Bölüm 1 Etekler

Charlotte

Araba, öksürür gibi homurdanarak otobandan ayrılırken kar ön cama ince, fısıltı gibi çizgiler halinde serpilir. Kalorifer tık diye ses çıkarıp susar; soğuk her aralıktan içeri çöker. Nefesim camı buğular, kolumun yeniyla bir daire silerim; arkamızdaki yolu beyazın yutuşunu izlerim.

Ağaçlar seyrekleşir, kasaba sessiz ve soluk bir halde belirir.

Yeni bir şey değil. Taşındığımız her kasaba aşağı yukarı aynı görünür. Bütün gece açık kalan tek bir lokanta vardır; ışıkları vızıldar, camları buğulanır. Üzerinde altmışlardan kalma gibi duran, o günden beri el değmemiş bir el yazısı tabelası olan tek bir benzinlik. Bir fırın, bir banka ve erken kapanan birkaç dükkânın sıralandığı bir ana cadde.

Bir de evler var.

Bu kısım hep acayip derecede benzer. Önce zengin sokaklarından geçeriz; tabii ki merkeze en yakın yer orasıdır. Büyük çitleri, sıcacık ışıkları, çoktan temizlenmiş garaj yolları vardır. Nefes alacak yerleri olan, kaşığı gümüşten çocuklarla doludur.

Sonra işçi aileler gelir. Duvarların boyası dökülmüştür ama bahçeler süpürülmüş, arabalar düzgünce park edilmiştir. Eski olsa bile ellerindekine bakan, çok çalışıp idare eden insanlardır.

Sonra kasabanın kıyısı başlar; yol incelir, sokak lambaları arayı açar. İnsanların senin debelendiğini görmek zorunda kalmadığı yer burasıdır; yoksulların, şanssızların ve tek ebeveynlerin yaşadığı yer.

Ha, bir de biz varız. Hepsi birden.

“Hey, Lotty.”

İkiz kardeşim Charlie, arka koltuktan botunun ucuyla beni dürter. Bakışımı camdan çekip ona dönerim.

Saçları, tavana sürtündüğü yerde kardan nemlenmiş; bukleleri her zamankinden koyu duruyor. Sırıtışı çoktan yüzünde—parlak, inatçı ve benden karşılık bekliyor.

“En azından burada buz var.”

Gülümsüp başımı sallıyorum; onun için ne demek olduğunu biliyorum.

Bir önceki kasaba sıcaktı, kuruydu, tozluydu; ortada pist falan yoktu. Charlie patenlerle, çatlak asfaltla ve ödünç bir sopayla idare etmeye çalışmıştı ama aynı değildi. Küçükken, annem hayattayken, kış her gün bizi sarardı. Ne zaman fırsat bulsa bize paten öğretirdi; elleri sırtımızda, kahkahası soğuk havaya karışırdı.

İkimiz de severdik ama Charlie’nin içine daha derin kök salan bir hayali vardı.

Annem öldükten sonra babam, onu hatırlatan ne varsa hepsinden bizi olabildiğince uzağa taşıdı; ama arada bir tökezler. İşini kaybeder ya da aptalca bir şey yüzünden tutuklanır. Sonra da ya ona yarayan ya da Charlie’ye yarayan bir kasabada başka bir işe tutunur.

Hokey, Charlie’nin çıkış yolu.

Yeterince iyi olursa belki bu döngüden kurtulur; umarım kurtulur da beni de yanında götürür.

Babam dar bir sokağa sapar; araba kayar, lastikler sızlanır gibi ses çıkarır, sonra uzun bir garaj yolunun sonunda birikintinin içinde yamuk yumuk durur. İki yanda kar setleri yükselir. Babam küfreder, kapıyı itip açar; soğuk içeri patlar.

“İnin.”

Charlie’yle ben apar topar çıkarız.

Kar, spor ayakkabımın içinden direkt geçer. Ayak parmaklarım önce yanar, sonra uyuşur. Babam sendeleyerek yanımızdan geçer; botları kayar, arkasına bakmadan garaj yolundan yukarı yürümeye başlar.

Ev tepede bekler. Etrafındaki diğerlerine göre daha küçük, sanki içine büzülmüş gibi. Kaplaması eğrilmiş, griye dönmüş; sundurma, buzun ağırlığıyla çökmüş. Bir panjur tek bir menteşeden asılı kalmıştır; rüzgârda duvara hafifçe vurur. Bahçe donmuş otlar ve eski aletlerle darmadağınıktır; yarısı kara gömülmüştür.

“Hadi, Lotty,” diyor Charlie, daha yürümeye başlamış bile. “Eşyalarımızı alalım. Arabayı sonra çıkarırız.”

İkimiz de birer kutu alıyoruz, çünkü hepsi bu. Zamanla yumuşamış, bantla tutturulmuş kartonlar. Araba yolundan yukarı ağır ağır yürürken soğuk daha sert ısırıyor, kar ayaklarımızın altında gıcırdıyor.

Verandaya vardığımızda bacaklarım taş gibi kesiliyor, Charlie kapıyı itip açınca ön kapı takılıp kalıyor.

İçerisi nemli ahşap ve eski yağ kokuyor. Babam şimdiden dolap kapaklarını pat pat kapatıyor. Bir kapı çarpıyor; sonra yanımızdan fırtına gibi geçerken omzuyla Charlie’ye çarpıyor, Charlie’nin kutusu da yerde kayıp gidiyor.

“Kasabaya gidiyorum,” diyor. “Bir oda seçin.”

Kapı kapanıyor, ardından içeri bir sessizlik doluyor.

Kutumu yere bırakıp çömeliyorum, Charlie’nin eşyalarını topluyorum. Ona bir paten uzatıyorum, o da ötekini alıyor. Hepsini yeniden kutuya tıkıştırıp yukarı çıkıyoruz.

Merdivenler gürültüyle gıcırdıyor, duvarlar çizik içinde, rutubetli duvarda bir resim askısı boş boş sallanıyor. En üstte, yan yana iki kapı var; ebeveyn yatak odasından epey uzakta.

Söylemiyoruz ama ikimiz de neden onları seçtiğimizi biliyoruz.

Charlie kutusunu bırakıyor; bir saniye sonra geri dönüp aynı sırıtmeyle kapımın eşiğine yaslanıyor.

“Kurtları salalım mı, kardeşim?”

Kutumu yatağın üstüne koyuyorum. Yatağın ortası, sanki çoktan pes etmiş gibi çökmüş.

“Aklımı okudun.”

Benimle kardeşimle ilgili mesele şu: Farklıyız. Hep biliyorduk. Morluklarımız fazla çabuk geçiyor, olması gerekenden daha uzun koşabiliyoruz. Geçen yıl, on altıncı yaş günümüzde, babam kanepede sızmıştı; ay tepedeyken kemiklerimiz yanmaya başladı. Ölüyoruz sandık. Belki babam yanlışlıkla bizi zehirledi diye düşündük.

Meğer kurtadama dönüşebiliyormuşuz.

Ama kimseye söylemiyoruz; bu bize ait. Belki annemden bir armağandır; kaçabilmek için, nefes almak için, biraz olsun kaybolabilmek için.

Dönüşmeden önce odanın içinde ağır ağır dolaşıyorum. Pencere kasasında zangırdıyor; camın kenarlarından damar gibi kırağı yürüyor. Köşede eğri büğrü duran bir şifonyer var, bir çekmecesinin kulpu yok. Tavanda bir leke; bir zamanlar bir şey akmış, kimse de tamir etmemiş.

Avucumu duvara bastırıyorum; dışarıda bir yerlerde rüzgâr saçakların üzerinden sürtünürken soğuk doğrudan içime işliyor.

Ev yorgun, eski ve sahipsiz hissi veriyor… Tıpkı benim gibi.

Charlie pencereyi aralıyor; kar içeri dolup pervazı pudralıyor—ötesindeki bahçe ağaçlara doğru aşağı eğimleniyor, onun da ötesi dümdüz açıklık. Ne çit var ne ışık; sadece beyaz ve gölge.

Bana bakıyor, bekliyor; ben bir kez başımı sallıyorum.

Üstümüzü hızla çıkarıyoruz; ellerimiz soğuktan ve heyecandan titriyor. Dönüşüm her zamanki gibi geliyor: derinin altında bir sıcaklık, eklemler daha güçlü bir şeye çıtırdayarak oturuyor. Tüyler fışkırıyor, oda küçülüyor, kendimizi dışarı iterken pencere çerçevesi kıymık kıymık oluyor.

Yere indiğimizde kar etrafa patlıyor; patiler batıyor, sonra kalkıyor, sonra uçuyor.

Koşuyoruz.

Soğuk böyle can yakmıyor. Zemin altımızda akıp gidiyor; hızlı ve ferah. Charlie omzumun hizasında temposunu tutturuyor, beyazın üzerinde koyu bir gölge. Kar yığınlarını ve ağaçları yarıp geçiyoruz, devrilmiş kütüklerin üzerinden atlıyoruz; evi ve yolu geride bırakıyoruz.

Ay alçakta asılı duruyor; izlerimiz birbirine dolanıp düşen karın içinde kayboluyor.

Bir süreliğine yalnızca özgürlük var; ve onun içinde, vahşi ve serbest, koşturan biz.

Sonraki Bölüm