Bölüm 3 3- Bakma! Ne kadar ateşli olursa olsun...

LEXI

Mutfaktaki o sabahı, mektubu, pankekleri, annemin sakin sesini aklımdan silip önümde yükselen kocaman demir kapıya odaklanıyorum. İşte burası. Sihirli Varlıklar ve Yaratıklar Akademisi. Buradan bile ürkütücü görünüyor. Kapılar en az boyumun iki katı, siyah metal kanat ve pul desenleriyle zarif şekillere bükülmüş. Üzerinde garip semboller var, rün gibi bir şeyler herhalde. Kemerin boyunca hafifçe parlıyorlar ve kapının ardında kıvrıla kıvrıla giden taş yolları ve sabah ışığında belli belirsiz parıldayan, inanılmaz derecede uzun ağaçları görebiliyorum. Burası dünyadan kopuk gibi, sanki gördüğüme tam olarak inanamadığım bir rüyanın içine adım atmışım gibi.

Telefonuma bakıyorum. 08.03. Erken gelmişim. Tabii. Yola çıkmak için o kadar sabırsızlandım ki herkes uyanıp giyinir giyinmez çıkmakta tutturdum. Annemle babam yanımda beklemeyi teklif etti ama gitmelerini istedim. Korkudan kalbim göğsümden fırlayacakmış gibi atsa da güçlü görünmek istedim. Sonunda sarıldılar, hafta sonu ziyarete geleceğime söz verdim, sonra da istemeye istemeye arabaya binip gidip gittiler. Beni burada, tek başıma, sinirlerim ve biraz fazla ağır sırt çantamla bıraktılar.

Ayaklarımın üzerinde kıpırdanıyorum, rahatmışım gibi görünmeye çalışıyorum. Korkuyorum. Hem de feci şekilde. Gerçek şu ki, yeni adım attığım bu dünya hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Evet, internetten arada sırada şekil değiştiriciler, cadılar ve Meclis’te olay çıkaran bir sirenle ilgili skandalları okudum, ama hepsi o kadar. Hep arka planda kalan, ilginç ama uzak şeylerdi. Şimdi ise belli ki hayatımın ta kendisi.

Serin bir rüzgâr ağaçların arasından süzülüyor, ürperiyorum, hırkamı sıkıca çekiyorum üzerime. Sabahın erken saatlerine özgü o hafif çiy kokusuna keskin bir şey daha karışıyor; sihir olabilir mi? Her neyse, tüylerimi diken diken ediyor. Sırt çantamın askısını düzeltiyorum. Yanıma fazla bir şey almadım, sadece en gerekli olanlar. Birkaç fotoğraf, en sevdiğim kitaplardan bazıları, telefonum, laptopum ve şarj aletim. Hayatım bir çantaya sığdı. Hem çok az hem de çok fazla geliyor.

Omzumda hissettiğim hafif bir dokunuş neredeyse yerimden zıplamama sebep oluyor. Hızla arkamı dönüyorum ve karşımda benimle yaşıt sayılabilecek bir kız buluyorum. Bakır kızılı saçları düzgünce örülüp bir omzunun üzerine atılmış, yüzündeki çiller güzel burnunun üzerinde toplanmış. Öyle parlak gülümsüyor ki insanın gardını düşürüyor.

“Selam! Ben Mallory Aring,” diyor, sanki çoktan arkadaş olmuşuz gibi elini uzatarak.

“Bu sene ben de yeniyim. Sen de yenisin, değil mi?” diye soruyor. O kadar sıcak ve enerjik ki, sanki güneş gibi; insanın içine işliyor ama biraz da bunaltıyor. Yine de gülümsemeyi başarıyorum ve elini sıkıyorum.

"Evet, ben Lexi’yim. Aslında tam adıyla Alexis, ama Lexi de olur. Ve evet, tamamen yeniyim." diye onaylıyorum. Tokalaşması sıkı ve kendinden emin. Benimle konuşmasına bile şaşırmadan edemiyorum. İnsanlar genelde başta samimi olur, evet, ama uzun sürmez. Bana ‘yoğun’ olduğum söylendi. Fazla patavatsız. Fazla dürüst. Bilerek yapmıyorum. Sadece… Yalandan nefret ediyorum. Direkt olmaya çalışıyorum ve belli ki bu insanları ürkütüyor. Herkesin sahte nezaket ve gülümsemelerle dolu olduğu bir ortamda, bu arkadaşlığa giden hızlandırılmış yol değil. Bilerek kaba da değilim. Ama bir şekilde hiç yolunda gitmiyor.

Ama burası yeni bir yer. Yeni bir başlangıç. Belki burada farklı olur? Mallory bana ışıl ışıl gülümsüyor.

"Heyecanlı mısın? Ben inanılmaz heyecanlıyım! Yıllardır bunu bekliyorum. Annemle babama buraya girmem küçük bir servete mal oldu ama değecek. Ha bu arada, ben bir Dönüşen’im, kurtum." diye ekliyor. Gözlerimi kırpıştırıyorum.

"Kurt mu? Vay be." Mümkün olduğunca sakin konuşmaya çalışıyorum; sanki daha önce hiç bir dönüşenle doğru düzgün sohbet etmemiş biri değilmişim gibi. Gururla sırıtıyor.

"Aynen! Aslında bütün ailem kurt. Silvercliff Sürüsü’ndeniz. Peki ya sen?" diye merakla soruyor.

"Şey…" diye temkinli başlıyorum.

"Okula kaydımın yapıldığını sadece iki hafta önce öğrendim. Annemle babamın benim için başvuru yaptığını bile bilmiyordum. Okulda beni dönüşen olarak kaydetmişler, ama ben hiç… Dönüşmedim. Ya da gerçekten büyülü bir şey yapmadım. Yani, ne olduğumu bilmiyorum." diye itiraf ediyorum. Mallory’nin gözleri kocaman açılıyor.

"Bir dakika, insan gibi mi büyütüldün?" diye pat diye soruyor. Gergin bir kahkaha atıyorum.

"Evet, aşağı yukarı." diye cevaplıyorum.

"Bu çok garip ama aynı zamanda harika bir şey!" diye coşkuyla konuşuyor.

"Her şey olabilirsin! Tam bir gizem! Yani, büyük ihtimalle kurt değilsin, çünkü şimdiye kadar bir sürü bulmuştun, ama yine de… Ne olduğunu keşfetmek eğlenceli olacak. Çoğu dönüşen şimdiye kadar kendini gösterirdi." diye açıklıyor. Heyecanı bulaşıcı, biraz da ürkütücü.

"Ya da belki ben… bozuk malımdır." diye zayıf bir şakayla söylüyorum. Mallory başını sallıyor, kızıl örgüsü sallanıyor.

"İmkânı yok. Çözeceksin. Buradaki hocalar efsane gibi anlatılıyor! Seni test edecekler, kontrol etmeyi öğretecekler, ne olduğunu bulacaklar. Çok heyecanlı olacak." diyerek hevesle konuşuyor. Onun bu özgüvenine gülmeden duramıyorum. Keşke ben de öyle hissedebilsem.

"Umarım. Sadece… Mesela uyurken yanlışlıkla pullarım çıkmasın istiyorum." diye itiraf ediyorum, sesim biraz tedirgin. Mallory gülüyor.

"O kadar da kötü değil. Ben ilk kez tüy çıktığında havalara uçmuştum. Annemle babam bana pasta almıştı." diyor. Gülmeden duramıyorum. Bu sabahki ilk kahkaham bu ve nedense hem kapıyı hem de arkasında beni bekleyen her şeyi biraz daha az korkutucu hissettiriyor.

Sonraki bir saat, Mallory’nin bitmeyen gevezeliği ve heyecandan titreyen sesiyle, adeta bulanık bir şekilde geçiyor. NASIL oluyorsa, kapıdan giren herkesin kim olduğunu biliyor. Her öğrenciyi. Her soyadını. Her dedikoduyu. Yürüyen, konuşan, sihirli bir yıllık gibi; üstüne bir de dedikodu yorumları bonus. En sonunda ona, herkesi nasıl bildiğini sorunca, gözlerini devire devire bana bakıyor, sanki cevap ortadaymış gibi.

“Elbette herkesi biliyorum. Sihirli topluluk küçücük. Herkes herkesi tanır. Yani… Sen hariç sanırım.” diye ekliyor, sanki sonradan aklına gelmiş gibi. Beklediğimden fazla canımı yakıyor bu. Bilerek söylediği belli değil, sesi kötü niyetli değil, sadece bir gerçeği söylüyor. Ama yine de göğsüme bir çakıl taşı gibi düşüp dibe çöker gibi oluyor. Demek burada bile ben yine ayrıksıyım. Yine de, Mallory insanları göstermeye, bana isimler, aile soyları, sihir türleri ve varsa skandallar saymaya devam ettikçe o sızı çabucak hafifliyor.

Açıkçası, anlattıklarının hiçbirini pek aklımda tutamıyorum. Aslında daha dikkatli dinlemem gerek, ama hatırlanmayacak kadar fazla bilgi var. Hem, insanlarla ilgili kendi fikrimi kendim oluşturmayı tercih ederim galiba. Çoğunlukla sadece oturup dalgın dalgın onu dinliyorum; bu oyalanmaya ve onun bana arkadaşlık etmesine minnettarım. Derken birden, neşeli ifadesi çöker gibi oluyor. Gözleri kısılıyor, şüpheyle ince çizgilere dönüşüyor, ve cümlenin ortasında susuyor.

“Ne oldu?” diye soruyorum. Hemen cevap vermiyor. Bakışı kapının yakınındaki birine kilitlenmiş, bedeni bir anda gerilmiş.

“Onun BURADA olmasını beklemiyordum.” diye homurdanıyor; sesi beğenmezlikle dolu.

“Onun gibilerin böyle bir okula GİRMEYE bile İZİN verileceğini sanmazdım.” diye ekliyor. Oooo. İlginç. Anlattığı diğer insanlardan çok daha ilginç.

“Tamam, kim, ne ve neden?” diye sorup ona doğru eğiliyorum. BELLİ ki ortada bir hikâye var, ve ben en ufak ayrıntısına kadar duymak istiyorum. Demek ki dedikodaya tamamen bağışık değilmişim.

Çenesini, girişte yalnız başına duran bir çocuğa doğru kaldırıyor. Ve… Vay. Gerçekten dikkat çekiyor, ama Mallory’nin dramatik tonundan beklediğim gibi iğrenç ya da ürkütücü biçimde değil. Hayır, dikkat çekiyor çünkü sanki evren kendi başına bir kapak modeli tasarlamış gibi duruyor.

Uzun boylu, geniş omuzlu; yanında dursam biraz gözümü korkutacak cinsten bir uzunluk bu. Saçları kısa ve siyah, sanki rastgele dağılmış gibi ama belli ki öyle olması planlanmış. Çenesi cam keser. Yanak kemikleri savaş çıkarır. Ciddi ciddi, sanki parfüm ya da pahalı takım elbise reklamında oynayacak adammış gibi duruyor.

Mallory’nin bu görüntüden neden hoşlanmadığını gerçekten merak ediyorum.

Adam gülmüyor ama onu anlıyorum. Ben de pek gülümsüyor sayılmam. Belki gergindir. Belki kafasında derin düşünceler çeviriyordur. Belki de sabahlardan nefret ediyordur. Nereden bileyim?

“Kim o?” diye soruyorum, gözlerimi ondan ayıramadan.

“Bu, Blake Nyvas,” diyor Mallory, sesi kararıyor.

“Bir EJDERHA Dönüşeni,” diye bitiriyor. Kelimeleri, sanki kalbime anında korku salması gerekiyormuş gibi söylüyor. Sanki olduğu yere yığılıp bayılmalıymışım ya da çığlık atıp kaçmalıymışım gibi. Ama ben… Bunun tam olarak ne demek olduğunu bilmiyorum. O yüzden büyük bir tepki vermek yerine, önümdeki salak gibi boş boş yüzüne bakıyorum.

“Ve… Sen onu niye sevmiyorsun? Yalnız durmasıyla mı alakalı?” diye soruyorum. Sanki dikkatimi hissetmiş gibi, birden başını kaldırıyor. Doğrudan. Bana. Bakıyor. Akciğerlerim bir anlığına oksijenle ne yapılacağını unutuyor. Hemen gözlerimi kaçırıyorum, bravo Lexi, çok belli etmedin (!) ama gözlerindeki rengi görmeden de edemiyorum. Altın rengiydi. Ela değil. Kahverengi değil. Kehribar hiç değil. Altın. Eritilmiş, parlak, sanki birileri hazineyi eritip gözlerinin içine dökmüş gibi. Bunu düşününce kulağa düşündüğümden çok daha ürkütücü geliyor gerçi. Gözlere kızgın metal? Ah… Yine de… Tekrar bakmak istiyorum. Delicesine. Yanımda Mallory homurdanıyor.

“Tehlikeli o,” diyor kararlı bir sesle.

“Ejderha Dönüşenlerle mecbur kalmadıkça konuşmamalısın. Kural böyledir. Ondan uzak dur, tamam mı?” diye tembihliyor. Ona yan gözle bakıyorum. Gayet ciddi. Kaşları çatık, dudakları sıkılmış. Ve ben bunu anlamıyorum. Sırf Ejderha Dönüşeni diye biri nasıl otomatik olarak tehlikeli oluyor ki? Tamam, ejderha deyince kulağa korkutucu geliyor, sonuçta ejderha. Büyük, sivri, ateşli. Teorik olarak ölmenin bin yolu var. Evet, bir ejderha bana zarar verebilir, hatta beni öldürebilir. Ama bir kurt da verebilir. Ya da bir cadı. Ya da eline mutfak bıçağı almış huysuz bir insan. Dürüst olmak gerekirse, biri gerçekten kafaya koyarsa birini öldürmek pek de zor değilmiş gibi duruyor. Yani… Benim öyle bir niyetim yok. Sadece… Çok polisiye dizi izliyorum.

Yine de bunları kendime saklıyorum. Mallory bu konuda oldukça kesin konuşuyor ve ben ilk günümde “büyülü türler siyaseti” tartışmasına girmek istemiyorum. Ama içimde bir yerlerde inatçı bir şey kıvrılıp yerini sağlamlaştırıyor. Bana kiminle konuşup konuşamayacağımı söylemelerinden HİÇ hoşlanmıyorum. Ve özellikle, herkes arkadaşlarıyla gülüp eğlenirken birinin tek başına ayakta durmasını izlemekten HİÇ hoşlanmıyorum. O duyguyu biliyorum; yanlış kutuya konmuş yanlış yapboz parçası gibi hissettiriyor.

Bu yüzden kafama not düşüyorum. İlk düzgün fırsatta gidip kendimi Blake Nyvas’a tanıtacağım. Belki berbat biridir. Belki kaba. Ama belki de sadece yalnızdır. Ve her ne olursa olsun, bundan sonra arkadaşlıklarımı başkaları belirlemeyecek. Artık yok öyle.

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm