Bölüm 6 6. Nişan Partisi
Tabitha'nın Gözünden
İki gün sonra, nişan partisinin günü nihayet gelip çatıyor ve koca Aldair malikanesi tanınmaz halde. Bütün avlu muazzam bir davet alanına dönüştürülmüş; çadır şeklindeki tavanlardan sürünün simgesi olan koyu lacivert ve gümüş rengi kumaşlar dökülüyor. Etrafta hafif bir taze çam, pahalı parfüm ve şampanya kokusu var. Malikane öylesine büyük bir zenginlik ve lüks içinde ki, daha bir hafta öncesine kadar annemle tek odalı bir apartman dairesinde yaşadığımı bir anlığına unutuyorum.
Annem, tüm konukları ağırlayacak olan koca avluyu gözleriyle tararken hizmetçilerden birine, "Her şey hazır mı?" diye soruyor. Burası o kadar büyük ki, içine bir malikane daha inşa edebilirsiniz. "Her şeyin kusursuz olması lazım."
Annem, özellikle partiler ve böyle görkemli organizasyonlar söz konusu olduğunda son derece titiz bir kadındır. Detaylara karşı inanılmaz bir dikkati var; bunun bir yetenek olduğunu bile söyleyebilirim. Sadece yanlış gelir grubunda doğmuştu, bu yüzden de yeteneğini sergileme fırsatı bulamamıştı. Ama Emery Aldair ile evleneceği için, nihayet yeteneğini konuşturabileceği bir konuma kavuştu. Dürüst olmak gerekirse, bunu sonuna kadar hak ediyor.
Gün doğduğundan beri malikane insan kaynıyor ve hayret ki Aldair kardeşler ortalığı birbirine katmadı. Son birkaç gündür şaşırtıcı derecede çekilebilir durumdalar. Elbette hâlâ tam birer pislikler ama en azından o çılgın hedef vurma olayından beri öğle yemeklerine katılıyorlar. Sözlerini tutuyorlar, haklarını yemeyeyim.
Üst balkonda Reed'i, Ian ve Wilson ile birlikte görüyorum. Simsiyah bir smokin giymiş; gömleğinin yaka düğmelerinden ikisi açık, göğsüne uzanan dövmesi göze çarpıyor. Parmaklarının arasında bir puro var. Ian'ın anlattıklarını yarım yamalak dinliyor, başıyla zar zor onaylıyor. Sonra bakışları bana kayıyor.
Bir anlığına sadece bana bakıyor. Ardından dumanı bana doğru üflemeden önce purosundan yavaşça bir nefes çekiyor.
Gözlerimi kaçırıyorum. Neden ona bakıyorum ki zaten? Kendimi toparlamalıyım.
Dikkatimi, pahalı takım elbiseler ve özel tasarım tuvaletler içindeki konuklarla yavaş yavaş dolmaya başlayan avluya veriyorum. Yıllardır görmediğim bazı tanıdık yüzler çarpıyor gözüme. Ve onlarla yeniden karşılaşacak olmak beni hiç de heyecanlandırmıyor.
Arkamdan annem usulca, "Tabitha, bir saniye buraya gelir misin?" diye sesleniyor. Döndüğümde bana doğru geldiğini görüyorum. Hatlarını ölçülü bir şekilde saran ve yere doğru yumuşak, zarif kıvrımlar hâlinde dökülen krem rengi tuvaleti içinde tek kelimeyle göz kamaştırıyor. Küçükken insanlar bana anneme benzediğimi söylerdi ama onlara inanmazdım. Onun, benimle kıyaslanamayacak kadar güzel olduğunu düşünürdüm hep. İlerleyen yaşı bile güzelliğinden hiçbir şey götürmemiş.
Uzanıp yüzüme düşen bir tutam saçı kulağımın arkasına sıkıştırıyor. "İşte oldu," diyor ve bana iyice bakmak için bir adım geri çekiliyor. "Muhteşem görünüyorsun."
"Sen de öyle. Gerçekten. Bu elbise sana çok yakışmış."
Dudaklarında hafif bir tebessüm beliriyor ama gözlerindeki endişe tam olarak silinmiyor. Gözü girişe kayıyor; şık üniformalı görevliler, gruplar halinde gelmeye başlayan kalabalık misafirleri karşılıyor. Bir türlü yerinde duramıyor, sürekli bilekliğiyle oynuyor; parmakları üçüncü kez klipse gidiyor.
"Gergin misin?" diye soruyorum, gerçi halinden belli oluyor. Tek amacım dikkatini akın akın gelen misafirlerden uzaklaştırmak.
Gülümsemesi solarken yavaşça nefesini veriyor. "Biraz. Bu gece çok fazla insan geliyor. Sadece Crystal Ridge'den değil, Stormblood ve Deathclaw sürülerinden de gelenler var. Emery konsey üyelerinden bazılarının da katılacağını söyledi."
Etrafıma şöyle bir göz atıp tekrar ona dönüyorum. "Halledersin. Sen bu işlerde iyisin."
Gerçekten de öyle. Babam ve ben ne kadar içekapanıksak, annem de sonuna kadar dışadönük biridir. İnsanların arasına karışmakta ve misafir ağırlamakta üstüne yoktur. Bu gece de harika bir iş çıkaracağını biliyorum.
"Sağ ol, tatlım," diyerek bana daha rahatlamış bir şekilde gülümsüyor.
İçini rahatlatmak istercesine gülümsüyorum. Misafirlerin karşısına özgüvenle çıkmasını istiyorum; gerçi aynı şeyi kendim için söyleyemem. Ben de en az onun kadar gerginim. Belki de daha fazla. Çünkü bu gece başka kimlerin gelmesinin beklendiğini biliyorum. Kiminle karşılaşabileceğimi biliyorum.
Yennifer Wix.
Düşüncesi bile mideme kramplar girmesine yetiyor. Aldair kardeşlerle yeniden yüzleşmek bir yana, bana en çok zorbalık edenlerden biriyle daha karşılaşmak bambaşka bir şey.
Ben daha fazla kuruntu yapamadan Emery yanımıza geliyor ve kolunu usulca annemin beline doluyor.
"Vakit geldi, hayatım." Eğilip annemin yanağına bir öpücük konduruyor. "Misafirler gelmeye başladı. Gidip onları karşılamalıyız."
Annem hızla başını sallıyor. "Elbette."
Dönüp bana bakıyor ve gitmeden önce beni hafızasına kazımak ister gibi son bir kez elbisemin kenarını düzeltiyor.
"Çok güzel görünüyorsun," diye fısıldıyor. "Seninle o kadar gurur duyuyorum ki."
Hafifçe gülümsüyorum. "Krem rengi ipekler içindeki sensin, anne. Dergi kapaklarından fırlamış gibi görünüyorsun."
Bu sözlerim onu hafifçe güldürüyor ama gözlerinin ardındaki endişe hâlâ orada.
"Hemen arkanızdan geleceğim," diyorum. "Siz gidin."
Emery annemi nazikçe ana avluya doğru yönlendirmeden önce bana kısa bir baş selamı veriyor. Midemi kasıp kavuran gerginliği yatıştırmaya çalışarak bir süre koridorda tek başıma bekliyorum.
Tamam, Tabitha, bunu yapabilirsin. Nefes al. Nefes ver.
Geri döndüğüme göre artık daha cesur, hatta pervasız olmam gerektiğini kendime hatırlatıyorum. En ufak bir zayıflık belirtisi gösteremem, yoksa beş yıl önce bu adadan kaçan o kızdan hiçbir farkım kalmaz. Yeniden o korkak kız olmayı reddediyorum.
Avluya doğru ilerlerken gözüm diğer Aldair kardeşlere ilişiyor. Evren girişin yakınında durmuş, koyu antrasit takım elbisesinin manşetini düzeltiyor. Siyah saçları geriye doğru taranmış, yüzünün keskin hatlarını ortaya çıkarıyor. Her yerde ve herkese karşı takındığı o her zamanki kayıtsız ifadesi var yüzünde. Bu sırada Luca, elinde bir kadeh şarapla mermer bir sütunun yanında duruyor. Parti daha yeni başlıyor ama o şimdiden kadehini yarılamış bile. Gerçi kurtadamlar o kadar kolay sarhoş olmazlar. Onun için su içmekten farksız. Lacivert kadife ceketi üzerine tam oturmuş, her düğmesi yerli yerinde. Saçları özenle şekillendirilmiş, tek bir teli bile bozulmamış. Kravatsız bile jilet gibi görünüyor; sanki kusursuz görünmediği bir halde yakalanmaktansa ölmeyi yeğlermiş gibi.
Ve bir de Jace var. Yan odalardan birinden çıkarak en son o görünüyor. Elini darmadağınık saçlarından geçiriyor. Gözleri beni bulana dek davetli kalabalığını tarıyor. Bakışlarımı hızla kaçırıyorum.
Boğazımı temizleyip avlunun kenarındaki mermer heykellerden birine doğru ilerliyorum. Burada kalabalıktan büyük ölçüde gizlenebiliyorum. İnsanların arasına karışmaya hiç niyetim yok; sahte gülümsemelere ya da zoraki nezaketlere de hiç hevesim yok. Şu sütunun içinde eriyip kaybolabilseydim, muhtemelen öyle yapardım.
Neyse ki Alfa Emery ve annem partiyi resmi olarak başlatmak için kürsüye çıktıklarında tüm dikkatler avlunun ön tarafına çevriliyor.
Emery, herkesin dikkatini anında çeken o her zamanki otoriter sesiyle, "Geldiğiniz için hepinize teşekkür ederim," diye söze başlıyor. "Bu gece, eşim olarak yanımda duracak olan kadını, Isla Huxley'i takdim etmekten gurur duyuyorum."
Alkış sesleri yükseliyor. Annem kalabalığa içtenlikle gülümsüyor.
"Bu nişan, yalnızca iki insan arasındaki bir birliktelikten ibaret değil. Sürümüzle ve müttefiklerimizle paylaştığımız bir kutlama. Bu yeni sayfanın başlangıcına tanıklık etmek üzere bu gece burada olduğunuz için hepinize minnettarım," diye devam ediyor Emery.
Yeniden alkış sesleri yükseliyor. Ancak kalabalığı şöyle bir taradığımda, bazı gülümsemelerin gözlere ulaşmadığını fark edebiliyorum. Birkaç davetli sadece nezaketen alkışlıyor. Elbette hiçbiri Alfa Emery'nin kararlarına yüksek sesle karşı çıkmaya cesaret edemez. Burada değil. Şimdi değil.
Annemle Emery'nin bazı üst düzey konuklarla kaynaşmaya başladığı kalabalığın kenarına doğru göz atıyorum. Crystal Ridge sürüsünün ve diğer sürülerin Alfaları, Betaları ve konsey üyeleriyle ayaküstü sohbet ettiklerini görüyorum. Sonra gözlerim, onlardan sadece birkaç metre ötedeki Yennifer'a kayıyor.
Kahretsin.
Şampanya şelalesinin yanında durmuş, Crystal Ridge Betası'nın kızı Isabel Carter ve görür görmez tanıdığım iki kadınla daha gülüşüyor. Eris ve Vina. Liseden beri peşinden ayrılmayan sadık yardakçıları. Sırf yüzlerini görmek bile tüylerimi ürpertmeye yetiyor. Engel olamadan parmaklarım titremeye başlıyor.
Derken Yennifer başını bana doğru çeviriyor. Panikten yüreğim ağzıma geliyor. Hemen oradan geçen bir garsonun tepsisinden bir kadeh şarap kapıp yüzüme götürüyor, yudumluyormuş gibi yapıyorum. Ardından, sanki lanet olası bir kaleymiş gibi devasa nişan pastasına doğru hızla yürüyorum. Bu çok katlı devasa ucubenin arkasına geçip yarı yarıya gizleniyorum.
Bu çok acınası.
Kendi kendime bu sefer güçlü olacağıma söz vermiştim. Artık saklanıp duran o kız olmayacağıma yemin etmiştim. Ama sırf boyunuz uzadı ya da diş göstermeyi öğrendiniz diye eski korkularınız öylece yok olup gitmiyor. Hele ki o korkunun kaynağı, Yennifer Wix adında kanlı canlı, kötülüğün vücut bulmuş hâli olan biriyse.
Terleyip saten elbisemi mahvetmemeye çalışarak yavaşça derin bir nefes veriyorum. İyiyim. Her şey yolunda. Bu partiyi atlatacağım. Buna mecburum! Annem için...
"Bö!"
"Ah, kahretsin!" Yerimde sıçrarken yüreğim gümbür gümbür atmaya başlıyor; pastanın alt katını devirmeme ramak kalıyor. Hâlâ telaş içinde arkamı dönüyorum ve lanet olası bir katalogdan fırlamış gibi duran bir adamla burun buruna geliyorum. Gülmemek için kendini zor tutuyormuş gibi alt dudağını ısırıyor.
Adam zararsız olduğunu belli etmek istercesine ellerini hafifçe havaya kaldırıyor. Dudaklarının kenarında beliren bir gülümsemeyle, "Kusura bakma," diyor. "Seni korkutmak istememiştim. Gerçi, pastanın arkasına saklanmak mı? O senin kendi hatan."
Onu daha yakından incelediğimde yanaklarımın kızardığını hissediyorum. Uzun boylu ve geniş omuzlu. Üzerinde, "buradayım" diye bağırmayan ama sıradan bir mağazadan alınmadığı da her hâlinden belli olan, üzerine tam oturmuş koyu renk bir takım elbise var. Kravatı hafifçe gevşetilmiş; bu ona paspal değil, aksine çabasız bir şıklık katıyor. Kendini nasıl taşıyacağını çok iyi bilen bir adam.
"Saklanmıyordum," diye yalan söylüyorum. "Sadece... biraz soluklanıyordum."
Eğleniyormuş gibi bir hâli var. "Haklısın. İçerisi tıklım tıklım."
Bakışları altında huzursuzca kıpırdanmamaya çalışarak başımla onaylıyorum. Beni süzüşünde meraklı bir ifade var. Üzerinde, bana Emery Aldair'i anımsatan o sessiz otorite havası var.
Nihayet elini uzatarak, "Bu arada ben Arthur..." diyor. "Arthur Beckett. Stormblood Sürüsü'nden."
Bir saniye, Arthur Beckett mi?
