Bölüm 7- Seni Onu İzlerken Yakalamasına İzin Verme

LEXI

Blake sonunda başını kaldırıyor. GERÇEKTEN kaldırıyor ve ilk defa gözlerimin içine doğru düzgün bakıyor. Haklıymışım. Gözleri inanılmaz. Sanki erimiş altın ya da kehribarın içinde yakalanmış güneş ışığı gibi. O kadar parlaklar ki ne söyleyeceğimi neredeyse unutuyorum. Hâlâ şaşkın görünüyor. Hem de çok. Sanki kimsenin öğretmediği bir denklemi çözmeye çalışıyor gibi.

“Ben Blake Nyvas. Ejderha Dönüşeniyim.” Bunu kısa ve kesik bir şekilde söylüyor; sanki yara bandını bir hamlede koparıyormuş gibi. Vücudu geriliyor, duruşu sertleşiyor. Bakışları yüzüme kilitlenmiş, sanki bekliyor… Kendini hazırlıyor. Neye? Korkuya mı? Tiksintiye mi? Benim kapıya doğru fırlamama mı? Bilmiyorum.

“Tamam, güzel…” diyorum kısık bir sesle. Beynim kitleniyor. Muhabbette berbattım, hâlâ berbatım. Konuşma becerim ıslanmış tost kıvamında. Karşındaki adam sana “ejderhayım” dedikten sonra ne denir, hiçbir fikrim yok. “Pulların güzelmiş” mi? “Ateş yakarken en sevdiğin kömür markası ne?” mi? “Tüy döker misin?” mi? Muhtemelen hiçbiri… Ben saçma bir şey blurp etmeden önce Blake içini çekiyor ve gerilmiş omuzlarla tekrar sıraya dönüyor.

“Yerini değiştirebilirsin…” diye mırıldanıyor, bana bakmadan. Aaa. Vay canına, bu koydu.

“Yani… Gitmemi mi istiyorsun? Yanlış bir şey mi yaptım?” diye soruyorum, şaşkın ve biraz da dehşete düşmüş halde. Midem düğümleniyor. Onu kırdım mı? Bu konuşmayı önceden prova etmeliydim. Ya da en azından kendimi buraya, hevesli bir Golden Retriever gibi pat diye atmaya kalkmadan iki adım sonrasını düşünmeliydim. Blake’in başı birden kalkıyor. Yüz ifadesi yine değişiyor; ne kızgın, ne de umursamaz. Sadece şaşkın.

“Ne? Hayır…” diyor yavaşça.

“Sadece yerini değiştirebileceğini söylüyorum. İstemiyorsan burada oturmak zorunda değilsin.” diye ekliyor. Ona bakakalıyorum.

“Ne? Niye burada oturmak istemeyeyim ki?” diye soruyorum. Sorduğuma gerçekten şaşırmış gibi görünüyor.

“Artık Ejderha Dönüşeni olduğumu biliyorsun. Kimse bir Ejderha Dönüşeniyle yan yana oturmak istemez.” diyor; sesi sanki basit bir gerçeği söylüyormuş gibi düz. Ha. Demek beklediği şey buydu. Benim ne olduğunu anlayıp çığlık atarak kaçmamı. Bu… Aşırı derecede üzücü.

“Ben sınıfın ön tarafında oturmak istemiyorum.” diyorum dümdüz, omuz silkip.

“Ve senin Ejderha Dönüşeni olduğunu buraya gelmeden önce de biliyordum.” diye ekliyorum. Gözlerini kırpıyor. Bir. İki. Kafasında oturtmaya çalışıyor.

“Sen… değil misin…” Doğru kelimeyi ararken duraksıyor.

“…Endişeli misin… Benimle oturmak konusunda mı?” diye soruyor. Sesi neredeyse… kararsız. Hatta biraz umutlu mu? Ona doğru tam dönebilmek için koltuğumda kıvrılıp arkamı dönüyorum. Yüzü haksızlık gibi güzel; keskin hatlar, kusursuz bir simetri. Ama buna rağmen gerçekten şaşkın görünüyor, sanki ilk defa biri ondan tiksinmemiş gibi. Bu tamamen saçma, çünkü sırf güzel olduğu için sevilen, ondan çok daha berbat insanlar olduğuna yüzde yüz eminim. Peki herkes NEDEN ondan bu kadar nefret ediyor?

“Etmeli miyim?” diye soruyorum kısaca. Altın rengi gözlerini üstüme dikiyor; bakışı sabit, yoğun.

“Sana zarar vermem.” diyor alçak bir sesle. Her kelimeyi ağır ağır, tane tane söylüyor; sanki ne kadar ciddi olduğunu anlamamı istiyor. Ona sonuna kadar inanıyorum. Göğsümün içinde sıcak bir şey açılıyor, yayılıyor. Ona yumuşak, rahatlatıcı ve içten bir gülümseme veriyorum.

“O zaman yerimi değiştirmem için hiçbir sebep yok.” diyorum kararlı bir şekilde. Bir anlığına olduğu yerde donup kalıyor. Sonra, gülümsüyor. Küçücük, çekingen, neredeyse kırılgan bir gülümseme bu. Ama muhteşem. Tüm yüzünü aydınlatıyor, keskin hatlarını yumuşatıyor, o kasvetli yüzeyin altında bir şey açığa çıkarıyor; bir daha görmek için anında can attığım bir şey. Kalbim eriyip su oluyor. Evet. Buraya gelmek kesinlikle doğru karardı. Sonra başka bir şey fark ediyorum: Odadaki herkes bize bakıyor. Tek tek hepsi. Bütün gözler bizim üstümüzde, sanki kaplanın tavşanla kucaklaşmasını izliyorlarmış gibi. Blake de fark ediyor. Gülümsemesi, bakışımı takip ederken yavaşça sönüyor. Gözleri, diğerlerininkilerle buluştuğu anda tüm oda aynı anda başka tarafa bakıyor; kafalar eğiliyor, kitaplar açılıyor, muhabbetler zorla yeniden başlıyor. Sanki az önce her saniyeyi arsızca izlememişler gibi. Gözlerimi kırpıyorum. O kırpmıyor. Sanırım… Bazen ürkütücü olmak gerçekten işe yarıyor.

Sınıfın ön kapısı sert bir gürültüyle açılıyor, yerimde zıplıyorum. Çok kısa boylu, çok ince bir adam içeri giriyor; tavizsiz bir ciddiyeti olan, saçmalığa hiç tahammülü yokmuş gibi duran insanlardan. Kırklı yaşlarının sonlarında görünüyor; ince yapılı ve keskin bakışlı.

“Ben Profesör Harry Cage.” diye duyuruyor kendini, sınıfın önünde durup odayı delici bir bakışla tarıyor.

“Ve bu derste sizin hocanız olacağım.” diye ekliyor.

“Ne kadar ufak.” diye fısıldıyor birisi arkamda. Bir saniye sonra, profesörün bakışı bir kırbaç gibi o tarafa dönünce fısıldayan kişi ince bir çığlık atıyor. Küçük olsun olmasın, bu adam otorite saçıyor.

“Bu derste dönüşmenin kurallarını işleyeceğiz.” diye devam ediyor, fısıltıyla ilgili hiçbir yorum yapmadan.

“Ve becerilerimizi geliştirmek için çalışacağız. Yıl ilerledikçe, daha özel beceriler öğrenmeniz için Shifter türünüze göre daha küçük gruplara ayrılacaksınız.” diye açıklıyor. Yutkunuyorum. Evet. ‘Ben ne olduğumu bilmiyorum’ sorunu gelip tam burada beni yakalayacak.

“Ben bir Tilki Dönüşeniyim ama her tür Dönüşen hakkında uzmandırım ve size elimden gelen en iyi şekilde yardım etmeye çalışacağım. Eğer size yardım edemezsem, edebilecek birini mutlaka bulurum.” diye açıklıyor. Dürüst, düzgün, verimli ve biraz da ürkütücü görünüyor. Açıkçası, büyülü bir okulun hocasından tam da böyle birini beklerdim.

Sonraki bir buçuk saat çabucak geçiyor. Profesör Cage, önümüzdeki birkaç haftada işleyeceği temel konuları özetliyor. Dönüşen yasaları, güvenli dönüşüm kuralları, içgüdüyle büyü arasındaki fark, kontrolün önemi. Sonra, cesur birkaç öğrenci dönüşümlerini sınıfta göstermeye gönüllü oluyor. Ön sıradaki bir kız, kabarık tüylü, kahverengi-bej tonlarında bir kediye dönüşüyor. İki sıra ilerideki bir erkek, kalın tüylü kahverengi bir ayıya dönüşüyor; neyse ki devasa bir şey değil, yoksa hepimiz ezilirdik. Hem büyüleyici hem de hafiften ürkütücü.

Saat tam bir buçuk olduğunda Profesör Cage parmaklarını şaklatıyor.

“Ders bitmiştir.” diye duyuruyor. Sınıf anında hareket ve sohbetle doluyor. Blake’e dönüyorum ve onun doğrudan bana baktığını görünce az kalsın yerimden zıplıyorum. Öylesine bakmıyor. Tesadüfen hiç değil. Beni dikkatle izliyor. Refleksle gülümsüyorum.

“Şimdi öğle aram var. Ya sen?” diye soruyorum.

“Benim de.” diyor. Cümleleri çok kısa. Aşırı kontrollü. Konuşmak sanki diş çektirmek gibi hissettiriyor ama bunun beni durdurmasına izin vermeyeceğim.

“Süper. O zaman birlikte mi yemek yesek?” diyorum neşeyle. Blake’in başı hafifçe geri çekiliyor, gözleri büyüyor. Şaşırmış görünüyor. Sanki ona benimle birlikte uçurumdan atlamasını teklif etmişim gibi. Hemen cevap vermiyor, sadece bana bakıyor; sanki çözemediği bir bilmeceymişim gibi. Midem sıkışıyor.

“Tabii eğer başka planların yoksa…” diye fısıldıyorum. Göz kırpar gibi bir anlık duraksamanın ardından, beklediğimi fark etmiş gibi gözlerini kırpıyor.

“Evet, seninle yerim.” diyor, bu kez aceleyle. Sonra gülümsüyor. Küçük bir gülümseme. Neredeyse temkinli. Ama gerçek. Ve vay. Yani VAY. Muhteşem görünüyor.

“Harika!” diyorum, sırıtarak. İşte bu! Öğle yemeğini tek başıma yemek zorunda kalmayacağım. Bu benim için net bir zafer. Ayağa kalkıyorum ve sınıfın önüne doğru yürümeye başlıyorum, Blake tam bir adım gerimden geliyor. Kapıya ulaştığımızda Profesör Cage boğazını sertçe temizliyor.

“Öhöm. Bayan…” diye sesleniyor. Donup kalıyorum, bana hitap ettiğini anlıyorum.

“Alexis Elle.” diye tamamlıyorum.

“Evet. Bayan Elle.” Yüz ifadesi okunmuyor.

“Bir dakika burada kalabilir misiniz? Sizinle konuşmam gerekiyor.” diye soruyor. Eyvah. Bu kesinlikle benim ne olduğu belli olmayan dönüşüm durumumla ilgili. Ya da şimdiden bir kural falan mı çiğnedim? Belki de daha öğle yemeğine bile kalmadan okuldan atılıyorum. İçimden derin bir nefes verip Blake’e dönüyorum… Ve neredeyse göğsüne çarpıyorum. Birden durduğum için o sandığımdan çok daha yakında kalmış. Yüzünü görebilmek için başımı geriye doğru kaldırmak zorunda kalıyorum. O ise geri çekilmiyor. Tek bir santim bile.

“Beni bekler misin?” diye fısıldıyorum. Gözleri benimle Profesör Cage arasında gidip geliyor, gözlerinde anlam veremediğim bir şey parlayıp sönüyor. Sonra başını yavaşça, bile bile onaylar gibi sallıyor ve koridora çıkıyor.

“Bayan Elle…” diye başlıyor Profesör Cage, ellerini arkasında kenetleyerek.

“Bir sonraki derste yerini değiştirsen iyi olur. Arka sıralara oturma.” diye tembihliyor. Gözlerimi kırpıştırıyorum. Bu… Hiç beklediğim şey değil. Yanından bile geçmiyor. Türümle ilgili bir şey soracağını sanmıştım. Ya da sıfır düzeydeki içgüdülerimi. Belki de bu işlerin hiçbirine hazır olmadığımı anladı diye düşünmüştüm. Ama o… Oturduğum yeri mi konuşuyor? Hem neden sadece ben? En az beş kişi arka sırada oturuyordu. Dahil olan— Aaa. A-AA! Blake.

Profesör Cage diğer öğrenciler gibiyse, mesele belki de budur. Belki de Blake’in yanına hiç oturmamam gerektiğini düşünüyor. Teoriyi sınamaya karar veriyorum.

“Tamam, olur. Blake’e de söylerim. Bir dahaki derste önlere doğru otururuz.” diyorum neşeli bir sesle, bilmezden gelerek. Profesör Cage gözlerini devriyor. Resmen gözlerini devriyor. Bana. Affedersiniz, hocam?

“Yalnız başına geçmeni kastettim. Ejderha ile oturma.” diye pat diye söylüyor. İşte bu. Herkesin bana gerekli gördüğü o uyarı. O korku. O önyargı. Ağzım açık kalıyor. Bunu düşündüğüne şaşırdığımdan değil, bunu ne kadar rahat, gündelik bir şeymiş gibi söylemesinden. Sanki bu çok normal, mantıklı bir kuralmış gibi. Sanki yalnızca ne olduğundan dolayı birinden uzak durmam gerektiği apaçık ortadaymış gibi. Üstelik bunu söyleyen bir profesör. Kulak tırmalayıcı derecede iğrenç geliyor.

İçimde bir şey kabarıyor. Tam öfke değil; daha çok mideme oturan keskin, soğuk bir düğüm. İnatçı bir gurura benziyor. Yüz ifademi nötr tutuyorum ama kafamın içinde düşünceler birbirine giriyor. Blake hiçbir yanlış yapmadı. Beni tehdit etmedi. Üstüme hırlamadı, ateş püskürtmedi, kimseyi yemeye kalkmadı. Tam tersine, sessiz ve kibar davrandı. Ve bu profesör, ondan uzak durmam gerektiğini düşünüyor çünkü… Neden? Ejderhalar nadir olduğu için mi? Güçlü oldukları için mi? Diğerleriyle “iyi geçinmedikleri” için mi? Bana kalırsa kimse onunla iyi geçinmeye çalışmıyor. Herkes benden uzak durmamı istiyor ama tek bir kişi bile bana bunun için adam akıllı bir sebep söylemedi.

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm