BÖLÜM BİR

BRIELLE

Islak patates kızartmasından ve kalabalık metroda sağa sola itilip kakılmaktan daha çok nefret ettiğim bir şey varsa… o da Thomas Lancaster’dan—namıdiğer babamdan—aniden gelen, eve dönmemi emreden bir telefondu.

Sonu hiçbir zaman iyi bitmez.

Adı ekranda bir kez daha yanıp sönerken ekrana dikildim, çenem kilitli. On saniye sessizlik… sonra arama kesildi.

Beş dakikadan kısa sürede üçüncü kez arıyordu. Bu da bunun “uğrayıver” meselesi olmadığını gösteriyordu. Bu, hayatı altüst eden türdendi.

Thomas’la “hayatı altüst eden” genelde bir şeyi kaybetmem demekti—özgürlüğü, seçme hakkını ya da son zamanlarda zor bela biriktirdiğim o küçücük huzur kırıntılarını.

Taksi bir çukura girince sarsıldı; beni tekrar gerçeğe çekti. Yağmur cama yumuşak, düzenli bir ritimle tıkırdıyordu; gözlerimin arkasındaki donuk zonklamayla aynı tempo.

Şoför dikiz aynasından bana şöyle bir baktı. “İyi misiniz arkada?”

Başımı salladım, küçük bir gülümseme zorladım. “İyiyim...”

Eve gitmek dışında her yere gitmeyi tercih edeceğimi söylemedim. O zaten belliydi.

Telefonumu çantama geri sokup, ıslak kaldırıma karışıp yayılan şehir ışıklarına baktım. Lancaster malikanesine yaklaştıkça göğsüm daha da ağırlaştı—sanki o lanet olası eve yaklaştıkça hava bile koyulaşıyordu.

Yıllardır orada yaşamıyordum. Üniversiteden beri. Şimdilerde en yakın arkadaşımla paylaştığım dairede kalıyordum. Ancak mecbur kalınca geri dönüyordum. Bayramlar, vicdan azabıyla zorla yapılan ziyaretler, arada bir “bir görünme.” Hepsi bu.

Belki de fazla kuruntu yapıyordum. Belki bu, Thomas’ın klasik “ailece kaynaşma” emirlerinden biriydi sadece.

Tabii. Bir de domuzlar business’la uçsun.

İç çektim, telefonu tekrar çıkaracakken taksinin radyosu cızırtıyla canlandı.

“Diğer haberlerimizde, New York’un en esrarengiz milyarder varisi resmen şehre döndü. Uluslararası teknoloji devi Alessandro Moretti’nin tek oğlu Damian Moretti, son iki yılını İtalya’da geçirdikten sonra dün gece özel jetiyle iniş yaptı…”

Başımı hafifçe hoparlöre çevirdim.

“…Aileye yakın kaynaklar, Damian’ın dönüşünün Moretti imparatorluğunda büyük hamlelerin habercisi olabileceğini söylüyor. Son derece ketum varis, 2023’ün başında göz önünden kaybolduğundan beri ortalarda görünmüyordu. Ama dönüşüyle birlikte dedikodular şimdiden alevlendi—”

Gerisini duymadım.

Damian Moretti.

O isim bir zamanlar herkesin dilindeydi. Magazin sitelerinde, yönetim kurulu fısıltılarında, zenginlik ve tehlikeyle evlenmeyi hayal eden her kızın düşlerinde.

Ama benimkinde değil.

Hiç tanışmamıştık. Çevrelerimiz kesişmezdi. Yine de adını duymak, içimde tam adını koyamadığım bir şeyle derimin ürpermesine neden oldu.

Silkeleyip attım.

Bunun benimle hiçbir ilgisi yoktu.


Lancaster malikânesinde yirmi dakika geçirdim ve şimdiden gelmemiş olmayı diledim. Son teslimi bahane edebilirdim. “Düzenlemelere gömüldüm” derdim. Hatta migren uydurup telefonumu kapatırdım.

Ama buradaydım işte. Saçma sapan uzun bir masada. Gereğinden pahalı, gereğinden pişmiş makarna yiyor ve bayılıyormuş gibi yapıyordum.

“Zayıflamışsın, Brielle,” dedi annem. Sesi yumuşaktı ama her şeyi gibi ölçülüydü. Tam karşımdaki sandalyede oturuyordu; inci kolyesi ve lacivert, kusursuz kesimli elbisesiyle bir katalog sayfası gibiydi. Duruşu cetvel gibi dimdikti. Saçları, “kontrol bende” demek istediği günlerde hep yaptığı o klasik topuzla geriye sıkıca toplanmıştı.

“Yeterince yiyor musun?” diye ekledi.

Yavaşça çiğnedim, sırıtmamak için kendimi tuttum. “Yeterince,” diye mırıldandım. “Yani… hatırladığım zaman.”

Kaşları hafifçe çatıldı. “Kendini bu kadar kaptırmamalısın. Yazmak önemli, evet, ama sağlığın pahasına değil. Bir düzen şart, canım. Sen… sanatın peşinden giderken bile.”

Sanat derken öyle bir söyledi ki, sanki büyüyünce bırakacağım bir hevesmiş gibi.

Keten peçeteyle ağzımı sildim, lapa lapa olmuş makarnanın son lokmasını yuttum. “Şey… işte, iş,” dedim, sesim dümdüz. “Sanırım.”

Annem şarabına uzandı. Babama, hâlâ tek kelime etmemiş olan babama, her şeyi bilen bir bakış atacak kadar durakladı. Babam masanın başında oturuyordu; yüzü taş gibi. Telefonu şarap kadehinin yanında ekranı aşağı dönük duruyordu, katlanmış gazete de sertçe kenara itilmişti.

“Yine de,” diye devam etti annem, “kendini sınırlarının ötesine kadar zorlamamalısın. Eskiden yemek yapmayı çok severdin. Artık neredeyse hiç kişisel bir şey paylaşmıyorsun. Uykun iyi mi? Vitaminlerini alıyor musun?”

“Yetmiş beş yaşında değilim, anne.”

Dudaklarında sıkı bir gülümseme belirdi. “Hayır ama tükenmişlik diye bir şey var. Ben de sana üzülüyorum.”

Yalancı.

Onun “üzülmesi”, arada bir attığı mesaj ve Instagram’da ne kadar solgun göründüğümle ilgili iğneleyici laflardan ibaretti.

Konuyu değiştirmek üzereydim—bahçesini ya da muhtemelen yine organize ettiği o saçma hayır amaçlı moda gösterisini soracaktım ki babam sonunda konuştu.

“Erkek arkadaşın nasıl?”

Soru bir balyoz gibi indi.

Gözlerimi kırptım. “Ne?”

Başını bile kaldırmadı. Sanki hava durumunu konuşuyormuşuz gibi bifteğini kesiyordu. “Görüştüğün adam. Adı neydi? Liam mı?”

Mideme bir yumruk oturdu.

“Ayrıldık. İki ay oldu.”

Bu, dikkatini çekti.

Sonunda başını kaldırdı. Gözleri serindi. Keskin. Ölçüp biçen. Sanki kafasının içinde bir şey hesaplıyordu.

Annem küçük bir ses çıkardı. “Ah canım, söylemedin ki…”

Omuz silktim. “Ciddi değildi.”

Thomas Lancaster mırıldandı. Zaten bir şeyi bildiğinde ve onu sana karşı kullanacağı anı beklediğinde çıkardığı o alçak, beğenmemiş ses.

“Anlıyorum,” dedi, biraz geriye yaslanarak. “Demek… duygusal bir bağ yok. Bu işleri kolaylaştırır.”

Kaşlarım çatıldı. “Neyi kolaylaştırır?”

Şarap kadehini alıp kırmızı sıvıyı bir kez çevirdi, sonra gözlerimin içine baktı.

“Evleniyorsun.”

Gözlerimi kırptım.

Güldüm.

Sonra bir daha kırptım.

“Pardon… ne?”

“Duydun,” dedi babam; sanki bana bir yönetim kurulu toplantısını ya da vergi düzenlemesini haber veriyordu. “Düzenlemeler yapıldı bile. Yarın akşam yemeğinde resmen tanıştırılacaksın.”

Boynuz çıkarmış gibi baktım ona. “Ciddi misin?”

Ölü sessizlik.

Annem, sanki içine girip kaybolabilirmiş gibi gözlerini şarap kadehine kilitlemişti. Bu, doğrulama için yeterdi.

“Aman Tanrım. Ciddisin.”

Sandalyemi sertçe geri ittim; odada yankılanan bir gıcırtı koptu. “Hayır. Kesinlikle olmaz. Sen böyle—böyle bir şeye kafana göre karar veremezsin! Ben senin o aptal, güç düşkünü satranç tahtanda sağa sola sürdüğün bir piyon değilim—”

“Aşırı tepki veriyorsun,” diye kesti sözümü, sesi dümdüz. “Otur.”

“Hayır,” diye tersledim. “Bunu önüme koyup da, sanki satılıp savrulmaya bayılıyormuşum gibi gülümsememi bekleyemezsin—”

“Oturacaksın, Brielle.”

Sesi yükselmedi.

Yükselmesine gerek de yoktu.

O soğuk, sakin ton bağırmaktan beterdi. İçimden geçti, ben daha kendime engel olamadan olduğum yerde donup kaldım.

Çünkü kaç yaşına gelirsem geleyim, ne kadar uzaklaşırsam uzaklaşayım ya da ne kadar sınır çizmeye çalışırsam çalışayım…

Thomas Lancaster’a karşı gelemezsin.

Sonuçlarına katlanmadan.

“Bunu yapmayacağım,” dedim yine; bu kez daha yumuşak, ama hâlâ ayaktaydım. “Beni evliliğe zorlayamazsın. Bu ne, 1800’ler mi?”

“Çocuk değilsin,” dedi. “Bir kadınsın. Statüsü olan, ailesi olan bir kadın. Artık buna göre davranmanın zamanı geldi.”

Göğsüm sıkıştı. “Yani yeniden sana itaat etmeye başlamamın zamanı geldi.”

“Gençleşmiyorsun,” dedi soğukkanlılıkla.

“Yirmi dört yaşındayım,” diye patladım, kendimi durduramadan.

Gözleri benimkilere kaydı—sakin, sert, gözünü kırpmayan.

Ve bir anda içimdeki kavga çatladı.

O bakışın ağırlığı. Altındaki söylenmemiş tehdit. Bu dünyada özgürlüğümün her zaman bir yanılsama olduğunun hatırlatılması.

Yavaşça sandalyeye geri çöktüm, ellerim kucağımda sıkılı kaldı.

“Kim?” diye sordum, sesim boşalmıştı.

Thomas, cevap vermeden önce şarabından bir yudum aldı. “Damian Moretti.”

Kanım buz kesti.

İsim yüzüme inen bir tokat gibiydi.

Damian Moretti.

Sonraki Bölüm