Bölüm 7
Julian’ın daha önce pek çok vukuatına şahit olmuştum. Ama bu kadın? Olayı bambaşka bir boyuta taşıyordu.
Topukluları silah sesi gibi yankılanarak hışımla Julian’ın ofisine doğru yürüdü. "Julian! Kıçını kaldırıp buraya gel!"
Ayağa kalktım. "Hanımefendi, üzgünüm ama Bay Garrison şu anda ofiste değiller."
Gözlerini kısarak bana doğru hızla döndü. "Palavra. Arabası otoparkta."
Kahretsin.
Sesimi sakin tuttum. "Ofis dışında erken saatte bir toplantısı vardı. Bir not bırakmak isterseniz—"
"Lanet bir mesaj falan bırakmak istemiyorum!" Julian’ın kapısına doğru atıldı.
Önüne geçtim. "Hanımefendi, oraya giremezsiniz."
"Çekil!" Beni itti. Hem de sertçe.
Geriye doğru sendeledim ama masamın kenarına tutunarak dengemi sağladım. Kalçam masanın köşesine çarptı. Yan tarafıma şiddetli bir acı saplandı.
Yok öyle yağma.
Doğruldum ve yolunu tekrar kestim. "Hanımefendi—"
"Çekil önümden!" Beni itip geçmeye çalıştı ama ayaklarımı yere sağlam bastım. Çoğu sabah beş kilometre koşar, haftada iki gün yoga yapardım. Yerimi koruyabilirdim.
İtmeye devam etti. Kendimi kapı pervazına yaslayarak destek aldım.
Ofisine doğru bağırarak, "Julian!" diye çığlık attı. "Hangi cehenneme saklandığını sanıyorsun? Öylece Boston’a dönüp buranın sahibiymişsin gibi davranabileceğini mi düşünüyorsun? Burada olmayı hak ettiğini mi?"
Bu kadın ne saçmalıyor?
"Sen bir piçten başka bir şey değilsin!" diye bağırdı. "Abim her şeyi batırdığı için şansı yaver giden lanet olası bir piç! Ama buraya ait değilsin! Hiçbir zaman da olmayacaksın!"
Midem düğümlendi.
Ah. Olamaz.
Bu, Julian'ın gönül eğlendirdiği kadınlardan biri değildi.
Bu ailedendi.
Garrison ailesinden.
Dedikoduları duymuştum. Julian ikinci eşin oğluydu. İlk eşin çocuklarının gözünde o bir "piç"ti. Onu yıllarca Cleveland'a sürgüne göndermişler, merkez ofisten ve mirastan uzak tutmuşlardı.
Ancak Julian'ın üvey abisi bir vukuat işleyince, Thomas Garrison'ın başka çaresi kalmamıştı. Julian'ı geri çağırmıştı.
Peki ya ilk eşin çocukları? Bu durumdan hiç memnun değillerdi.
Bu kadın Victoria Garrison olmalıydı. Ailenin en küçük kızı. Yaygaracı, kötü huylu ve geçimsiz biri olarak bilinirdi.
Hakkındaki söylentiler, ne kadar korkunç olduğunu anlatmaya az bile kalıyordu.
Victoria'nın yüzü öfkeden kıpkırmızı kesilmişti. "Beni duyuyor musun, Julian? Bu ofisi hak etmiyorsun! Babamın güvenini hak etmiyorsun! Ait olduğun yere, Cleveland'a sürünerek geri dönmelisin!"
Julian'ın ofisinin kapısı açıldı.
Yüzünde buz gibi bir ifadeyle dışarı çıktı. Gözleri önce—sadece bir saniyeliğine—bana kaydı, ardından Victoria'yı buldu.
"Ne istiyorsun, Victoria?"
Kollarını göğsünde kavuşturdu ve alaycı bir şekilde sırıtarak, "Defolup gitmeni istiyorum," dedi.
"Beni babam geri çağırdı. Git derdini ona anlat."
"Emin ol yapacağım." Başını yana eğip sırıttı. "Ama biliyor musun? Acınası haldesin. Babacığın ıslık çaldığı an koşa koşa geri dönüyorsun. Nesin sen, onun köpeği mi?"
Julian'ın çenesi kasıldı. "Victoria—"
"Hav, hav." Acımasız ve keskin bir şekilde güldü. "Tek olduğun şey bu. Çağrıldığında koşa koşa gelen eğitimli küçük bir piç."
"Victoria!" Julian'ın sesi alçaldı, derin ve tehlikeli bir hal aldı. "Gitmen gerekiyor. Hemen."
"Yoksa ne olur?" Kollarını kavuşturdu. "Bu konuda ne yapacaksın ki?"
Julian telefonunu çıkarıp bir numara çevirdi.
Sonra Victoria'nın telefonu titredi. Ekrana baktı ve küçümseyerek gülümsedi. "Ciddi misin?"
Telefonu açtı. "Merhaba, baba."
Thomas Garrison'ın ne dediğini duyamadım ama Victoria'nın sırıtışı kayboldu. Yüzü bembeyaz oldu.
"Ama—"
Karşı tarafta konuşma devam etti.
"Peki." Telefonu kapattı ve Julian'a ters ters baktı. "Bu iş burada bitmedi."
"Evet, bitti."
Topuklarının üzerinde döndü ve hışımla dışarı çıktı; topuklu ayakkabılarının sesi koridorda öfkeyle yankılanıyordu.
Tuttuğumu fark etmediğim nefesimi bıraktım.
Julian bana baktı. Ağzını açtı ama sonra geri kapattı. Diğer asistanlardan birine döndü. "Gözden geçirilmiş teklifi toparlayın. Sterling Global'a gidiyoruz."
Sterling Global.
Göğsüm sıkıştı.
Benim de gelmemi isteyecek miydi?
Neden fikrini değiştirdi?
Neyse. Patronların ne düşündüğünü anlamaya çalışmanın bir anlamı yoktu.
Zaten Sterling Global'a gitmek de istemiyordum. Adam'la tekrar karşılaşmak mı? Kalsın.
O öğleden sonra, Julian'la giden asistan bitkin bir halde geri döndü.
"Nasıl geçti?" diye sordum.
İnleyerek sandalyesine yığıldı. "Berbattı. Toplantı salonunda on beş dakika bekledik. Julian teklifi sundu—her bir detayı anlatmak için en az on dakika harcadı. Peki Adam Sterling ne yaptı biliyor musun?"
Yüz ifademi bozmadım. "Ne yaptı?"
"Yüzüne bile bakmadı. Sadece ayağa kalktı ve dışarı çıktı. Tek bir kelime bile etmedi."
Midem düğümlendi.
Tam da ondan beklenecek hareket.
"Julian bir şeyleri fırlatıp atmak istiyormuş gibi görünüyordu," diye devam etti. "Ama sadece eşyalarını topladı ve çıktı."
Yavaşça başımı salladım. "Çok kötü olmuş."
"Evet. Sterling'in sorunu ne bilmiyorum ama tam bir pislik."
Ertesi sabah, Julian beni ofisine çağırdı.
Bana bir dosya uzattı. "Bunu Sterling Global'a götür. Adam Sterling'in ofisine."
Dosyaya bakakaldım. "Teklifi daha dün göndermemiş miydiniz?"
Julian'ın çenesi kasıldı. "Düzeltilmesi gereken birkaç şey olduğunu söylediler. Bu güncellenmiş versiyonu."
"Başka biri götüremez mi?"
Gözleri kısıldı. "Reddediyor musun?"
"Hayır, ben sadece—"
"O zaman git."
Yutkundum. "Peki, efendim."
