Bölüm 2
Onun yüzünden artık Sophie’yle eskisi kadar vakit geçirmediğini biliyordu. Son zamanlarda yaptığı tek şey, onu barlardan, kulüplerden toplamak, darmadağın haldeyken eve götürüp ayılmasını beklemekti. Görüştüklerinde neredeyse hiçbir şey konuşmuyorlardı.
Artık bunlar için fazla yaşlıydı. Birkaç aya yirmi altı olacaktı ve hayatında en son ihtiyaç duyduğu şey buydu: her hafta Sophie’yle bitmeyen drama. Onunla dışarı çıkmaya, beraber bir yerlere kaçmaya ya da normal şeyler yapmaya hevesli olduğu eski Sophie’yi özlüyordu; deniz jetine binmek, Xbox oynamak, snowboard yapmak, yabancı çizgi filmler izlemek, evde yayılarak takılmak… son birkaç yılda beraber yaptıkları ne varsa. O, boktan tiplerle çıkmaya başlayıp tehlikenin sınırında yaşamaya başlamadan önceki küçük şeyleri özlüyordu. Aslında onu özlüyordu… durmadan.
Ayık bir telefon araması için neler vermezdi; hattın diğer ucunda, tatlı sesiyle sadece gününün nasıl geçtiğini soran bir Sophie… Onun yerine, hep yeni bir kurtarma çığlığı. Nasıl bu hale geldiklerini hiç anlamıyordu.
“Bana kızgın mısın?”
Sesinde çökmüş bir hüzün vardı ve gözyaşları yanaşırken, Arrick’in midesine bir ağrı, göğsüne bir sızı saplandı; hemen suçluluk hissetti. Sophie, Arrick’in ona kızdığını düşünmediği sürece pek ağlayan biri değildi ve Arrick, ona neden böyle dağıldığını bir türlü anlayamıyordu. Evlat edinen ailesinden biri, özellikle de en yakın olduğu annesi ya da ablası ona kızdığında umursadığını pek görmemişti. Bildiği kadarıyla, arkadaşlarıyla sorun yaşadığında da böyle olmuyordu. Ama Sophie, geçmişi ve içindeki tüm o şeytanlarla, aile dışındaki insanlarla arkadaşlık sürdürmekte hep zorlanmıştı. Kimseye kolay kolay güvenmiyor, gerçek bağlar kuramıyordu. Bu yüzden, o böyle raydan çıkmış, kendi kendini yok etmeye giderken bile, hayatında kalmasının ne kadar önemli olduğunu Arrick çok iyi biliyordu. Zaten başka türlüsü de mümkün değildi; Sophie’den haftalarca haber almadığı zaman, hayatı içi boşalmış gibi oluyordu ve neyse ki bunu yalnızca birkaç kez yaşamıştı.
“Hayır, Mimmo, sana kızgın değilim, Sophie. İçeri gir, sıcak bir yerde dur ve beni bekle.”
Ses tonunu yumuşatmaya çalıştı, onu sakinleştirip istediklerini yaptırabilmek için sarhoş, kabarmış gururunu okşar gibi konuştu. Sophie böyle olduğunda, Arrick’in dikkatlice idare etmesi gereken, büyümüş bir çocuk gibiydi; içindeki o asi alev, her an kontrolden çıkıp saldırmaya hazırdı, üstelik sonunda canını yakacak olan yine kendisiydi.
Sophie, kendini korumaya çalışırken çok çabuk savunmaya geçen, içine kapanan ve en çok değer verdiklerine patlayan biriydi; içkili olduğunda bu hali on kat artıyordu. Hep böyleydi. Onu idare etmeyi Arrick kadar iyi bilen çok az insan vardı. Bazen burnunun dikine gitmekten, mantıklı düşünemiyor ya da kendi kendine zarar verdiğinin farkına bile varmıyordu.
Arrick hızını artırdı, yeni arabasını zorlayarak ona daha çabuk ulaşmaya çalıştı; bedenindeki gerginlik tırmanıyordu. Gece olmuştu, neredeyse saat ondu; New York, her zamanki bitmeyen ışıklarıyla parlıyordu. Çelik gri, şık Mercedes’i, geceyi yararak, sanki suyun üzerinde kayar gibi ilerliyordu. Dudaklarını ısırıyor, gözleri sabırsızca trafikte dolanıyor, aynaları kontrol ederken koltuğunda huzursuzca kıpırdanıyordu.
Sophie böyle olduğunda, onun içini her zaman bir endişe kaplardı. Aklında, başına gelebilecek sayısız senaryo dönüp duruyor, iç organları sıkılmış gibi, o gergin kaygıyla düğümleniyordu. Sophie, normalde bile biraz saf sayılabilirdi; ama sarhoşken, geçmişini de düşününce, tehlikeye karşı tamamen körleşiyor, sanki çekiyormuş gibi belayı üzerine çekmeyi başarıyordu.
“Özür dilerim… Arry?”
Ağlamaya başladı, Arrick ise kendini daha da kötü hissetti. Bu sefer ona bağırmamıştı bile, neden ağladığını anlamıyordu. Zaten aylar önce, bağırmanın artık davranışlarını hiçbir şekilde değiştirmediğini fark ettiğinden beri, sesini yükseltmeyi bırakmıştı. Sophie’nin ağlamasına dayanamıyordu; o yaralı ceylan gözleriyle ona baktığında, kendini berbat bir insan gibi hissediyordu.
Yıllar boyunca, hasta ve sapık babasının ona yaptıkları yüzünden ağladığını yeterince görmüştü; şimdi de ne zaman Sophie ağlasa, gördüğü tek şey oydu. Çocukluğunun tüm yaralarını ve acısını taşıyan, yok olmanın eşiğinden dönmüş, kırık ve savunmasız o yüz… İçinde, kızgınlık keskin bir mızrak gibi aniden yükselince, Arrick’in bedeni gerildi.
O herifi ne zaman düşünse, öldürmek istiyordu. Bu kadar masum ve tatlı birini alıp, yıllarca acımasızca istismar edebilmiş olması, adamın omurgasını söküp boğazından aşağı itmek istemesine yetiyordu. Her şeyi bildiği, her terapi randevusunda, Sophie’nin konuşmaya ihtiyaç duyduğu her ağlamalı itirafında yanında olduğu için, onu koruma içgüdüsü vahşice güçlenmişti.
