Bölüm 5 - Yangın Tehlikesinin Yanına Oturmayın

LEXI

Kalabalık öne doğru ağır ağır sürüklenirken, çantamdan program kâğıdımı çıkarıp açıyorum. Boş. Tamamen, akıl almaz derecede boş.

“Ha?” diye homurdanıyorum. Göğsümün ortasından keskin bir panik dalgası geçiyor. Beni unuttular mı? Daha sınıfa adım atmadan okulda kalmaya mı başladım bile?! İlk sabahımdan dramatik bir çöküşe girmeme fırsat kalmadan, kâğıt avuçlarımın arasında dalgalanıyor. Sanki süngere su çekiliyormuş gibi, liflerin arasından koyu mürekkep yükseliyor, çizgiler ve harfler oluşup netleşiyor ve sonunda gerçek kelimelere dönüşüyor.

Program – Alexis Elle

Günlük programınız her sabah yatağınızın yanındaki masada bulunabilir.

Lütfen gün boyunca yanınızda taşıyın. Programınız her an değiştirilebilir.

PAZARTESİ

12.00 – Dönüşenler İçin Temel Dersler

13.30 – Öğle arası

14.30 – Şifalı Büyü

16.00 – Serbest zaman

19.00 – Akşam yemeği

Akademi Kapıları gece yarısında kilitlenir. Her ne sebeple olursa olsun, sabah yediye kadar açılmaz.

“En azından bugün sadece iki dersim var. Onu herhalde atlatırım.” diye mırıldanıyorum. Belki. Muhtemelen. İnşallah. Sonunda koskoca taş bir binaya varıyoruz; bu kesin yurt binası olmalı. Yakından daha da büyük görünüyor; geniş kemerli girişleri ve yüksek, oymalı kapıları var. Her kapının üzerinde, bir öğrenci yanından geçerken hafifçe parlayan rünler işli. İçeride, tekerleğin kolları gibi uzanan birkaç uzun koridor ayrılıyor, hepsinin başında büyük pirinçten numaralar var. Bütün ileri seviye öğrenciler, dört, beş, altı ve devam eden büyük numaralı koridorlara dağılıyor; gülüşerek, sohbet ederek, sanki hiç ayrılmamışlar gibi arkadaşlarına sarılarak ilerliyorlar. Birinci Koridor karşımda, beni bütün olarak yutmaya hazır bir ağız gibi açılıyor.

“Tamam, ne olacaksa olsun.” diye fısıldıyorum. Koridor boyunca ilerliyorum, ta ki ortalara yakın bir kapının yanında, göz hizasında asılı küçük bir levha görene kadar. Üzerinde adım parlıyor: ALEXIS ELLE. Bu benim. Burası benim odam. Midem tuhaf, gergin bir takla atıyor. Boynumdaki uzun gümüş zincire asılı duran anahtarımı çıkarıp kilide sokuyorum. Anahtar kolayca dönüyor, kapı yumuşak, sanki hoş geldin der gibi bir tıkırtıyla açılıyor. Oda… Açık konuşmak gerekirse, evdeki odamdan daha güzel. Arka duvara, aydınlık bir pencerenin altına yerleştirilmiş, geniş bir yatak var. Nevresimi kaplayan örtü tüylü ve yumuşak görünüyor; tam benlik, sakinleştirici bir mavi tonunda. Üstünde en az bir düzine yastık, kabarık bir dağ gibi yığılmış. Bir de kocaman pencere. Hiç mantığı yok, çünkü bu koridorun her iki yanında da koridorlar olduğunu GAYET NET gördüm. Yani bu oda iç kısımda olmalı. Pencere olmamalı. Ama işte, var.

“Bunu nasıl—?” demeye başlıyorum. Sonra kendi kendimi kesiyorum. Cevap bariz. Büyü. Birçok şeyin açıklaması bu olacak: Büyü. Bir duvar boyunca uzanan, boş bir kitaplık var; yanında da kıvrılıp uyuyan bir tilki şeklinde bronz bir abajurun durduğu bir çalışma masası. Soldaki küçük bir kapı özel bir banyoya açılıyor, özel! Temiz fayanslar, taze havlular ve hafifçe parlayan türden bir duş musluğu var. Sonra bakarım, ilginç olacağa benziyor. Eşyalarımı yerleştiriyorum; kitaplarımı düzgünce rafa diziyorum, anne babamın çerçeveli fotoğraflarını masanın üzerine koyuyorum. Sonra gardırobu fark ediyorum. Merakla iki kapıyı birden çekip açıyorum. Boş. Tamamen boş.

“Hiç kıyafet yok… Ama kıyafet getirmeme gerek olmadığını söylemişlerdi…” Emin olmak için kabul mektubumu çıkarıp kontrol ediyorum. Evet. Kıyafet getirmenize gerek yok yazıyor. Belki üniformaları getirip bırakırlar? Belki gidip bir yerden almam gerekiyordur? Gerçekten, seçenek çok ama tahmin yapmak için fazlasıyla yorgunum. Odanın karşısına geçip pencereden dışarı bakıyorum. Ve donup kalıyorum… Aşağıda, Akademi arazisinin geniş manzarası uzanıyor; en az üçüncü ya da dördüncü katta olmalıyım. Ağaçlar, avlular, diğer binaların çatıları görünüyor. Ama… Buraya çıkmak için hiç merdiven tırmanmadım. Düz yürüdüm. Tek koridor. Ne dönüş, ne basamak.

“Sanırım… Büyü canı ne isterse onu yapıyor.” diye kendi kendime mırıldanıyorum. Tamamen afallamış durumdayım. Çünkü gerçekten, başka ne diyebilirim ki? Ve içimden bir ses, burada bu cümleyi daha çok kuracağımdan eminmemi söylüyor.

Çantamdan telefonumu çıkarıp saate bakıyorum. 10.32. Harika. İlk derse daha bir buçuk saat var. Ben şimdi ne yapacağım? Pofuduk mavi yatağımın üstüne oturup duvara mı bakayım? Sessiz sessiz panik mi yapayım? Yanlışlıkla pençe falan çıkarırım diye ödüm kopmuyor gibi mi davranayım? Belki de etrafı gezmek daha mantıklı. Şansım yaver giderse, bana “Dönüşenlere Giriş” dersinin hangi tarafta olduğunu söyleyebilecek üst sınıflardan birine rastlarım. Tercihen beni her an patlayacak gizemli bir bomba sanmayan birine. Kapımı kilitliyorum ve boş koridorda yürümeye başlıyorum. Kalabalık dağıldığından beri yurtlar ürkütücü derecede sessiz; taş zeminde yankılanan sadece ayak seslerimin yumuşak tok sesi. Girişi tekrar bulduğumda hâlâ hangi yöne gideceğime karar verememiş durumdayım ki biri arkamdan sesleniyor.

“Lexi! Merhaba!” diyor biri. Tam zamanında arkamı dönüyorum; kırmızı örgüsü zıplaya zıplaya koşan Mallory bana doğru sprint atıyor. Arkasından bir oğlan geliyor; uzun boylu, geniş omuzlu, kumral saçlı ve yüzüne yapışmış kalıcı bir asık suratla.

“Lexi, bu Aaron Conners.” Mallory onun adını söylerken resmen parlıyor.

“Benim gibi Kurt Dönüşen, ama o geçen sene başlamış. Az önce bana okulu gezdirecekti. Sen de gelsene! Tabii… Aaron’ın sakıncası yoksa. Olur mu Aaron?” diye soruyor, umutla parlayan gözlerle ona yukarı bakarak. Aaron duruyor, beni baştan aşağı yavaşça süzüyor, sanki şüpheli bir paketi inceliyor gibi, sonra tek, sert bir baş sallıyor.

“Evet, bu kızı da getirebilirsin. Bir dahaki sefere önce sor,” diyor dümdüz. Sonra aniden kapıya doğru dönüyor. Gözlerimi kırpıştırıyorum. Afedersin? Bu kız mı? Önce sor mu? Ne kadar buyurgan biri acaba? Mallory’nin umurunda bile değil. Hatta memnun görünüyor. Kolunu benim koluma doluyor ve beni de peşinden sürüklüyor.

“Aaron, Alfa’mın oğlu. Büyük ihtimalle bir gün kendisi Alfa olacak. Yönetme konusunda inanılmaz iyi,” diye açıklıyor hayalperest bir sesle. Yönetme konusunda mı iyi? Emir vermekte iyi, orası kesin. Ama yönetmek? Daha çok, önüne çıkan ağaca bile yol vermedi diye kavga açacak tipe benziyor. Yüzümü buruşturmamak için kendimi zor tutuyorum. Sonuçta kız benden fikir istemedi. Ve dürüst olmak gerekirse… Gerçekten de okulu gezmeye ihtiyacım var. O yüzden yorumlarımı yutup ikisinin peşinden yurttan çıkıyorum.

Hakkını vermek lazım, Aaron bir kez anlatmaya başlayınca biraz gevşiyor. Bir nebze. Hâlâ inanılmaz derecede… yoğun. Ama konuya gayet hâkim. Bize ana binaları gösteriyor: sınıflar, yemekhane, avlu, iksir laboratuvarları (tek başımıza girmemiz kesinlikle yasak), bir de içi ısıran sihirli bitkilerle dolu kocaman bir sera. Mallory ve beni ilk dersimizin önüne bıraktığında saat on ikiyi beş geçe var. O sırada başka bir üst sınıf öğrencisinin ona el salladığını görünce, Aaron hızlı bir “görüşürüz” mırıldanıyor ve cevabımızı bile beklemeden koşar adım uzaklaşıyor. Mallory hemen başka bir kurt arkadaşını görüyor ve cümlenin ortasında beni bırakıp gidiyor. Resmen kızın üstüne atlıyor, sanki ben buhar olup uçmuşum gibi hararetle konuşmaya başlıyor. Ve ben… yine yalnızım. Derin bir nefes alıp sınıfa giriyorum.

Neredeyse herkes çoktan oturmuş. En önde, birinci sırada iki boş yer var. Bir de en arkada, Blake’in yanında tek bir boş sandalye. Midem hop ediyor. ÖNE oturabilirim. Gerçekten oturabilirim. Ama türümün ne olduğundan bile emin değilken, “Dönüşenlere Giriş” denen bir derste, birinci sıraya oturmak… resmen felaketi çağırmak gibi. Hem kendime onunla konuşacağıma dair söz verdim. Omurgamı dikleştiriyorum, çenemi kaldırıyorum ve gözümü kırpmadan arka sıraya, o boş sandalyeye doğru yürüyorum. Sınıf hafifçe sessizleşiyor; nereye gittiğimi fark ettikçe bakışları üzerimde hissediyorum, fısıltılar artıyor. Konuşsunlar. Öldürmez. Muhtemelen.

Yanına yaklaştığımda Blake başını kaldırıyor. Yüz ifadesi değişiyor; önce kısa bir şaşkınlık, ardından temkinli bir şey beliriyor. Dikkatli, tetikte. Sanki bir anda üzerlerine atlayacak mıyım, onu tartıyor gibi. Gözlerimiz bir anlığına buluşuyor. Yakından bakınca gözleri çok daha çarpıcı; erimiş altın gibi koyu, ürkütücü derecede keskin, sanki görmemesi gereken şeyleri bile görüyormuş gibi. İçimde, karnımın derinlerinde sıcak bir şey kıvrılıyor. Sonra o hızla başını çeviriyor, sol tarafa bakıyor, çenesi geriliyor. Boş sandalyenin yanında durup boğazımı temizliyorum.

“Bu yer boş mu?”

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm