duvara daha da bastırdı.
“Şey… Kişisel alan diye bir şey duydun mu hiç?” diyebildim, kelimeler ağzımdan çıkarken ben bile engelleyemedim.
“Tamamen devrimci bir fikir. Boş vaktinde internetten bak istersen.”
“Ne saçmalıyorsun…” diye homurdandı.
Ağzı neredeyse kulağıma değecek kadar yaklaştı, nefesi sıcak ve düzensizdi.
“Sana ses çıkarma dedim… Sen bana laf sokuyorsun. Güzel. Gerçekten çok güzel.”
Silahın namlusu şakağıma daha sert bastı, hafifçe döndü. Görüşümün kenarları beyaza çalmaya başladı.
“Ben kafana .45 dayamışken sen kendini şımarık prenses sanıp böyle atıp tutabileceğini mi sanıyorsun? Küçük bir kıpırdama—bir tane daha zeki zeki konuşma—ve bu duvarı Santini kırmızısına boyarım. Babanın parası o saatten sonra sana kapalı tabut bile alamaz.”
Gülesim geldi.
A canım, babamın şu an bir yumurta almaya bile parası yok, kapalı tabut falan hayal bile edemez.
Silah tenimde sabit duruyordu; soğuk ve kıpırdamadan. O ise gözlerini benimkine kilitlemişti.
“Ben söyleyene kadar sakın konuşma. Anladın mı?”
Boğazımda bekleyen alaycı cevabın yerine, en ufak hareketle başımı salladım—neredeyse belli bile olmayan bir onay. Bu, her şeyi göze alıp bir şey söylemekten daha güvenli görünüyordu.
“Güzel.” Fısıltısı çenemin hizasında dolaşan jilet gibiydi.
“İşte böyle.”
“Şimdi… Alina’ydı, değil mi?”
Yine başımı salladım—bir kez, küçük, asgari düzeyde. Sırf silahın tekrar şakağıma dönmemesi için.
Tepedeki ışıklar titredi, sanki onlar da benim kadar gerginmiş gibi açılıp kapanıyordu.
Gölgeler yüzünde kesik kesik kaydı; çenesinin keskin hattını, gülümsediğinde parlayan dişlerini ve gözlerinde hiç merhamet tanımamış o soğuk parıltıyı yakalamaya yetecek kadar. Uzundu. Uysal değil, baskındı.
Onun her santiminden, bağırmasına gerek kalmayacak türden bir tehlike yayılıyordu.
“Baban bana çok para borçlu… Alina.”
Baba.
Bu kelime, göğsüme cenazede söylenmiş kötü bir şaka gibi oturdu.
O benim için hiç “baba” olmadı.
Bir kere bile.
Beş yaşındayken, getirdiği o ölü İtalyan villalarından sökülüp buraya monte edilmiş mermer basamaklarda dizimi kanattığımda bile değil.
On iki yaşındayken, o saçma elbiseyi ilk kez giyip karşısında durduğumda… Onay beklerken, gelmeyen o bakışı beklerken bile değil.
Bana, düzeltilmesi gereken bir fatura gibi bakmış, sonra da sakin ve kesik bir sesle şunu söylemişti:
“Bana Arthur de.”
Ben de öyle yaptım. Ona Arthur dedim.
Hep Arthur.
Sanki sevgi, bütçeden çoktan kesilmiş bir kalemmiş gibi.
Neredeyse kahkaha atmak istedim.
Şantaj için duygusal zayıf nokta arıyorsan, yanlış düğmeye bastın, dostum.
Ama hiçbirini söylemedim.
Sadece bakışlarını tuttum—kalbim kulaklarımda gümbürderken becerebildiğim kadar sakin—ve sessizliğin uzamasına izin verdim.
“Şimdi,” dedi, sesi tenime değen çelik kadar soğuktu,
“ben ne dersem onu yapacaksın.”
Silah yavaşça hareket etti—bilerek, ağır ağır. Namlusu şakağımdan ayrıldı, bir sevgilinin ters gitmiş dokunuşu gibi elmacık kemiğimin hattını izledi, sonra aşağı doğru indi.
Çenemin altından geçti.
Boğazımdaki çılgın atan nabzın üstünden kaydı.
Daha da aşağı. Köprücük kemiğimin çukurunda oyalanıp sonra göğüslerimin üstünden tembelce geçti. Soğuk metal, nefesimi yarıda kesmeye ve derimi tiksintiyle ürpertmeye yetecek kadar bastırıyordu.
Orada durdu. Ağır ve iğrenç. Namluyu aralarına yerleştirdi, sanki kendine ait bir alan işaretler gibi.
Yüzü sonunda titreyen ışığın altına tamamen çıktı—
Saçları hatırladığımdan daha koyuydu; neredeyse siyaha dönmüştü. Sert çizgilerle yüzünü çerçeveliyordu; yüzü daha soğuk, daha acımasız görünüyordu. Ama o fırtına grisi gözler… Onlar hiç değişmemişti.
Onu daha önce görmüştüm.
Sadece bir ay önce.
Çalışma odasının kapısının arkasına saklanmıştım. Nefes almaya bile cesaret edemiyordum. Kalbim o kadar hızlı, o kadar sert atıyordu ki, camlara vuran sağanak yağmurun sesini bastırıyordu.
Babam odanın ortasında duruyordu—onu hiç bu kadar küçük görmemiştim.
Hiç bu kadar güçsüz görmemiştim.
“Lütfen,” demişti. Sesi, ondan daha önce hiç duymadığım bir şeyin ağırlığıyla çatlamıştı.
Yalvarıyordu.
“Sadece biraz daha zamana ihtiyacım var… birkaç hafta daha, Alexander, bunu düzeltebilirim—yemin ederim düzeltebilirim—”
Alexander kısaca gülmüştü.
Sonra, en ufak bir tereddüt bile etmeden—
Vurdu.
Tek bir sert, hesaplı yumruk.
Babamın başı geriye savruldu, bedeni masaya çarpıp uğursuz bir gürültüyle yere kaydı.
Dudağında kan açılıp yayıldı; dökülmüş şarap gibi, teninde parlak ve yanlış duran bir kırmızı.
İçinden kırık dökük bir inleme çıktı, eli zayıfça yüzüne doğru yoklandı.
“Alexander—” diye hırıkladı. Sersemlemişti, yönünü kaybetmişti, her hecesine acı sinmişti.
Bir hataydı.
Alexander onu yakasından kavradı ve sanki hiçbir ağırlığı yokmuş gibi tek hamlede yukarı kaldırdı. Yüzleri birbirine birkaç santim kalana kadar onu kendine doğru çekti.
“Alexander Dimitri,” diye düzeltti.
Sesi alçaktı. Sakin.
Ölümcül.
Her kelime buzla sarılıydı.
“Benimle konuşurken,” diye devam etti, bakışlarını ondan ayırmadan,
“bana Bay Dimitri diye hitap edeceksin. Anlaşıldı mı?”
Babam anında başını salladı—panikle, paramparça olmuş halde—ağzından damlayan kan, ayağının altında uzanan İran halısına düşüyordu.
Ve şimdi o yine buradaydı.
Aynı adam.
Aynı sakin vahşet.
Alexander Dimitri.
Acımasız. Tehlikeli. Merhametsiz.
Hikâyelerini duymuştum—
Sadece o fırtına grisi gözlerle baktığında, yetişkin adamların şirketlerini, eşlerini, ilk çocuklarını devrettiğini söylerlerdi.
Ağzından çıkacak tek bir kelimeyle, sorunlar ortadan kaybolurdu—bazen Hudson Nehri’ne, bazen şehir dışındaki sığ bir mezara, bazen de… öylece yok olurlardı.
Ne iz. Ne manşet. Ne soru.
Borçlarını, bir cerrahın tümörü alması gibi tahsil ettiğini söylerlerdi: hassas, kaçınılmaz, anestezisiz. Ve borçlu parayla ödeyemiyorsa, bedeli acıyla ödetirdi.
Ya da mallarıyla.
Ya da insanlarla.
Affetmediğini söylerlerdi.
Unutmadığını.
Karşı taraf çoktan kanamaya başlamadan pazarlık masasına bile oturmadığını.
Ve şimdi aynı adam, elindeki silahı göğsümün üzerinde tembel daireler çizerek gezdiriyordu. Vücudu benimkini duvara sabitlemişti; nefesi, kulağımın dibinde, sanki avcıyla kurban değilmişiz de, sır paylaşan iki sevgiliymişiz gibi sıcaktı.
“Alina Santini,” dedi yumuşak bir sesle, tam adımı ağzında çevirerek; sanki tadına bakıyor ve çöpe mi atacağına, yoksa saklayacağına mı karar veriyordu.
“Arthur’un elinde kalan son teminat.”
İçimde, yıllardır Arthur’un saçmalıklarına katlanmama yarayan o karanlık, umutsuz mizah dönüp duruyordu:
Harika. Babamın süslü, işe yaramaz hayal kırıklığı olmaktan, muhtemelen ödeyemeyeceği başka bir yat alırken yaptığı borcun son taksidine terfi ettim.
Daha da yaklaştı. Silah, göğüs kafesimin tam ortasından aşağı, göğüs kemiğimin üzerinde son, kasıtlı bir çizgi çizdi—yavaş, neredeyse saygılı bir hareketti; sanki onu hayal kırıklığına uğratırsam kurşunun tam nereye gideceğini işaretliyordu—sonra sonunda geri çekildi.
Nefes alabilmem için sadece bir parmak kadar boşluk bıraktı.
Ama tenime milim kala duran o soğuk tehdidi unutacak kadar değil.
Sonra, dudaklarını zalimce bükerek, bana göz kırptı.
Tek bir, yavaş göz kırpışı—sanki aramızda ortak bir espri varmış da, o benim hayatımı işaret parmağı ve başparmağı arasında tutmuyormuş gibi.
“Benim için bir mesaj götüreceksin, tatlım.”
“Ben senin lanet tatlın filan değilim. Bana öyle deme,” diye tısladım.
Alaycı gülümsemesi derinleşti, gözleri karanlık bir eğlenceyle parladı.
“Öyle mi… tatlım?”
“Bak sen—”
“Şşş.”
Bir parmağını dudaklarıma bastırdı—sert, alaycı bir nezaketle—silahı yeniden kaldırırken, namlu ürpertici, ağır bir yay çizerek tekrar yukarı kaydı ve gelip yanağıma dayandı.
Kalbim kaburgalarıma öyle bir vuruyordu ki, bunu hissettiğinden emindim—her çılgın atış, hâlâ yanağıma bastırdığı o soğuk namluya titreşim olarak geçiyordu.
“Ben değilim…”
“Çeneni kapa da dinle.”
Sesi daha da alçaldı—
“Benim o lanet mesajımı götüreceksin.”
“Mesaj,” diye mırıldandı, her kelimeyi ağır ağır, tadını çıkararak söyler gibi,
“senin baban için.”
Harika.
Şimdi de postacıyım.
Lanet olsun bu hayata.
Her saniyesine lanet olsun.
