Bölüm 10

Maya'nın Bakış Açısından:

"Ona müsait olmadığımı söyle," diye çıkıştı Adam, asistanın lafını ağzına tıkayarak.

Genç kadının gözleri fal taşı gibi açıldı. "Ah. Peki, Bay Sterling." Odadan adeta kaçarak çıktı.

Adam çenesi kasılmış bir halde yeniden bana döndü.

Orada öylece durmuş, ona bakıyordum. Bir zamanlar tanıdığım o adamın bu soğuk ve sert haline.

Nereye gitmişti o adam? Bana kahve alan, yağmur yağarken elimi tutan o tatlı adam... Canım sıkkın olduğunda beni alnımdan öpen o adam nereye gitmişti?

Yoktu artık.

Kendimi onun gözlerinin içine bakmaya zorladım. "Bay Sterling, benimle ilgili... bazı sorunlarınız olduğunu biliyorum. Ama şu an iş yerindeyiz. Profesyonelliğimizi korumalıyız."

Gözlerini kıstı. "Yani profesyonellikten uzak olduğumu mu söylüyorsun?"

Evet. Açıkçası öyle.

Kelimelerimi özenle seçerek, "Sadece elimizdeki işe odaklanmamız gerektiğini söylüyorum," dedim.

"Yani kişisel duygularımı işten ayıramadığımı mı düşünüyorsun?" Sesi tehlikeli derecede sakindi. "Objektif olamayacağımı mı?"

Cevap vermek için ağzımı açtım.

Telefonum çaldı.

Ekranda Julian'ın adı parladı.

Hemen telefonu açtım. "Bay Garrison."

"Hangi cehennemdesin sen?" Julian'ın sesi gergindi.

"Sterling Global'deyim. Belgeleri teslim ediyorum."

"Ne belgesi? Oraya gitmeni kim söyledi?"

"Babanız Sarah'yı aramış. O da bana—"

"Hemen buraya dön. Derhal."

"Neredeyse bitti. Sadece—"

İri bir el telefonu elimden çekip aldı.

Adam telefonu kulağına götürdü. "Julian. Ben Adam Sterling." Sesi pürüzsüz ve rahattı. "Bayan Bennett ile hala teklif üzerinden geçiyoruz. Netleşmesi gereken birkaç sorum var. İşimiz bittiğinde ofise dönecek."

Telefonu kapattı.

Julian'ın cevap vermesine fırsat bile tanımadan.

"Ne yaptığını sanıyorsun sen?" diyerek telefonuma uzandım.

Adam telefonu ulaşamayacağım bir mesafede tuttu. "Konuşmamız henüz bitmedi."

"Hayır, bitti."

"Bitmedi." Telefonumu masasının üzerine koydu. Benden uzağa. "Mesai saatleri içinde kişisel bir telefon görüşmesi yapmak için koşa koşa gitmek üzereydin. Görünüşe bakılırsa özel hayatıyla işini birbirinden ayırmakta zorlanan asıl kişi sensin, Maya."

Yüzümü ateş bastı. "O benim patronumdu—"

"Patronun mu?" Adam küçümser bir tavırla dudak büktü. "Julian senin patronun mu gerçekten?"

"Evet."

"Sadece patronun mu?"

"Başka ne olacaktı ki?"

Adam'ın bakışları gözlerimi delip geçiyordu. "Onu da sen söyle."

Çantamı kaptım. "Gidiyorum."

"Hiçbir yere gitmiyorsun."

"İzle bakalım."

Kapıya doğru döndüm.

"O kapıdan dışarı adımını atarsan, Garrison Endüstri'nin Sterling anlaşmasını alamayacağından emin olabilirsin."

Olduğum yerde kaldım.

Yavaşça arkamı döndüm. "Beni tehdit mi ediyorsun?"

"Sadece bilgi veriyorum." Kollarını göğsünde kavuşturarak arkasındaki masaya yaslandı. "Garrison haftalardır bu işi bağlamaya çalışıyor. Babası bizzat bu işin peşinde. Ama eğer şu an—konuşmamız bitmeden—çekip gidersen, bunu bir saygısızlık olarak kabul ederim. Ve ben bana saygısızlık eden insanlarla iş yapmam."

Ellerimi sıkarak yumruk yaptım. "Adam, ciddi olamazsın—"

"Bay Sterling diyeceksin."

Nefesim kesildi.

"Ve gayet ciddiyim," diye devam etti. "Kal. Konuşmayı bitir. Ya da git ve Julian'a—ve babasına—Sterling Global'in anlaşmadan neden çekildiğini açıkla."

Göğsümde öfkenin kaynadığını hissediyordum. "Beni işimle tehdit ediyorsun—"

"Ben sadece kiminle çalışacağımı seçme hakkımı kullanıyorum."

"Adam—" Sesim çatladı. Böyle olmasına nefret ediyordum. "Bunu neden yapıyorsun?"

"Neyi neden yapıyorum?"

"Bunu işte!" İkimizin arasını çaresizce işaret ettim. "Böyle... böyle kahrolası bir acımasızlıkla davranmanı."

Gözlerinde bir şey parlayıp söndü. Ne olduğunu anlayamayacağım kadar hızlıydı.

"İnsanlar değişir, Maya." Sesi yumuşadı. Çok hafifçe. "Aradan beş yıl geçti. Artık Cleveland'daki adam değilim."

"Bay Sterling." Sesimin titrememesi için kendimi zorladım. "Aramızda çözülmemiş bazı meseleler olduğunun farkındayım. Ancak ben sadece bir sekreterim. Ticari şartları müzakere edecek yetkim de uzmanlığım da yok. Garrison'ın teklifiyle ilgili sorularınız varsa, doğrudan Bay Julian Garrison ile görüşmelisiniz. Ya da Bay Thomas Garrison'dan bir toplantı talep edebilirsiniz."

"Ben seninle konuşmak istiyorum."

"Peki," dedim sessizce. "Teklif hakkında ne bilmek istiyorsun?"

"Hiçbir şey."

"Öyleyse ne—"

"Benimle yemeğe çık."

Gözlerimi kırpıştırdım. "Ne?"

"Bu akşam. Yemek. Sadece ikimiz."

"Hayır."

"Neden?"

"Çünkü başka planlarım var."

Bakışları sertleşti. "Kiminle?"

"Bu seni ilgilendirmez."

"İptal et."

"Hayır."

"Maya—"

"Yapamam, Adam!" Kelimeler ağzımdan bir çırpıda dökülüverdi. "Önemli bir işim var. İptal edemeyeceğim bir şey. Yani hayır, seninle yemeğe falan çıkamam."

"Garrison Endüstri'nin en büyük anlaşmasını kurtarmaktan daha mı önemli?"

"Evet."

Çantamı kaptığım gibi dışarı çıktım.


Asansörün kapıları açıldı. Lobiyi geçip döner kapılardan dışarı çıktım.

Sıcak hava yüzüme çarptı. Derin bir nefes aldım.

Topla kendini. Yapman gereken—

"Vay, vay, vay. Bak sen şu işe, kimler buradaymış."

Başımı kaldırdım.

Kaldırım kenarına hatalı park edilmiş parlak turuncu bir McLaren'ın yanında bir kadın duruyordu. Leopar desenli bir takım elbise, Christian Louboutin marka topuklu ayakkabılar ve başının üzerine itilmiş kocaman güneş gözlükleri...

Victoria Garrison.

Hay kahretsin, bir bu eksikti.

"Bayan Garrison." Sesimi olabildiğince düz tuttum.

Beni baştan aşağı süzdü. "Ne işin var senin burada?"

"Evrak teslim ettim. İş için."

"İşmiş." Pis pis sırıttı. "Doğru ya. Sen Julian'ın küçük sekreterisin, öyle değil mi?"

"Yönetici asistanı."

"Aynı hesap." Salınarak bana doğru yaklaştı. Parfümünün kokusu boğucuydu. "Beni iyi dinle, tatlım. Sevgili erkek kardeşime iletmen için sana bir mesajım var."

Cevap vermedim.

"Julian'a söyle, kıçını kaldırıp Cleveland'a geri dönsün. Ya da daha iyisi, tamamen ortadan kaybolsun. Onun yeri Boston değil. Garrison Endüstri hiç değil. Hele ailemin yanı, kesinlikle değil."

Çenemi kastım. "Bayan Garrison, saygısızlık etmek istemem ama Julian'ı buraya geri çağıran bizzat babanızdı. Bu durumla ilgili bir sorununuz varsa, bunu benimle değil, Bay Thomas Garrison ile görüşmelisiniz."

Gözleri öfkeyle parladı. "Sen bana cevap mı veriyorsun?"

"Ben sadece gerçekleri söylüyorum."

"Gerçekler mi?" Güldü. Kulak tırmalayan, çirkin bir gülüştü. "Al sana bir gerçek, tatlım. Sen bir hiçsin. Alt tarafı bir sekretersin. Unvanı havalı bir kahve getir-götürcüsü. Ve kalkmış bana—bizzat bana—ne yapmam gerektiğini söyleyebileceğini mi sanıyorsun?"

"Size ne yapacağınızı söylemedim. Sadece bir öneride—"

"Ne önerdiğin umurumda bile değil." Telefonunu çıkardı. "Biliyor musun? Şimdi babamı arayacağım. Yarına çıkmadan kovulmuş olmanı sağlayacağım."

"Bayan Garrison—"

"Bana 'Bayan Garrison' falan deme." Parmağını tehditkâr bir şekilde yüzüme doğru salladı. "Bittin sen. Julian'ın küçük süs köpeği, Garrison ailesine saygısızlık etmenin bedelini şimdi öğrenecek."

Derin bir nefes aldım.

Dön ve git. Sadece dönüp git.

"İyi günler, Bayan Garrison," dedim sessizce.

Arkamı döndüm ve metro istasyonuna doğru yürümeye başladım.

Arkamdan, telefona avaz avaz bağırışını duyabiliyordum.

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm