Bölüm 7 Çilek ve Krema
Blake
Arabayı bahçemize çektiğimizde Charlie yine suskunlaşıyor. Bizi patikadan takip ediyor; elleri montunun ceplerinde, soğuğa karşı omuzları hafifçe içine kapanmış. Annem daha kapıyı çalmadan açıyor. “Blake,” diyor önce, sanki hâlâ sağlam mıyım diye kontrol eder gibi. Sonra bakışı Charlie’ye kayıyor ve gülümsemesi yumuşayıp daha davetkâr bir şeye dönüşüyor. “Sen Charlie olmalısın.”
Charlie gözlerini kırpıyor; onun bunu nereden bileceğinden pek emin değil. “Evet. Merhaba.”
“Ben Mara,” diyor annem, kenara çekilerek. “Gir içeri, dışarıda donarsın.”
Babam arkasında beliriyor, ellerini bir mutfak bezine siliyor. Charlie’yi bütün alfaların yaptığı o hızlı, belli belirsiz, tartan bakışla süzüyor ama sesi sıcak kalıyor. “Gareth,” diyor, elini uzatarak. “Tanıştığımıza memnun oldum.”
Charlie elini sıkıyor. Sonra gözleri onların üzerinden kayıp evin içine takılıyor. Theo onu hafifçe dürtüp ileri itiyor. “Ayakkabıları çıkar. İçeri kar getirirsek bizi öldürür.”
Charlie ayakkabılarını hemen çıkarıp bizimkilerin yanına düzgünce diziyor. Küçük bir şey, ama söylediklerinden daha fazlasını anlatıyor.
Mutfağa geçiyoruz; annem herkes için çoktan sıcak çikolata dolduruyor. “Ee,” diyor, tezgâha yaslanarak. “Wellington’a ne zaman taşındın?”
Charlie kupayı iki eliyle kavrayıp bir kez omuz silkiyor. “Dün.”
Babamın kaşları hafifçe kalkıyor. “Çok yeni.”
“Evet.”
Annem nazikçe yeniden deniyor. “Yarın okula başlıyorsun, değil mi?”
“Evet.”
“Wellington Lisesi yeni gelene biraz ağır gelebilir,” diyor Theo, buzdolabını açarken. “Ama idare edersin. Hokey iyi gelir.”
Charlie’nin ağzının kenarı, gülümsemek ister gibi kıpırdıyor ama tam oturmuyor. “Plan o.”
Annemin bakışı, montunun altından yarı çıkmış formasına kayıyor. “Çok mu oynarsın?”
“Ne zaman fırsat bulursam.”
“Peki nereden geldin?” diye soruyor babam; hâlâ rahat, ama gözünden hiçbir şey kaçmıyor.
Charlie yine omuz silkiyor. “Güneyden. Birkaç kasaba geriden.”
Soruyu cevaplamak için yeterli, ama aslında cevap değil. Annem sanki çok normalmiş gibi başını sallıyor. “Anne baban da alışabildi mi?”
Charlie’nin omuzları bir an geriliyor, sonra geçiyor. “Babam iyi,” diyor.
“Annen?” diye soruyor annem, sesi yumuşak.
Charlie kupanın içine bakıyor. “Annem ben küçükken öldü.”
Mutfağın üstüne bir sessizlik çöküyor. Annem üstelemiyor. Bir kez başını sallıyor. “Çok üzüldüm canım.”
Charlie yine küçük bir omuz silkiş yapıyor, sanki üstündeki karı silkeliyormuş gibi. “Evet.”
Babam ortamın ağırlaşmasına izin vermeden konuyu değiştiriyor. “Baban ne iş yapıyor?”
Charlie’nin cevabı pürüzsüz; belli ki defalarca söylemiş. “Ne iş bulursa. İş için sürekli yer değiştiriyor.”
“Ustalık işi mi?” diye soruyor Theo.
“Evet,” diyor Charlie. “Öyle şeyler.”
Annemin bakışı yarım saniyeliğine bana kayıyor. Yüzü sakin, ama gözleri çok şey anlatıyor. Ondan bir şey koparmak kolay olmayacak.
Charlie tamamen içine kapanmadan yönü değiştiriyorum. “Hadi,” diyorum, rahat bir sesle. “Eğlence odasına geçelim. Kimse onunla oynamazsa Theo ağlar.”
Theo homurdanıyor. “Ben ağlamam.”
“Ağlıyorsun,” diyorum ona; o da bana orta parmağını gösteriyor. Charlie buna gülüyor. Aşağı katta Theo Xbox’ı açıyor. Ben de kendimi koltuğa atmadan önce Charlie’ye bir kumanda uzatıyorum. Kumandayı sanki tuhaf bir şeymiş gibi tutuyor, tuşlara gereğinden uzun bakıyor.
“Oynuyor musun?” diye soruyor Theo, şimdiden sırıtıyor.
“Evet,” diyor Charlie fazla hızlı.
Sonra karakteri dümdüz gidip duvara çarpıyor. Bir kere gülüyor, tutuşunu düzeltiyor. Çabuk öğreniyor ama belli ki bunu sık yapmıyor. Belki de hiç. Ben oyundan çok Charlie’yi izliyorum. Koltuğun ucuna oturuşunu. Farkında olmadan saate bakışını. Asla tam anlamıyla gevşeyemeyişini.
Bir süre sonra annem başını uzatıyor. “Charlie, istersen akşam yemeğinde kalabilirsin.”
Charlie öyle hızlı fırlıyor ki kumanda neredeyse elinden düşecek. “Ah, kahretsin. Eve gitmem lazım. Geç oluyor.”
“Seni ben bırakırım,” diyorum hemen, ama başını sallıyor. “Yok ya. Hiç gerek yok. Şurası zaten, yolun aşağısı. Sorun değil.”
Bu cevap hoşuma gitmiyor, ama yine de onu kapıya kadar geçiriyorum. Kar artık daha yoğun yağıyor, saçlarına takılıp kalıyor. Kapüşonunu başına çekiyor.
“Yarın görüşürüz,” diyorum.
“Evet,” diyor. “Görüşürüz.”
Sonra karanlığa doğru yürüyüp gidiyor; botları karı çıtırdatıyor, attığı izler daha oluşur oluşmaz karla doluyor. Gözden kaybolana kadar bakıyorum. Peşinden gitmek istiyorum… ama gitmiyorum.
Birkaç saat sonra Lex hâlâ durulmuyor. Tavana bakarak yatıyorum, sessizliği dinliyorum. Vücudum yorgun ama zihnim değil. Lex sanki içeride kapana kısılmış gibi derimin altında dolanıyor.
Eşim. Eşim. Eşim.
Kıpırdamadan durmaktan bıkıp doğruluyorum. Giyiniyorum ve sessizce dışarı süzülüyorum. Hava acımasız; soğuk, ciğerlerimi yakacak kadar keskin. Garajın arkasında değişiyorum; kemiklerim çatırdıyor, tüyler fışkırıyor ve sonra Lex koşuyor.
Charlie’nin kokusunu takip ediyoruz. Sokakların ve çitlerin arasından kıvrıla kıvrıla, kasabanın eski tarafına doğru iniyor. Rüzgârın dağıttığı yerlerde zayıflıyor ama hâlâ orada. Bizi ileri çekiyor. Sonra rüzgâr dönüyor ve yüzüme çilekli kremanın kokusu çarpıyor. Lex başını kaldırıyor, nefesi titriyor, sonra hiç tereddüt etmeden yön değiştiriyor. Ormana dalıyoruz.
Koku her adımda güçleniyor, soğuk havanın içine işlenmiş gibi. Sonra karda küçük ayak izleri beliriyor; onları takip ediyorum. Ağaçlar seyrekleşiyor, arazi açılıyor. Göl, ay ışığının altında donmuş yatıyor. Geniş ve soluk; eski çatlaklarla, yeniden donmuş dikiş izleriyle yaralı. Rüzgâr bazı yerleri süpürüp tertemiz bırakmış, buz ortaya çıkmış; ışığı yakalıyor. Ağaç hattında yavaşlıyorum, gövdelerin arkasında alçakça çömelip nefesimi tutuyorum.
Orada.
Eşim.
Buzun üstünde, tek başına; sanki kışın kendisine aitmiş gibi hareket ediyor. İncecik bir kazak ve saçma sapan bir şort giymiş. Döndüğünde eskimiş patenleri ay ışığını yakalıyor. Saçı uzun ve açık renk; hızlanırken arkasında savruluyor. Sonra dönüyor—resmen bir tanrıça gibi. Göl, bir yerlerde altında yumuşak bir “pop” sesi çıkarıyor; vücudumdaki her kası geren bir uyarı, ama o irkilmiyor. Hareket etmeye devam ediyor; bıçağı tertemiz bir daire çiziyor, nefesi küçük beyaz puflar halinde çıkıyor. Döndüğünde ay ışığı yüzüne vuruyor ve göğsümde bir şey öyle sert yer değiştiriyor ki sanki o da çatlayacak.
Ağaçların arkasında kaskatı kalıyorum. Lex içimde susuyor; sanki onun bile çenesini kapaması gerektiğini biliyormuş gibi.
Dünyam ona daralıyor. Kendini taşıyışı. Buza güvenişi. Bunu sanki hep yapıyormuş gibi görünüşü. Burada olduğumu bilmiyor, ama ben biliyorum. O benim eşim. Kader uzanıp göğsümün içine elini sokmuş ve kalbimi kavramış. Ağaçların arkasında donup kalıyorum; bu kusursuz anı bozamıyorum. İncecik buzun üstünde kayışını izliyorum.
Dünya sonunda benden neyi saklayıp durduğunu tam olarak göstermeye karar verdi.
O kusursuz.
