Bölüm 7 Kimin Çocuğusunuz?
O korkunç kaçışın ardından Evergreen Hastanesi'nden içeri adım atarken Sophia'nın dizlerinin bağı çözülmüştü. Az kalsın lobinin tam ortasında yığılıp kalacaktı.
Bir hemşire hızla yanına koşup düşmemesi için onu tuttu.
Sophia bembeyaz olmuş, titreyen dudaklarıyla, "Bebeğimin hâlâ hayatta olup olmadığını öğrenmem gerek," dedi.
On dakika sonra hemşire, elinde test sonuçlarıyla birlikte Sophia'yı doktorun odasına geri getirdi.
Uzman doktor Sophia'nın sonuçlarına bakıp başını iki yana salladı. "Test sonuçlarınıza göre rahminizde subkoryonik hematom var. Düşük yaptığınızı sanmanıza yol açan kanamanın sebebi de bu. Ancak aslında hamileliğiniz gayet sağlıklı ilerliyor. Endişelenecek hiçbir şey yok."
Doktorun bu açıklamasını duyan Sophia'nın bütün bedenini bir ürperti sardı.
Titreyen dudaklarıyla emin olmak için sordu: "Yani bebeğim hâlâ yaşıyor, öyle mi?"
Doktor başıyla onayladı. "Hem de gayet sağlıklı. Kendinize iyi baktığınız sürece, bu bebeği vakti geldiğinde sağlıkla kucağınıza alırsınız."
Sophia rahat bir nefes aldı, doktora teşekkür etti ve hissizleşmiş bacaklarıyla odadan çıktı.
Koridordaki bir banka adeta yığıldı ve bembeyaz duvara yaslanarak son birkaç günde yaşadığı her şeyi kafasında toparlamaya çalıştı.
Zachary onu hamile bırakan o adamdan iğreniyordu. Bu bebeğin varlığı, ihanete uğradığını ona sürekli hatırlatıyordu.
Zachary için bu, affedilemez bir çizginin aşılması demekti. Sophia ise sanki kalbine sayısız iğne saplanıyormuş gibi hissediyordu.
Zachary'nin bu kadar ileri gidebileceğini, bebeği aldırmak için hastane personeline rüşvet verecek kadar gözünü karartabileceğini hiç düşünmemişti.
Yanağından bir damla yaş süzüldü. Sophia elini kaldırıp yüzünden akan gözyaşlarını sildi.
O an kesin kararını verdi.
Zachary'yi terk etmeliydi.
Bebeğini de alıp yeni bir hayata başlayacaktı; içinde Zachary'nin olmadığı bir hayata...
Yaşadığı şoku atlatamayan Paula'yı sakinleştirdikten sonra bütün gece gözünü kırpmayan Zachary, sabah ilk iş James ile birlikte hastaneye koştu.
Hastane odasının kapısını itip açtığında tek gördüğü, buruşuk yatak çarşafları oldu.
Hastanede yatıp dinlenmesi gereken Sophia ortalarda yoktu. Onunla ilgilenmekle görevli hemşire bile kayıptı.
Zachary'nin alnındaki damar belirgin bir şekilde seğiriyordu. "Sophia nerede?"
Hastane yönetimiyle iletişime geçmek için aceleyle telefonunu çıkaran James'in yüzünde panik dolu bir ifade belirdi.
Dün onu getirdiklerinde gayet iyiydi. Bugün nasıl böylece ortadan kaybolabilirdi?
Yarım saat sonra, hastanenin başhekimi ve Sophia'yla ilgilenen hemşire Zachary'nin karşısında dikiliyorlardı; ikisinin de yüzünde panik ve suçluluk okunuyordu.
"Bay Spencer, bu sabah hemşiremiz Bayan Spencer'ı kürtaj işlemi için hazırlarken, Bayan Spencer aniden odadan fırlayıp kaçtı. Bir şekilde hastanenin güvenlik sistemini atlatıp bir taksiye binmiş ve ortadan kaybolmuş."
Zachary başhekimin açıklamasındaki o kilit kelimeyi yakaladığında yüzü karardı. "Sophia düşük mü yaptı? Bana neden haber verilmedi?"
Başhekim başı öne eğik bir şekilde dururken gözlerinden anlık bir parıltı geçti. "Bayan Spencer yangında yaralanmıştı. Bu şartlar altında düşük yapması olağan bir durumdu, bu yüzden aileye haber verme gereği duymadık. Kimin aklına gelirdi ki..."
Zachary'nin hastanenin bahanelerini dinlemeye hiç niyeti yoktu. Uzun parmaklarıyla sabırsızca kravatını çekiştirerek James'e talimat verdi.
"Onu bulun. Ne pahasına olursa olsun Sophia'yı bulun."
Bakışlarında soğuk bir parıltı vardı, kalbi ise karmakarışık duygularla kaynıyordu.
James oyalanmaya cesaret edemedi. Talimatı alır almaz Sophia'yı bulmaları için derhal adamlarını seferber etti.
...
Beş yıl sonra.
Bir uçak Emerald City Havalimanı'na yavaşça iniş yaptı. Sophia, iki yanında yürüyen iki çocuğunun ellerinden tutarak kapıdan çıktı.
"Anneciğim, bize hep anlattığın Emerald City burası mı?" diye sordu Julia Taylor; o kocaman, sevimli gözleriyle etrafı merakla inceliyordu.
Sophia derin bir nefes aldı ve başıyla onayladı.
Sadece beş kısa yıl içinde Emerald City o kadar değişmişti ki, artık onun hatırladığı şehir olmaktan çok uzaktı.
"Simon, neden hiç konuşmuyorsun?" Julia, abisi Simon Taylor'a baktı.
Taksiye bindiklerinden beri Julia küçük bir serçe gibi durmadan cıvıldıyor, ikisinin de etrafında fır dönüyordu.
Simon'ın yüzündeki soğuk ifade değişmedi. "Çok gürültü yapıyorsun."
Oldum olası soğuk bir yapısı vardı; Julia'ya karşı bile en ufak bir sıcaklık göstermezdi.
Julia oflayıp dudak büktü ve Simon'ın profiline bakarak yüzünü ekşitti.
Sevgiyle Sophia'nın koluna sokuldu. "Anneciğim, bugün tam olarak kiminle görüşeceğiz?"
Sophia, dudaklarında beliren hafif bir tebessümle Julia'nın yumuşacık saçlarını nazikçe okşadı.
"Benim için bir büyükbaba gibi diyebiliriz."
"Nasıl biri peki?" Julia'nın gözleri merakla parlıyordu, Simon bile başını çevirip bakmaktan kendini alamadı.
Sophia onlara daha önce Dylan'dan hiç bahsetmemişti.
Sophia, Dylan'ın yüzünü gözünün önüne getirdiğinde gülümsemesi daha da şefkatli bir hal aldı.
"Tanıştığınızda anlarsınız."
Hatırladığı kadarıyla, Dylan onlara bir kez bile kızmamıştı.
Beş yıl önce Sophia veda bile etmeden çekip gittiğinde ve sonrasında nihayet tekrar iletişim kurduklarında bile, tek derdi Sophia'nın yurtdışında iyi olup olmadığıydı.
Dylan'ın telefondaki o endişeli sözleri aklına gelince Sophia'nın yüreği yeniden sızladı.
Beş yıl önce o buralardan ayrılırken Dylan'ın sağlığı zaten bozulmaya başlamıştı.
Bu kez geri dönmelerinin sebebi, Dylan'ın durumunun ağırlaşmış olmasıydı.
Hastane odasının kapısını aralayıp Dylan'ı yatakta o bitkin haliyle yatarken gördüğünde, Sophia gözyaşlarına hakim olamadı.
Dylan bir deri bir kemik kalmıştı; hatırladığı o adamdan eser yoktu.
Kapıdan gelen sesi duyan Dylan, başını yavaşça o yöne çevirdi.
Sophia'yı gördüğü an gözlerinin içi parladı.
"Sophia?"
Sophia gözyaşlarını silerek başını salladı. Annesinin elini bıraktığı an Julia merakla yatağın yanına koştu.
"Annemin görmek için ta buralara geldiği kişi sen misin?" Julia kocaman gözlerini kırpıştırarak bakıyor, insanın içini eritecek kadar tatlı görünüyordu.
Dylan yatakta biraz doğruldu. İki çocuğu görünce bakışlarında kısa bir şaşkınlık belirdi. "Sen Julia olmalısın?"
Julia başını hevesle salladı; Dylan'a o tatlı sesiyle merhaba derken iki yandan topladığı şirin saçları sevimli bir şekilde hopluyordu.
Sophia, Dylan'ın yanına gidip merhaba demesi için Simon'ı nazikçe dürterek teşvik etti.
Dylan daha önce Sophia'dan bu iki çocuğu dinlemişti ama şimdi kanlı canlı karşısında durduklarını görünce gözlerine inanamamıştı.
Yine de onların geri döndüğünü görmek içine su serpmişti.
Ardından Dylan endişeli gözlerle Sophia'ya baktı. "Sophia, oralarda kendine hiç bakmadın mı? Eskisine göre çok zayıflamışsın."
Sophia gözyaşlarını tutmaya çalışarak Dylan'ın yatağının yanına bir sandalye çekti. "Bana diyene bak, asıl sen kendine ne yaptın böyle? Bir deri bir kemik kalmışsın!"
Konuşmaya başladığı an, Sophia'nın sesindeki hıçkırık gizlenemeyecek kadar belirgindi.
Dylan telaşla elini uzatıp onun gözyaşlarını silmek istedi.
Julia başlarda sessizce otursa da bir süre sonra sıkılmaya başladı.
Simon'ın kolundan çekiştirerek onu peşinden sürükledi ve ikili duvar dibinden parmak uçlarında yürüyerek sessizce odadan sıvıştı.
Sophia, Dylan'la hasret gidermeye o kadar dalmıştı ki çocukların odadan çıktığını fark etmedi bile.
Odadan çıkan Julia, meraklı gözlerle hastane koridorunu keşfe koyuldu.
Simon, "Annem bir yere kaybolmamamızı söylemişti," diye sert bir dille uyardı.
Elini uzatıp Julia'yı yakalamak ve geri çekmek istedi.
Julia koşmaya başladı, bir yandan da arkasına dönüp yaramazca Simon'a dil çıkardı. "Sadece biraz etrafa bakıp hemen döneceğiz..."
Julia daha cümlesini tamamlayamadan sert bir şeye fena halde çarptığını hissetti.
Çok acımıştı!
Çarpmanın etkisiyle burnu kırılmış gibi sızlıyordu.
Geriye doğru sendeleyip yere düşen Julia, gözleri dolarken bir yandan da burnunu ovuşturuyordu.
Tepesinden bir erkek sesi, "Siz kimin çocuklarısınız? Anne babanız nerede?" diye sordu.
James, Zachary'nin sinirlenip sinirlenmediğini anlamak için önce ona bir göz attı, ardından yere düşen çocuğa yardım etmek için öne atıldı.
Ancak Zachary ondan önce davranmış ve James daha kıza ulaşamadan yere çömelmişti.
Julia'nın kalkmasına yardım ederken nazik bir sesle sordu: "Düşünce bir yerin acıdı mı?"
