Bölüm 4 4.Boğa Gözü
Tabitha'nın Gözünden
Gecenin bu geç saatinde koridor soğuk ama Evren'in sesi daha da soğuk.
"Burada olmamalısın."
Tamamen ona dönüyorum. Nemli saçlarının uçlarından hâlâ sular damlarken birkaç adım ötemde duruyor. Gözlerindeki ifade okunmuyor ama o bakışların ağırlığını hissedebiliyorum. Bana bakışında neredeyse suçlayıcı bir şeyler var.
Derin bir nefes alıp delici bakışlarına karşılık verirken çenemi cesurca yukarı kaldırıyorum. "Uyuyamadım, ben de buralarda biraz dolaşayım dedim."
Gözleri bir anlığına arkamdaki portreye kayıyor, sonra tekrar yüzüme dönüyor. "Burası gezinilecek bir yer değil."
"Burası bir koridor. Olay yeri değil."
Evren bir adım yaklaşıyor. Varlığı o kadar keskin ve boğucu ki, sanki havanın kendisi onun etrafında kıvrılıp bükülüyor.
"Orası sadece bir koridor değil. Orası onun olduğu yer." Bana öyle bir bakıyor ki neredeyse donarak öleceğim.
Dönüp yan tarafımızdaki portreye bakıyorum. Corinne Aldair çok asil görünüyor. Gözlerindeki o buz gibi bakış da kesinlikle karşımda duran bu adama benziyor.
"Sadece tablo çok büyüleyici göründü gözüme. Burnumu sokmak istememiştim," diyorum dikkatlice. Gözlerim o kusursuz fırça darbelerinin üzerinde gezinirken, "Annen çok güzelmiş," diyorum.
Gözlerinde bir şey belirip sönüyor. Ve bu kesinlikle eğlence değil. Aksine, neredeyse öfkeli görünüyor. Ettiğim iltifat annesini onurlandırmak yerine onu yaralamış gibi çenesi kasılıyor. Yavaşça öne doğru bir adım atıyor, ben de içgüdüsel olarak geriliyorum. Tanrım, bu adam çok ürkütücü.
"Sen..." Kelimelerin tadı iğrençmiş gibi dişlerini gıcırdatıyor. "Bu koridora ait değilsin. Bu eve ait değilsin."
Pekâlâ, bu çok ağırdı. Ama ondan ne bekliyordum ki? O her zaman gözünü bile kırpmadan insanların yüzüne acımasız sözler savuran biri olmuştu.
"Sence de bunun için artık çok geç değil mi? Baban, Alfa Emery, hoşuna gitsin ya da gitmesin... annemle benim artık burada kalacağımızı açıkça belirtti." Kibirli görünmek istemiyorum ama bu adaya dönmeden önce, geçmişte yapamadığım bir şeyi yapıp hem kendimi hem de annemi savunacağıma dair kendime söz vermiştim.
Evren'in gözleri kısılıyor. Çenesini o kadar sıkıyor ki dişini kıracak sanıyorum. Ama geri adım atmıyorum. Eskisi gibi sinip korkacağımı sanıyorsa yanılıyor. Ben artık o kız değilim.
"Bu evdeki bir yatağın seni bizden biri yaptığını mı sanıyorsun?" diye tıslıyor. "Annenin parmağındaki bir yüzüğün onu Luna yaptığını mı sanıyorsun?"
Kaşlarımı çatıyorum. "Bunu istediğini hiçbir zaman söylemedi."
"O zaman neden öyleymiş gibi davranıyor? O masada oturuyor. Oradaki yerini hak etmiş gibi gülümsüyor. Sanki buraya aitmiş gibi," diye tersliyor. Gözlerinde yanan bir öfkeyle elini arkamdaki portreye doğru savuruyor. "Ve sen... senin annen evcilik oynayıp onun yerini almaya çalışırken, sen de burada durmuş sanki buna hakkın varmış gibi benim anneme bakıyorsun, öyle mi?"
"Annem rol falan yapmıyor. Sadece benim gibi o da ayakta kalmaya çalışıyor. Senin onayını beklemedi. Yemek masasında gülümsemek için de kesinlikle senin onayına ihtiyacı yok."
Evren'in yüz ifadesi sertleşiyor ama ben konuşmaya devam ediyorum.
"O iyi niyetli biri. Sabırlı. Ve onu açıkça istemeyen bu evde saygılı olmaya çalışmaktan başka hiçbir şey yapmadı. Eğer bunun bir suç olduğunu düşünüyorsan, belki de sorun onda değildir. Sırf babanın seçimlerine katlanamıyorsun diye hiçbir suçu olmayan bir kadından nefret etme."
Gözleri kararıyor ama tek kelime etmiyor. Ağır ve öfke dolu sözleri yutmaya çalışıyormuş gibi çenesinde bir kas seğiriyor. O umursamazlık maskesinin düşeceğinden ve okkalı bir azar işiteceğimden eminim. Ama öyle olmuyor. Uzun bir süre sadece yüzüme bakıyor. Sonra hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp gidiyor.
Koridorda gözden kaybolur kaybolmaz nihayet tuttuğum nefesimi bırakıyorum. Sanki yer ayağımın altından kaymış gibi bacaklarım titriyor. Duvara yaslanıp dengemi sağlıyorum ve elimi göğsüme bastırıyorum.
Kahretsin, çenemi tutmalıydım... Ya da boş ver. Onun da kardeşlerinin de canı cehenneme! Geri adım atmadığım için kendimle gurur duymalıyım. Sinmediğim için.
Corinne Aldair'in portresine son bir kez daha bakıp bıkkınlıkla iç geçiriyorum.
Oğulların tam bir baş belası, Luna.
**
Günler, bir türlü uyanamadığım kötü bir kâbus gibi sürünerek geçiyor. Aldair kardeşlerden elimden geldiğince uzak durmaya çalışıyorum; gerçi işimi pek zorlaştırmıyorlar. Annemle beni görmezden gelmeyi adeta bir spor haline getirdiler. Lütfedip yemeğe katıldıklarında masada çıt çıkmıyor. Çoğu gün daha kahvaltıdan önce ortadan kayboluyor ve akşam yemeğinden çok sonrasına kadar eve dönmüyorlar. Yoklukları pek umurumda değil. Hatta böylesi işime geliyor. Ama annem için endişeleniyorum. Kırılmamış gibi davranmaya çalışıyor ama ben farkındayım. Masayı kurarken gülümsemesinin soluşundan anlıyorum. Onları sorduğunda cevap alamayınca odaya çöken sessizlikten anlıyorum. Çok zorlanıyor ve bunun tek sorumlusu yakında üvey kardeşlerim olacak o pislikler.
Bu sabah da durum farksız.
"Tabi, gidip çocukları atış alanından çağırabilir misin? Belki bugün öğle yemeğinde hep beraber otururuz diye düşündüm..."
Sanki bunun boş bir çaba olduğunu baştan biliyormuş gibi sesi giderek kısılıyor. Yanağımın içini ısırıyorum. Bu fikirden nefret ediyorum. Ama onun hayal kırıklığına uğradığını görmekten daha çok nefret ediyorum.
"Tamam. Gidip çağırırım," diye mırıldanıyorum.
Daha malikâneden dışarı adımımı atmadan bunun kötü bir fikir olduğunu biliyorum. Ama en azından annem için denemem gerektiğine kendimi ikna ettim.
Atış alanı, malikanenin devasa arazisinin derinliklerine gizlenmiş. Ağaçlar seyrekleşip hava keskin silah sesleriyle dolana dek çakıllı yolu takip ediyorum. Onları hemen fark ediyorum. Dört kardeş, ellerinde silahlarla savaşa hazırlanıyormuş gibi yan yana dizilmiş. Yanlarında Aldair kardeşlerin arkadaşları ve Crystal Ridge sürüsünün diğer üyeleri olan Wyatt, Rye, Ian ve Wilson var. Liseden benim de okul arkadaşlarımdı. Dördüzler kadar acımasız değillerdi ama sütten çıkmış ak kaşık da sayılmazlardı. Şu anki hallerine bakılırsa, katil gibi talim yapan adamlara dönüşmüşler.
Kardeşler silahlarını karşılarındaki hedeflere doğrulturken, sanki aynı taştan yontulmuş gibi görünüyorlar. Kusursuz bir uyumla ateş ederken gözleri erimiş altın gibi parlıyor.
Alfa kanı. Gücün içine doğup kanla yoğrulan türden.
Kollarımı kavuşturup bir adım yaklaşıyorum.
"Öğle yemeği hazır."
Hiçbiri cevap vermiyor. Reed sakince şarjör değiştiriyor. Jace bana dönüp bakmıyor bile. Evren silahını kaldırıp bir el daha ateş ediyor. Luca ise sanki ben hiç konuşmamışım gibi duruşunu düzeltiyor.
Derin bir nefes veriyorum. "Cidden mi? Sırf bizimle yemek yememek için askerlik oynamaya devam mı edeceksiniz?"
Reed yüzüme bile bakmadan alaycı bir ses çıkarıyor. "Annenin yanına oturursam iştahım kaçar."
İçimde bir öfke kabarıyor. Bir adım öne çıkıyorum.
"Ne o, o silahları ateşleyecek kadar erkeksiniz de babanızın evlenmek istediği kadınla aynı masayı paylaşacak kadar erkek değil misiniz?"
Bu sözüm dikkatlerini çekiyor. Dört çift göz aniden bana çevriliyor ve hepsi de oldukça öfkeli görünüyor.
Ama durmuyorum.
"Belki de hiçbiriniz dışarıdan göründüğünüz kadar çetin ceviz değilsinizdir. Belki de sadece babanızın ve silahlarının gölgesine sığınan bir avuç korkak çocuksunuzdur," diye lafı yapıştırıyorum.
Reed'in burun delikleri havalanıyor. Standdan bir silah kapıp namluyu doğrudan bana doğrultuyor. Bedenim kaskatı kesilirken dudaklarım dehşet içinde aralanıyor. Siktir. Sırf çenemi tutamadım diye beni vuracak mı?
"Reed," diye uyarıyor Wilson. "İndir onu."
Reed kılını bile kıpırdatmıyor.
Alaycı, yapmacık bir tatlılıkla, "Bak ne diyeceğim," diyor. "Sen orada dikil, ben de başının üstündeki elmayı vurayım. Sonra o çok kıymetli öğle yemeğinize katılmayı bir düşünürüm."
"Sen kafayı yemişsin!" diye çıkışıyorum.
"Bir şey kanıtlamak istiyordun, değil mi?"
"Saçmalama Reed. Bu çok aptalca," diyor Jace başını iki yana sallayarak.
Çok şükür! diye haykıracağım neredeyse. Sonunda aklı başında biri çıktı. Reed tam bir psikopat—
Jace ağzı kulaklarına varan bir sırıtışla devam ediyor: "Bu çok sıkıcı. O yüzden işi biraz daha ilginçleştirelim. Dördümüz de atış yapalım. Ben, sen, Evren ve Luca."
NE?!
Kenarda duran Ian bir adım öne çıkarak, "Bence bu kadarı fazla oluyor, Jace," diyor ama Jace onu hiç umursamıyor.
"Her birimiz bir elmaya ateş edeceğiz. Eğer elmaları tam isabetle vurursak, o çok kıymetli öğle yemeğinize geliriz," diye hevesle açıklıyor Jace; sanki ucunda benim hayatım yokmuş gibi. "Ama ıskalarsak... o zaman sanırım sen de yemeğe katılamayacaksın. Ne dersiniz beyler?"
"Evet, kulağa hoş geliyor. Zaten bu cansız hedeflerden sıkılmaya başlamıştım," diye ağır ağır konuştu Luca, silahını yeniden doldururken.
Evren tek kelime etmedi ama mermi yatağını kontrol etti, emniyeti kapattı ve hiç tereddüt etmeden silahını kaldırdı.
Bunlar kafayı yemiş!
Ian başını iki yana salladı. "Beyler, bu delilik."
Güzel! Bu kardeşlerin aklını kaçırdığını düşünen tek kişi ben değilim!
"Sakin ol, Ian. Burada cömert davranıyoruz." Jace, arkadaşına geri adım atmasına neden olan uyarıcı bir bakış fırlattı. Sonra, gözlerinde meydan okuyan bir parıltıyla bana döndü. "Sana, annenle aynı masaya oturmamız için bizi ikna etme şansı veriyorum, Tabby. Dolu dört silah senin o güzel, küçük kafana nişan almışken kıpırdamadan duracak cesaretin olduğunu bize göster. Bu dikkatimizi çekmek için yeterli olur, sence de öyle değil mi?" Dudakları sinsi bir sırıtışla kıvrılırken başını hafifçe yana eğdi. "Bizi orada o kadar çok istediğini kanıtla. Lafını icraata dök. Yoksa sadece boş laftan mı ibaretsin ve hiç cesaretin yok mu, tatlı üvey kız kardeşimiz?"
Reed kollarını göğsünde kavuşturmuş, tepkimi bekliyordu. Evren ve Luca da bana lunaparkta izlemek için para ödedikleri bir gösteriymişim gibi bakıyorlardı. Jace'e, ardından da her birine öfkeyle baktım. Bu konuda gerçekten ciddilerdi! Sadist hobilerini tatmin etmek için beni canlı hedef olarak kullanmak istiyorlardı. İnanılmaz.
Reed silahıyla oynarken bir kaşını kaldırdı; lisedeyken yaptığım gibi korkmamı, ağlayarak kaçmamı istercesine benimle alay ediyordu.
Ama bugün değil.
Parmaklarım hafifçe titriyordu ama atış poligonuna doğru kararlı adımlarla yürüdüm. Masanın yanındaki sepetten dört elma aldım ve dedikleri gibi yerleştirdim. Biri başıma. Birer tane omuzlarıma. Birini de avucumun içine dengede duracak şekilde. Dört kardeş bu beklenmedik cesaretim—ya da aptallığım—karşısında şaşkına dönmüş görünüyordu. Hangisi olduğunu söylemek için henüz çok erkendi. Bana sanki iki kafam varmış gibi bakıyorlardı.
"Ooo, şu cesarete bak. Lisedeyken bunu nerede saklıyordun?" diye alay etti Jace. Ses tonu alaycıydı ama bana bakışında ufak bir şaşkınlık belirtisi sezebiliyordum. Sanki meydan okumasını ciddiye almamı beklemiyor gibiydi.
Eh, kendi oyunlarına geldiler. Ne yaparsam yapayım onların gözünde bir aptal olacaksam, en azından gözü kara bir aptal olmayı tercih ederdim. En azından onurumla ölürdüm.
Wilson, Wyatt, Ian ve Rye durumdan açıkça rahatsızdı. Ama kimse onlara engel olmadı. Ben cansız hedeflerin yanında dururken Aldair kardeşler birbirleriyle anlamlı bakışlar paylaştılar.
"Ne bekliyorsunuz, üvey kardeşlerim? Ateş edin. Yoksa babanızın büyük adam oyuncaklarını nasıl kullanacağınıza dair talimatlarını mı bekliyorsunuz hala?" Gözlerimi kısarak onlara baktım. Bacaklarımın titremesine ramak kalmıştı ama irademi sağlam tuttum. Onlara herhangi bir zayıflık veya korku belirtisi göstermeyi reddediyordum. "Ya da belki de ıskalamaktan korkuyorsunuzdur. Bu utanç verici olurdu, değil mi? Kusursuz nişancı olan geleceğin alfaları... elinde meyve tutan bir kıza ateş edemeyecek kadar korkak."
