Bölüm 4- Asla Onunla Arka Sırada Oturma

LEXI

Tam da Mallory’ye daha fazla şey sormak için ağzımı açmak üzereyim. Mesela BLAKE’in neden tehlikeli olduğunu, ya da ejderha olmasının onu neden konuşmamam gereken biri yaptığını… O sırada önümüzdeki dev metal kapılar inleyerek açılmaya başlıyor. Çıkan ses korkunç. Sağır edici, metalik bir gıcırtı avlunun her yanında yankılanıyor. O kadar yüksek ki öğrencilerin yarısı ellerini kulaklarına kapatıp yüzünü buruşturuyor. Ben bile irkiliyorum.

“Harika… Yıla şahane bir başlangıç,” diye kendi kendime homurdanıyorum.

“Ah, bunun için kusura bakmayın!” Neşeli bir ses yükseliyor. Açılan kapıdan bir kadın çıkıyor. Parlak beyaz saçları düzgün bir topuz yapılmış, gözlerinin çevresinde yumuşak gülme çizgileri var. Üzerinde, içinden gümüş iplikler parıldayan, deniz mavisi, dökümlü cüppeler. Bir okul çalışanından çok, masal anlatıcısına ya da iyi kalpli bir peri nineye benziyor.

“Hoş geldiniz, yeni öğrenciler!” diye sesleniyor. Az önce kulaklarımızı parçalayan sesten zerre etkilenmiş gibi durmuyor.

“Lütfen beni açılış törenine kadar takip edin. Müdür Istvan açılış konuşmasını yapacak. Beni tanımayanlar için, ben Profesör Layla Young. Burada Şifalı Büyüler derslerini veriyorum. Hadi bakalım çocuklar, geç kalmayalım!” Eliyle bize doğru gelmemizi işaret ediyor. Enerjisi sıcak ve coşkulu, sanki güneş ışığıyla ve bitki çayıyla çalışıyor gibi.

Mallory’ye dönüp, bu ejderhalardan bu kadar nefret etmesinin sebebini sormaya hazırlanıyorum… Ama o çoktan kapılara doğru yarı yolu geçmiş. Göz açıp kapayıncaya kadar, az önce bana gösterdiği kurt kızın, sanırım adı Rhea’ydı, koluna giriyor. İkisi de aylardır görüşmemiş en yakın arkadaşlar buluşmuş gibi gülüşüp konuşarak kalabalığın içinde kayboluyor.

Olduğum yerde durakalıyorum. Tamam… Demek ki hikâye bu kadar. Ona kızamıyorum. Tanıdık yüzlerin çekimi güçlüdür, hem ben de türünü bile bilmeyen gizemli yeni kızım. Bu kadar bile yanımda durmasına şaşırıyorum açıkçası. Yine de… Biraz acıtıyor. Yine yapayalnızım.

Yalnızlık, tanıdık ama hiç hoş olmayan bir ağırlıkla göğsüme yerleşiyor. Çantamı omzumda biraz daha yukarı çekiyorum ve öğrenci seliyle birlikte Akademi arazisine doğru yürümeye başlıyorum.


Geniş bir taş yoldan yukarı çıkarılıyoruz ve bizi, sanki bir şato balo salonu ile bir tiyatroyu birleştirmişler gibi duran devasa bir salona sokuyorlar. Tavanda, görünür hiçbir zincir olmadan süzülen kristal avizeler var. Duvarlar, büyülü sembollerin ve yaratıkların işlendiği flamalarla kaplı; kurtlar, anka kuşları, yılanlar, griffonlar ve adını bile bilmediğim daha niceleri. Her yer ışıl ışıl; cilalı zeminler, parlayan mermer sütunlar, mavi alevle yanan büyülü fenerler…

Burası… Muhteşem.

Profesör Young birinci sınıfları salonun ortasına yakın, büyükçe bir oturma alanına yönlendiriyor. Ben koridora en yakın sandalyeye kayıp oturuyorum. Gerekirse hızlıca kaçabilmek hoş bir fikir geliyor kulağa (şu anki sinir seviyemi düşününce bu ihtimal gitgide daha olası).

Biz birinci sınıflar yaklaşık otuz kişiyiz. Ama beni asıl şaşırtan, etrafımızdaki sıraları dolduran üst sınıflar. En az yüz kişi var, belki daha bile fazla. Muhtemelen daha ileri seviyedeki öğrenciler.

Etrafıma bakınıyorum, fazla belli etmemeye çalışarak ama merakımı da bastıramayarak. Ve işte o zaman onu görüyorum.

Blake. Ejderha olan çocuk.

Bizim bölümün biraz gerisinde, yanda tek başına oturuyor. Sadece yalnız değil, resmen izole. Her iki yanındaki sıralar boş. Tesadüfen boş değil. Bilerek boş bırakılmış. Etrafında sanki görünmez bir duvar var ve herkes bunu hiç sorgulamadan kabul etmiş gibi.

Kıpırdamadan oturuyor, elleri gevşekçe kucağında birleşmiş, duruşu neredeyse soylu biri gibi. Yüz ifadesi okunmuyor; sakin ve uzak, ama soğuk değil. Altın rengi gözleri salonu bir kez baştan sona tarıyor. Her şeyi tek tek kaydediyormuş gibi, yavaşça.

Göğsüm sıkışıyor. Bu… Haksızlık gibi geliyor. Korkutucu durmuyor. En azından, diğerlerinden daha fazla değil. Daha çok… Yalnız görünüyor.

Ve o duyguyu, itiraf etmek istemesem de, çok iyi tanıyorum.

Şu an zaten oturuyor olmasam, kalkmak dikkat çekecek olmasa, yerimden kalkıp onun yakınına giderdim. En azından bir merhaba derdim. Ama salon dolu ve herkes sahneye bakıyor. Bu yüzden yerimde kalıyorum. Yine de gördüğüm şey içimi rahat bırakmıyor. Derimin altında bir sızı gibi rahatsız ediyor.

Mallory’nin uyarıları aklımda yankılanıyor. Tehlikeli olduğu… Ondan uzak durmam gerektiği… Ama… Bilmiyorum. Onun, insan kalabalığının ortasında yapayalnız oturuşunda bir şey var. Sanki tüm o uyarıları hiçe saymamı istiyor.

Belki inatçıyım. Belki safım. Ya da belki de, ortada bir sebep yokken, birini “tehlikeli” diye silip atmayı reddediyorum.

Sebebi ne olursa olsun, içimde büyüyen o sessiz kesinlikten kurtulamıyorum: Blake Nyvas’la KONUŞACAĞIM. Yakında. Ejderha olsa da, olmasa da. Tehlikeli olsa da, olmasa da. Yalnız olsa da, olmasa da.

Korkunun, ya da başkasının fikrinin, benim yerime karar vermesine izin vermeyeceğim.

Konuşmaların alçak uğultusu yavaş yavaş sönüyor, sanki biri görünmez bir düğmeye basmış gibi dev salonun içinden yayılan ani bir sessizlik her şeyi yutuyor. Herkesin başı sahneye dönüyor, benimki de. Kürsüde uzun boylu bir kadın duruyor; koyu saçları sıkı bir topuz yapılmış, duruşu öyle dik ki çeliği bile çatlatır. Bakışı salonun üzerinde geziniyor; keskin, ölçüp biçen bir bakış. Yemin ederim, tek tek herkesle göz göze geliyor. Buradan bile ağırlığını hissedebiliyorum. Sıcak, neşeli Profesör Young’a hiç benzemiyor. Bu kadın, sadece bakışıyla birini öldürebilirmiş gibi duruyor.

“Herkese merhaba. Ben müdürünüz Sheree Istvan.” diye duyuruyor kendini. Sesi net ve serin; insan farkında olmadan dik oturuyor, öyle bir otorite var tonunda.

“Burada yeniyseniz, hoş geldiniz. Geri dönenler, yeniden hoş geldiniz.” diye ekliyor. Sıfır gereksiz laf. Sıfır sıcaklık. Sıfır tereddüt.

“Bugün dersler saat on ikide başlayacak. Bu da size odalarınızı bulup yerleşmeniz için birkaç saat bırakıyor. Öğle yemeği saat birde başlar, üçe kadar devam eder. Her birinizin, programınıza göre belirlenmiş bir öğle yemeği saati olacak.” diye açıklıyor. Henüz ders programımı almadığım halde, refleksle aşağıya bakıyorum.

“Akşam yemeği saat yedide. Kahvaltı sabah sekizde. Programlarınız koltuklarınızın altında.” Bir an duraklıyor, ifadesi okunmuyor.

“Uzun konuşmalar bana göre değil, o yüzden burada kesiyorum. Gerisini siz halledersiniz.” diyor. Birkaç kişi şaşkın bakışlar değiştiriyor.

“Yeni öğrenciler, yurtlara kadar üst sınıfları takip edin. Kimseden duymadan söyleyeyim: Hayır, yurtlar kız-erkek diye ayrılmıyor. Artık çocuk değilsiniz, böyle bir kurala ihtiyaç yok. Odalarınız belirlendi. Değişiklik talep edemezsiniz.” Sesi sertleşiyor. Bu cümle birkaç şaşkın mırıltı koparıyor. Gözlerimi kırpıştırıyorum. Kız-erkek ayrımı yok mu? Bu… cesurca. Ya da belki ben, büyü okulu normlarına göre fazla insanım.

“Hepinizin birer oda anahtarı var. Odanıza birinin dalmasını istemiyorsanız, kilidi kullanmanızı tavsiye ederim.” diye kuru bir mizahla ekliyor. Bakışları bir kez daha salonun üzerinde geziniyor, kaşı hafifçe seğiriyor; sanki biri itiraz etsin diye resmen meydan okuyor.

“Hepinize bol şans.” Konuşmayı kesiyor. Ve sonra… Öylece orada duruyor. Sessizlik uzuyor. Kimse kıpırdamıyor. Kimse nefes almıyor sanki. O bakışın altında ilk ayağa kalkan kişi olmak istemiyor kimse. Müdür Istvan gözlerini kısıyor.

“Eee? Hadi. Dağılın artık.” diye tersliyor. Demek… Konuşma bitti. Peki. Salon birden yeniden canlanıyor. Sandalyeler gıcırdayarak çekiliyor, öğrenciler telaşla sözünü dinlemeye başlıyor. Ezilmeden önce, elimi koltuğumun altına daldırıp katlanmış ders programı parşömenini buluyorum ve çantama sıkıştırıyorum. Kalabalık çıkışlara doğru dalga gibi akıyor, ben de akıntıya kapılmama izin veriyorum. Buna karşı koymanın anlamı yok; yoksa dirsek yerim ya da arada kalırım. Sırt çantamın askılarına tutunuyorum ve üst sınıfların peşinden uzun bir koridordan yurtlara doğru ilerliyoruz. Kalbim heyecan ve gerginliğin karışımıyla hızlı hızlı atıyor. Bu gerçekten oluyor. Gerçekten buradayım. Şimdi tek yapmam gereken, ne olduğumu çözmek… ve umarım uyurken kazara pullanmaya falan başlamam.

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm