Bölüm 2

Boston sosyetesi, tıpkı çok pahalı bir ışığa üşüşen pervaneler gibi onun etrafında toplanmıştı.

Yakasında senatör rozeti olan bir adam, başıyla hafifçe selam vererek, "Bay Sterling," diye mırıldandı.

Sterling.

Bir sütunun yanında dondum kaldım. Parmak eklemlerim bembeyaz olana kadar şampanya kadehimi sıktım. Adam, Orta Batı'da kendini bulmaya çalışan o amaçsız, başıboş ruh değildi. O bir Sterling'di. Neredeyse bu şehri baştan inşa eden bir hanedanın varisiydi. Beacon Caddesi'ndeki ilk trafik lambalarından bile çok daha eskiye dayanan, son derece köklü ve zengin bir ailenin oğluydu.

Bu gerçeği fark etmek yüzüme tokat gibi çarptı. Aramızdaki uçurum sadece bir ayrılıktan ibaret değildi; nesiller boyu katlanarak büyüyen bir servetin kazdığı devasa bir kanyondu. Cleveland'da öylesine yaşamamıştı; aslında saklanmıştı. Arabası bozulduğunda o fakir kızın yanında kalıp kalmayacağını görmek için sıradan bir insan kılığına girmişti.

Ve ben, o sınavı geçememiştim.

Salonun diğer ucundan göz göze geldik.

Bir an için beni tanıdığını sandım.

Sonra o ifade kayboldu. Hiç yokmuşum gibi bakışlarını üzerimden çekip geçti.

"Hadi gel. Orkestra başlıyor." Julian içkisini bitirip kadehini oradan geçen bir garsonun tepsisine bıraktı. "Austin teknoloji parkı ihalesini istiyorsam, onun üzerinde iyi bir izlenim bırakmam lazım."

Ben daha itiraz edemeden orkestra bir vals çalmaya başladı. Julian beni dans pistinin ortasına doğru yönlendirip ustaca Adam'ın tam yörüngesine soktu. Tam onun yanında durduk.

Julian o ezberlenmiş, etkileyici gülümsemesiyle, "Bay Sterling," dedi. "Ben Julian Garrison. Garrison Endüstri."

Adam yavaşça bize döndü. Bakışları Julian'dan bana kaydı; yüzünden ne düşündüğü hiç okunmuyordu.

Julian beni işaret ederek, "Lütfen," dedi, "size bu gece bana eşlik eden hanımefendiyi takdim edeyim."

"Kendisi Yönetici Asistanım Maya Bennett. İşinde son derece yeteneklidir."

"Asistan," diye tekrar etti Adam. Gözlerinde alaycı bir pırıltıyla bana baktı. "İkinizin birlikte olduğunu sanmıştım. Gerçi düşününce, bu senin tarzına pek uymazdı, değil mi?"

Julian kafası karışmış bir hâlde gözlerini kırpıştırdı. "Anlamadım, efendim?"

Adam bardağındaki buzu yavaşça çevirdi. Sesi alçak ve sohbete uygun bir tondaydı ama etrafımızdaki çemberin duyabileceği kadar da gür çıkmıştı. "Bayan Bennett'ın çok belirgin bir hayat planı vardı. Bana zengin bir adamla evlenmek istediğini söylemişti. Görünüşe göre bu hedefine henüz ulaşamamış."

Boğazım düğümlendi. Yüzüm alev alev yanıyordu. Etrafımızda dönen bu dramayı sezen, sudaki kan kokusunu almış köpekbalıkları gibi bize bakan yabancıların gözlerini üzerimde hissedebiliyordum.

Valsin ilk notalarının duyulması beni cevap verme zorunluluğundan kurtardı. Julian bu tuhaf durumdan bir an önce kaçmak istercesine elimi tuttu ve beni dans pistine doğru çekti.

"Onu tanıyorsun," dedi Julian kesin bir dille.

Salondakilere bakmamak için Julian'ın kravat düğümüne gözlerimi dikerek, "Cleveland'daki son işimden," dedim. "Aramızda bir anlaşmazlık yaşanmıştı."

"Anlaşmazlık mı?" Julian usulca ıslık çaldı. "Tanrım, Maya. Düşmanlarını gerçekten özenle seçiyorsun. Sterlingler bizim gibileri kahvaltı niyetine çiğ çiğ yer. Her ne yaptıysan bir yolunu bul ve ondan özür dile. Onu karşımıza alma lüksümüz yok."

"Biliyorum," diye fısıldadım.

O sırada müzik değişti. Orkestra şefi eşlerin değişeceğini anons etti. Çember dönmeye başladı. Ben daha geri çekilemeden, mor ipek elbiseli bir kadın Julian'ı kapıp götürdü ve büyük, sıcak, beni dehşete düşürecek kadar tanıdık bir el belime yerleşti.

Başımı kaldırıp baktım.

Adam beni tutuyordu.

Bedenlerimiz birbirine yaslanmış hâlde, yavaş ve ritmik bir daire çizerek hareket ediyorduk. Beni, onda var olduğunu hiç bilmediğim son derece doğal bir zarafetle yönlendiriyordu. Sırtımdaki eli tenimi dağlıyor gibiydi.

"Seni aradım," dedim usulca. Kelimeler ben onlara engel olamadan dudaklarımdan dökülüvermişti. "Hem de çok uzun süre, Adam."

Gözlerini bana indirdi. Yüzü umursamazlıktan bir maske gibiydi. Hiçbir cevap vermedi.

Titreyen bir sesle, "Bana hâlâ kızgın mısın?" diye sordum.

Beni dans pistinin köşesine doğru döndürürken belimdeki tutuşu sertleşti. Sonunda bana baktığında, gözlerindeki küçümseme tüm çıplaklığıyla ortadaydı.

"Kızgın olduğumu mu düşünüyorsun?" Kısa ve soğuk bir kahkaha attı. "Gereksiz kuruntu yapıyorsun, Maya. Hayatımın sıkıcı bir dönemindeki ufak bir dipnottun sadece. Bu gece karşıma çıkmasaydın, adını bile hatırlamazdım."

Gözlerim doldu.

İçimden bir ses, Ona söyle, diye haykırıyordu. Amy'den bahset. Bir kızı olduğunu söyle ona.

Ama bunun ne faydası olacaktı? Kızımı kullandığımı düşünecekti. Sırf onu tuzağa düşürüp Sterling servetine konmak için bir çocuğu alet ettiğimi sanacaktı.

Zoraki bir şekilde gülümseyerek, "Anlıyorum," diye fısıldadım. "Özür dilerim. Haddimi aştım."

Başımı öne eğdim ve çalan müziğin bir an önce bitmesi için içimden dua ettim.


Vale, Julian'ın gümüş rengi Audi A8'ini kapıya getirdi. Julian arka koltuğa yerleşirken ben de dolaşıp direksiyonun başına geçtim. Üç kadeh viski içmişti; yani bu gece onu eve ben bırakacaktım.

Sessizliği bozan Julian oldu. "Bu gece çok durgundun," dedi.

"Sadece biraz yorgunum," diye geçiştirdim.

"Kızına kim bakıyor?"

"Bir arkadaşım. Geçici olarak onda kalıyorum. Sağ olsun, bana yardımcı oluyor."

Julian yavaşça başını salladı. Ardından, "Çok tuhaf," dedi. "Kızın ona inanılmaz derecede benziyor."

Kulağa iğreti gelen zoraki bir kahkaha atarak, "Lütfen, Bay Garrison," dedim. "Bunlar tehlikeli laflar. Onun gibi insanları karşıma alacak gücüm yok."

Julian, gözlerindeki o dikkatli ifadeyi hiç bozmadan kıkırdadı. "Rahat ol, Maya. Sadece bir tespitte bulunuyorum." Hafifçe öne doğru eğildi. "Sahi, babası kim?"

"O öldü."

Bu, bir bakıma yalan da sayılmazdı. Benim sevdiğim o Adam—Cleveland'lı o nazik ve sıcakkanlı adam—gerçekten de ölmüştü. Bu gece karşılaştığım kişi, sadece onun bedenini kuşanan bir yabancıdan ibaretti. Amy'ye yaklaşmasına asla izin vermeyecektim. O benimdi. Sadece benim kızım.

Julian omuz silkti ve en sonunda gözlerini kapattı.


Bindiğim Uber beni Chloe'nin Commonwealth Bulvarı'ndaki evine bıraktığında saat onu çoktan geçmişti.

Anahtarla kapıyı olabildiğince sessizce açtım; ama Chloe çoktan uyanıktı. Ayakları çıplaktı, altında bir yoga taytı ve üstünde bol bir Red Sox tişörtü vardı. Kapıdan içeri adımımı atar atmaz beni kollarına alıp sımsıkı sarıldı.

Yüzünü saçlarıma gömerek, "Amy uyuyor," diye mırıldandı. "Saat dokuzda kendi kendine yattı. Pijamalarını kendi çıkardı, banyo yapması gerektiğini söyledi. Ben sadece suyu ayarladım, gerisini o halletti. Henüz dört yaşında ama bugüne kadar çıktığım adamların yarısından çok daha sorumluluk sahibi."

Başımı çevirip yanağına bir öpücük kondururken ben de ona sarıldım. "Teşekkür ederim."

"Bırak şimdi teşekkürü." Chloe yüzümü ellerinin arasına aldı. "Buraya geldiğinden beri kendini helak ettin. Zaten işten yeni ayrıldım, bol bol boş vaktim var. Ayrıca Amy benim vaftiz kızım. Şimdi onunla vakit geçirmezsem, büyüdüğünde bu dünyada değer vermesi gereken tek kişinin sen olduğunu sanacak. Buna izin veremem."

Gülmeye çalıştım ama sesim titrek çıkmıştı. Gözlerim yanıyordu.

Chloe beni anında mutfağa çekiştirdi ve artan bir dilim Boston kremalı pastayı önüme doğru itti. "Pekâlâ. Neler oldu anlat bakalım. Ama önce tatlı bir şeyler ye."

Ufak bir lokma aldım. "Onu buldum, Chloe. Adam'ı gördüm."

Chloe'nin gözleri fal taşı gibi açıldı. "Onu buldun mu? Bu... Bir saniye, bu iyi bir şey mi?"

Yorgunluğun nihayet omuzlarıma ağır bir yük gibi çöktüğünü hissederek başımı yavaşça iki yana salladım. "Bana yalan söylemiş, Chloe. Her şey kocaman bir yalanmış."

"Nasıl yani?"

"Bana sıradan biri olduğunu söylemişti." Dudaklarımdan acı dolu, kesik kesik bir kahkaha döküldü. "Adam sıradan biri falan değilmiş. O, Adam Sterling'miş. Bildiğimiz Sterling Global Holding var ya, işte onun sahibi."

Chloe şaşkınlıkla nefesini tuttu. "Şu milyarder Sterling ailesi mi? İyi de neden saklamış ki bunu?"

Yaşadığım aşağılanmanın acısını yeniden bütün benliğimde hissederek, "Beni sınamak için," diye fısıldadım. "Onu mu yoksa parasını mı sevdiğimi görmek istemiş. Ve bu sınavı geçemediğime karar vermiş. İşte bu yüzden ortadan kaybolmuş."

"Paranoyak pislik," diye tısladı Chloe öfkeyle. "Bunun adı resmen tuzak kurmaktır! İnsan, sevdiği kişiyi bu şekilde sınamaz." Uzanıp ellerimi tuttu. "Peki... Ona söyledin mi? Amy'den haberi var mı?"

Ayağa kalkıp elbisemin üzerindeki kırıntıları silkeledim. Titreyen bir sesle, "Hayır," dedim. "Şimdi tuvalete gitmem lazım."

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm