Bölüm 3

Kendimi banyoya kilitledim. Klozete oturmadım bile. Sadece musluğu açtım, ellerimi lavabonun kenarına dayayıp kendimi bıraktım.

Önce sessizce ağladım. Omuzlarınızı sarsan ama dışarı tek bir sesin bile sızmadığı o ağlamalardan... Sonra avuçlarımı yüzüme bastırıp hıçkırıklara boğuldum. Yine de sessiz, yine de kontrollüydüm. Çünkü Amy yan odada uyuyordu ve Chloe'nin aynı gece içinde ikinci kez darmadağın oluşuma şahit olmasına hiç gerek yoktu.

Gözyaşlarım ve akan burnum birbirine karışmıştı. Peş peşe peçete koparıp, olabildiğince sessiz bir şekilde yüzümü sildim.

Bu geceki bakışlarından anladığım kadarıyla, Adam benden nefret ediyor olmalı. Nefret etmiyor olsa bile... İçinde bir yerlerde yaşadıklarımızı hatırlayan ufak bir parça kalmış olsa bile, bunun hiçbir önemi yok. O, Boston'un köklü ve zengin ailelerinden birinden geliyor. Ben ise bir hiçim. Zaten en başından beri hiçbir şansım yoktu.

Kapının tıklatılmasıyla olduğum yerde kaskatı kesildim.

"Bütün gece orada ağlayacak mısın?" Chloe'nin sesi her zamankinden daha yumuşak geliyordu. "Yoksa bu darmadağın halinle dalga geçeceğimden korktuğun için mi saklanıyorsun?"

Gözlerimi son bir kez daha silip kapıyı açtım. Yüzümün şiştiğini hissediyordum.

Chloe gülümsedi. "Hadi bakalım. Seni güzel bir yere götüreceğim."

Kaşlarımı çattım. "Nereye?"

"Balta fırlatmaya."

Başımı iki yana salladım. "Olmaz. Bu hiçbir şeyi çözmez. Duygusal deşarj dediğin sadece geçici bir hevestir."

Chloe kolunu boynuma doladı. "Şaka yapıyorum. Asıl gideceğimiz yer çok daha güzel. Bana güven."

"Ama Amy—"

"O uyanmadan dönmüş oluruz. Söz veriyorum."


Pencereleri kontrol ettik ve çıkarken kapıyı kilitledik.

Yirmi dakika sonra, Chloe hiç bilmediğim bir apartmanın önünde durdu. Başımı kaldırıp binaya baktım. "Burası da kimin evi?"

Elindeki anahtarı yüzüme doğru salladı. "Hadi girip öğrenelim."

"Bir dakika. Taşınıyor musun yoksa?"

Chloe cevap vermek yerine kapının kilidini açtı ve beni içeri yönlendirdi. "Ne dersin?"

Peşinden içeri adım attım. İki yatak odası, bir banyo ve küçük bir salon. Dairenin ferah ve iç açıcı bir havası vardı; beyaz duvarlar, açık renk ahşap parkeler ve gündüzleri içeriyi doğal ışığa boğacak devasa pencereler... İhtiyaç duyulacak tüm eşyalar tamdı: gri kumaş bir kanepe, orta sehpa, küçük bir yemek masası takımı, hatta pencere pervazında birkaç saksı çiçeği bile vardı. Her yer tertemizdi ve ev tamamen taşınmaya hazırdı.

"Çok güzelmiş," dedim kelimelerin üzerine basarak. "Kirası ne kadar?"

"Aylık bin dolar."

Gözlerim faltaşı gibi açıldı. "Bu muhit için harika bir fiyat."

"Öyle," dedi Chloe kapı pervazına yaslanıp beni izleyerek. "Benim evimde sığıntı gibi kaldığını düşünüp kendini suçlu hissettiğinin farkındayım. Üstelik işlerden başını kaşıyacak vaktin olmadığından ev falan da arayamadın. Bu yüzden Amy ile birlikte senin yerine biz ev baktık. Burası, Sunny Days'e yürüyerek sadece beş dakika uzaklıkta."

Kollarımı boynuna dolayana kadar ona doğru adım attığımın farkında bile değildim. Peş peşe üç kez yanağından öptüm. "Chloe! Seni çok seviyorum!"

Gülerek elinin tersiyle yüzünü sildi. "Tamam, tamam. Her yerime ruj bulaştırdın. Eve dönünce yüzümü bir daha yıkamam gerekecek şimdi."

Aptal gibi sırıtarak ellerini tutup sevinçle salladım. "Senin yerine ben yıkarım! Kılını bile kıpırdatmana gerek kalmaz."


Ertesi sabah erkenden kalkıp eşyalarımı toplamaya başladım.

Chloe ve Amy hâlâ uyuyordu. Evin içinde sessizce dolaşıp kıyafetlerimi katladım, kutuları üst üste dizdim. Bütün hayatım üç spor çantasına ve iki karton kutuya sığmıştı. Belki biraz acınası bir durumdu. Ama aynı zamanda fazlasıyla özgürleştiriciydi.

İşim yarılanmışken, zeminde pıtır pıtır yürüyen küçük ayak sesleri duydum.

Amy gözlerini ovuştura ovuştura, uyku sersemi bir hâlde yatak odasından çıktı. Beni görünce yüzünde güller açtı. Koşup doğruca boynuma sarıldı.

"Anneciğim! Seni çok özledim!"

Yere çömelip yanağımı onun yanağına bastırdım. "Nasıl uyudun bebeğim?"

"Çok iyi. Rüyamda senin geldiğini ve bana iyi geceler öpücüğü verdiğini bile gördüm."

Gülümsedim. "Karnın acıktı mı?"

"Evet, lütfen."

"Hadi git dişlerini fırçala, yüzünü yıka. Ben de kahvaltıyı hazırlayayım."

"Tamam!" Zıplaya zıplaya banyoya gitti.


Chloe saçları başı her yana dağılmış bir hâlde yataktan zorla kalkıp gelene kadar, ben eşyaları toplamayı bitirmiştim. Amy de bir tabak çırpılmış yumurtayı çoktan silip süpürmüştü.

Chloe kapının kenarındaki çanta yığınına uykulu gözlerle baktı. "Vay canına. Hızlısın."

"Sana da kahvaltı hazırladım. Tezgahın üzerinde."

"Sağ ol." Tezgahtan bir parça kızarmış ekmek aldı ve arabasının anahtarlarını salladı. "Benim arabam olmadan bunca eşyayı tam olarak nasıl taşımayı düşünüyordun acaba?"

Yüzüne bakmakla yetindim.

Lokmasını çiğnerken başını iki yana salladı. "Hadi bakalım. Çıkalım."


Bütün eşyaları yeni daireye taşımama Chloe yardım etti. Son koliyi de içeri soktuktan sonra beni ofise, Amy'yi de Sunny Days kreşine bıraktı.

Günün geri kalanını Excel tablolarına ve toplantılara gömülerek geçirdim ama aklım sürekli başka yerlere gidiyordu.

Yeni bir daire. Temiz bir başlangıç. Belki de işler nihayet yoluna giriyordur.


İşten çıktığımda hava çoktan kararmıştı. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur asfalta dövüyor, sokakları adeta nehre çeviriyordu.

Garrison Holding binasının önündeki saçağın altına sığındım. Rüzgârın savurduğu damlalardan korunmak için şemsiyemi eğik tutuyordum. Yoldan geçen her araba kaldırıma dalga dalga su sıçratıyordu. Pantolonum şimdiden dizaltıma kadar sırılsıklam olmuştu.

Telefondan araç çağırmaya çalıştım. Uber yoğunluk çarpanı 3.2'ydi. Lyft uygulamasında da durum pek farklı değildi.

Başlarım böyle işe. Yaklaşık bir buçuk kilometre ilerideki otobüs durağına doğru yürümeye başladım.

Gümüş rengi bir Audi A8 yanıma yanaştı.

Cam açıldı. Julian'ın, o belirgin elmacık kemikleri ve bu berbat havada bile zerre eksilmeyen doğal karizmasıyla yüzü göründü.

"Atla."

Elimle 'gerek yok' der gibi bir işaret yaptım. "Ben iyiyim Julian, sağ ol. Otobüsle giderim."

"Bu yağmurda mı? Üstelik iş çıkışı saatinde?" Tek kaşını kaldırdı. "Otobüs gelene kadar yemeğe gidip dönersin."

Tereddüt ettim. Amy'yi hâlâ Chloe'nin evinden almam gerekiyordu ve zaman daralıyordu.

"İyi peki." Mantomun suyunu silkelerken ön koltuğa geçtim.

Julian arabayı ana yola çıkardı. Trafiğe daha yeni karışmıştık ki bir Aston Martin motoru bağırtarak yanımızdan öyle bir sıfır geçti ki irkildim. Sürücü hızla uzaklaşırken kornaya asıldı; tekerleklerin sıçrattığı su kütlesi adeta bir duvar gibi Julian'ın kaputuna patladı.

Julian aniden, çok sert bir şekilde frene bastı.

Silecekleri çalıştırırken, "Allah kahretsin," diye söylendi.

Araba yağmurun içinde gözden kaybolmadan hemen önce dikiz aynasına bakıp plakasını görmeye çalıştım. Boston'da bir Aston Martin'i bu kadar pervasızca, kendini dünyanın sahibi sanarak ve kimseyi umursamadan kullanan birinin, çok büyük ihtimalle arkasında ciddi bir servet yatıyordu.

Julian'ın çenesi kasılmıştı ama başka bir şey söylemedi. Sadece başını iki yana salladı.

"Şu yağmurda araba kullanışına bak," diye mırıldandı kendi kendine. "Bu zengin züppeleri... Hayatlarının hiçbir zaman son bulmayacak kadar mükemmel falan olduğunu mu sanıyorlar? Resmen ölüme susamışlar."

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm