Bölüm 4
Yağmur damlaları ön cama şiddetle çarpıyordu. Islak pantolonum bacaklarıma yapışmıştı; onun deri koltuklarına su damlatmamaya çalışarak yerimde dikkatlice kıpırdandım.
Julian, "Nereye gidiyoruz?" diye sordu.
"Beni Back Bay'de indirebilir misin? Commonwealth Bulvarı'ndaki şu eski, kahverengi apartmanların orada."
Bana şöyle bir baktı. "Orada mı kirada oturuyorsun?"
"Hayır. Bir arkadaşım orada yaşıyor. Ben işteyken Amy'ye o bakıyor."
Julian bir an sessiz kaldı, gözlerini yeniden yola dikmişti. "Yorucu olmalı. Hem tam zamanlı çalışıp hem de tek başına çocuk büyütmek."
Gerildiğimi hissettim. "Benim için endişelenmene gerek yok, Julian. Bunun altından kalkabilirim. İşimi hiç aksatmıyorum."
"Sakin ol." Bana yandan bir bakış attı. "Sadece sordum."
Boynumun kızardığını hissettim. Utançla çantamı daha sıkı kavradım. "Kusura bakma. Ben sadece... Julian, beni sitenin girişinde bırakabilirsin. Oradan yürürüm."
Tek kaşını kaldırdı. "Bu yağmurda mı? Hangi bina olduğunu söyle. Seni kapıya kadar götüreyim."
"Gerçekten, hiç gerek yok..."
"Maya." Ses tonu netti ama kaba değildi. "Zaten geldik. Bana sadece bina numarasını söyle."
Tereddüt ettim ama sonra pes ettim. "Üçüncü bina. Teşekkür ederim."
Siteye girdik ve ona taş binaların arasındaki dar yollarda nereye gideceğini tarif ettim.
Parmağımla işaret ederek, "İşte şurası," dedim. "Tam orası."
Julian arabayı girişin önünde durdurdu. Emniyet kemerimi çözüp ona döndüm. "Julian, teşekkür ederim. Gerçekten. Beni bıraktığın için ve... bugünkü her şey için."
Rahat bir gülümsemeyle, eliyle boş ver der gibi bir işaret yaptı. "Bana değil, yağmura teşekkür et. Onun sayesinde arabama bedava bindin."
Gözlerimi kırpıştırdım, sonra elimde olmadan güldüm. "Olsun. Yine de teşekkürler. Dikkatli sür, Julian."
Eliyle 'hadi git' der gibi bir hareket yaptı. "Tamam, tamam. Zatürre olmadan önce içeri gir. Daha gidecek yerlerim var."
Çantamı kaptığım gibi kapıya doğru fırladım; ben koşarken yağmur adeta sırtımı dövüyordu.
Ben daha kapıyı çalamadan Chloe kapıyı hızla açtı.
"Aman Tanrım, Maya!" Kolumdan tutup beni içeri çekti. "Sırılsıklam olmuşsun. Ne oldu sana böyle?"
Ayakkabılarımı ayağımdan fırlattım ve antrede dikildim; ahşap zemine sular damlatıyordum. "Yağmur işte. Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağıyor."
Chloe çantamı alıp portmantoya astı. "Ne demezsin. Hadi, git sıcak bir duş al. Hasta olacaksın."
İtiraz etmedim. Yürürken ıslak ceketimi üzerimden çıkararak doğruca banyoya yöneldim.
Omzumun üzerinden, "Chloe, dışarıda gerçekten fena bir yağmur var," diye seslendim. "Eğer senin için de sorun olmazsa, Amy ile bu gece de burada kalmamız gerekebilir."
"Şaka mı yapıyorsun?" Chloe elinde bir havlu ve temiz pijama takımıyla koridorda belirdi. "Çok sevinirim. Yemek yapıyorsun, ortalığı topluyorsun, klozet kapağını açık bırakmıyorsun. Şimdiye kadarki tüm sevgililerimden çok daha iyisin."
Kıyafetleri ondan alıp gülümsedim. "Şimdilik öyle diyorsun."
"Ciddiyim." Kollarını kavuşturup kapı pervazına yaslandı. "Gerçekten, Maya. Amy ile istediğiniz kadar kalabilirsiniz. Zaten erkekler gereğinden fazla abartılıyor."
"Sağ ol, Chloe." Banyonun kapısını kapattım ve suyu açıp buharın o küçük alanı doldurmasına izin verdim.
Ertesi sabah, Chloe'nin misafir odasının penceresinden sızan güneş ışığıyla uyandım. Fırtına dinmiş, yerini serin ve berrak bir cumartesi gününe bırakmıştı.
Sessizce kalkıp kahvaltı hazırladım; çırpılmış yumurta, kızarmış ekmek ve Chloe için kahve. O esneyerek ve ışığa gözlerini kısarak yatak odasından uykulu adımlarla çıkana kadar, ben her şeyi çoktan servise hazır etmiştim.
Bir parça tost alırken, "Sen bir meleksin," diye mırıldandı. "Benimle evlen."
"Bana gücün yetmez." Ona bir fincan kahve doldurdum. "Dinle, eve dönüp ortalığı toparlamam lazım. Dün gece balkonu su basmış."
Chloe kaşlarını çattı. "Sizi bırakmamı ister misin?"
"Yok, taksiyle gideriz. Sen yat uyu. Uyku düzenin tamamen altüst oldu. Vampirlere dönüşüyorsun."
Kahvesinden bir yudum alıp güldü. "İyi, gidin bakalım. Ama varınca bana mesaj at."
"Atarım."
Amy gözlerini ovuşturarak kapıda belirdi. Sarı bukleleri darmadağınıktı ve üzerinde hâlâ pijamaları vardı. "Anne?"
Çömelip kollarımı açtım. Bana doğru koşup o küçük kollarıyla boynuma sarıldı.
"Günaydın bebeğim. İyi uyudun mu?"
"Hı-hı." Geri çekilip o kocaman gri-yeşil gözleriyle bana baktı. "Bugün eve gidiyor muyuz?"
"Evet. Biraz temizlik yapmamız lazım. Yağmur ortalığı batırmış."
"Yardım edebilir miyim?"
"Elbette edebilirsin."
İçeri girdiğimizde daire ıslak beton ve küf kokuyordu. Balkon kapısını açtım ve anında pişman oldum.
Her yerde su birikintileri oluşmuştu. Rüzgar ve yağmur kapatmayı unuttuğum açık pencereden içeri dolmuş, fayanslarda çamurlu izler bırakmış ve kapının kenarında tuttuğum paspası sırılsıklam etmişti.
"Kahretsin," diye mırıldandım kendi kendime.
"Anne!" diyerek nefesini tuttu Amy, elleriyle ağzını kapatarak. "Ayıp kelime."
Manzaraya rağmen güldüm. "Özür dilerim bebeğim. Hadi, işe koyulalım."
Amy ciddi bir ifadeyle başını salladı ve mutfağa doğru kararlı adımlarla yürüdü. "Ben bezleri getireyim!"
"İyi fikir. Mavi olanları getir."
Kucağı dolusu bezle geri döndü; ağırlıklarından dolayı biraz sendeliyordu. Bezleri ondan aldım ve eline daha küçük olanlardan birini tutuşturdum.
"Yeri silmeme yardım edebilirsin, tamam mı?"
"Tamam!"
Yan yana çalıştık; Amy sadece dört yaşındaki bir çocuğun toplayabileceği türden bir kararlılıkla yeri ovuyordu. Çalışırken kendi kendine mırıldanıyor, arada bir onay beklercesine başını kaldırıp bana bakıyordu.
"İyi yapıyor muyum anne?"
"Harika yapıyorsun, tatlım."
Mutlulukla gülümsedi.
Göğsüm sıkışarak bir süre onu izledim. O kadar küçüktü, yardım etmeye o kadar hevesliydi ki. Hiç şikayet etmez, verebileceğimden fazlasını asla istemezdi. Başka çarem olmadığı için daha iki yaşına bile basmadan kreşe başlamıştı. Sürekli endişelenmiştim; zorbalığa uğramasından, öğretmenlerin onunla ilgilenmemesinden, kendini terk edilmiş hissetmesinden korkmuştum.
Ama öğretmenleri hep aynı şeyi söylemişti: Amy çok uslu. Çok kibar. Onunla ilgilenmek bir rüya gibi.
Uyum sağlamıştı. Hatta çok iyi gelişmişti.
Ve buna minnettardım. Ama aynı zamanda... içim parçalanıyordu.
Bu kadar uyumlu olmak zorunda kalmamalıydı. O daha dört yaşında. Zorluk çıkarmaya hakkı olmalıydı.
Güçlükle yutkundum ve balkondaki dağınıklığa geri döndüm.
Amy kolumdan çekiştirdi. "Anne, üzgün müsün?"
Gözlerimi kırpıştırdım ve kendimi gülümsemeye zorladım. "Hayır bebeğim. Sadece biraz yorgunum."
Başını yana eğdi, o çok şey bilen gözleriyle beni süzdü. Sonra kollarını belime dolayıp sımsıkı sarıldı.
"Seni seviyorum, anne."
Boğazım düğümlendi. Çömeldim ve yüzümü buklelerine gömerek ona sarıldım.
"Ben de seni seviyorum Amy. Hem de çok."
Babanı bulacağıma söz vermiştim. Ve şimdi seni hayal kırıklığına uğratacağım. Çok özür dilerim, bebeğim.
