Bölüm 7 7.Alpha Emery'nin üvey kızı

Tabitha'nın Gözünden

"Sen Yoseff Beckett'in oğlu musun?" diye soludum şaşkınlıkla.

Mahcup bir şekilde ensesini ovuşturdu. "Sanırım babamı tanıyorsun."

"Bu adadaki herkes babanı tanır!"

Beckett ailesi, Kaelara adasındaki balıkçılık ve deniz taşımacılığı ağının büyük bir kısmını elinde tutuyordu; bu da onları servet ve nüfuz bakımından Aldair ailesiyle aynı seviyeye taşıyordu! Üstelik Yoseff Beckett, Stormblood sürüsünün Alfasıydı, bu da bu çocuğu...

"Sen varissin... Stormblood sürüsünün müstakbel Alfasısın?" Kendime engel olamadan kelimeler ağzımdan dökülüverdi. Hasiktir. Bu adam da en az o pislik üvey kardeşlerim kadar asilzadeydi. Etrafına yaydığı o güçlü auranın sebebi de buydu; o da Alfa kanı taşıyordu!

"Buralardaki sürüler hakkında epey bilgin var," diye mırıldandı. "Özellikle de..."

"...insan olan biri için mi?" diye tamamladım sözünü başımı hafifçe yana eğerek. "Eh, evet. Babam insan, bu özelliğimi ondan almışım. Ama annem bir dişi kurt, sürü işlerine bu kadar aşina olmamın sebebi de bu. Ben Tabitha Huxley."

Gözlerinde bir aydınlanma parıltısı geçti. Durumu kavrayarak parmağını şıklattı.

"Sen Alfa Emery'nin üvey kızısın!"

"Evet, ta kendisi."

"Bu harika. Annenle Alfa Emery'nin nişanı için tebrikler. Parti tek kelimeyle muhteşem," dedi Arthur kadehini kaldırarak.

Kıkırdayarak kadehimi hafifçe onunkine tokuşturdum. "Teşekkürler, annem bunun için çok uğraştı."

Arthur hafifçe gülümsedi.

"Söylemeden edemeyeceğim, gözüm seni bir yerden ısırıyor."

Kaşlarım hafifçe havaya kalktı. "Öyle mi?"

"Evet. Nereden olduğunu tam çıkaramıyorum ama. Daha önce tanışmış mıydık?"

"Eskiden burada yaşıyordum. Annemle beş yıl önce adadan ayrıldık. Daha yeni döndük," diyerek omuz silktim.

"Ah," diyerek başını salladı Arthur. "O zaman sebep bu olabilir. Muhtemelen o zamanlar yollarımız kesişmiştir."

"Olabilir," dedim. "Gerçi seni unutmuş olabileceğimi pek sanmıyorum."

Bu sözüm onu hafifçe güldürdü. "O zamandan beri adada çok şey değişti. Biri sana etrafı gezdirdi mi?"

Başımı iki yana salladım. "Pek sayılmaz. Kimsenin böyle bir teklifte bulunacağını da sanmıyorum."

"O zaman belki de sadece doğru rehberi bekliyorsundur." Arthur dudaklarının kenarında beliren hafif bir sırıtışla kadehini tekrar kaldırdı.

Vay canına, hem çekici hem de kibardı. Alfa kanı taşıyan birinden beklediğim şey kesinlikle bu değildi. Onun gibi adamların, pastaların arkasına saklanan kızlarla vakit harcamayacak kadar meşgul olması gerekirdi; oysa o, beni küçümsemeden vaktini ayıracak kadar nazikti. Sanki herkes aldıkları nefesi bile onlara borçluymuş gibi ortalıkta dolanan o suratsız üvey kardeşlerim gibi züppece de davranmıyordu.

Adaya döndüğüme göre, belki de sonunda düzgün bir arkadaş edinme fırsatım budur.

"Biliyor musun? Kulağa çok—"

"Demek buradasın." Jace aniden bir yerlerden çıkagelip konuşmamızı bölüyor.

"J-Jace?" Burada ne işi var, benimle neden muhatap oluyor? Arthur'la benim aramda gidip gelen bakışları ve çatık kaşlarına bakılırsa, hiç de dostça bir sohbet başlatmaya gelmiş gibi durmuyor. Dudakları, sanki bozuk bir şeyin kokusunu almış gibi hoşnutsuzlukla kıvrılıyor.

"Jace." Arthur başıyla ona selam veriyor. "Ben de tam senin üvey kız kardeşinle sohbet ediyordum. Buranın o kasıntı havasını dağıtmak gibi bir yeteneği var, hakkını vermeliyim."

Jace'in çenesi kasılıyor; konuşmadan önce soğuk ve keskin bakışları bana kayıyor. "Bizimkiler seni ararken sen burada misafirin biriyle flört mü ediyorsun?"

"N-Ne? Flört falan etmiyorum!" Utançla kızaran yüzümü saklamaya çalışarak çekingence Arthur'a bakıyorum.

Arthur sakince, "Hey, dostum. Sadece ayaküstü dostça sohbet ediyorduk, o kadar," diye açıklıyor.

Jace alaycı bir tavırla burun kıvırıyor. "Benim durduğum yerden hiç de dostça görünmüyordu."

Derdi ne bunun? Sohbetimizin ortasına bodoslama dalıyor, bir de kalkmış bana böyle saçma sapan laflar mı ediyor?

Bize şaşkın şaşkın bakan Arthur'u tamamen görmezden gelip bir cevap bile beklemeden, "Yürü. Babamla annen seni arıyor," diye homurdanıyor. Arthur, Jace'le kavgaya tutuşmaya ramak kalmış gibi duruyor.

Jace parmaklarımı sıkıca kavramış beni peşinden sürüklerken hafifçe sendeliyorum. Daha birkaç adım atmamıştık ki tanıdık bir sima yolumuzu kesiyor.

"Bakın hele, kimler teşrif etmiş." Yennifer, tenine kan gibi yapışan kırmızı elbisesiyle tam önümüze dikiliyor.

Yennifer'ın yüzündeki o sinsi sırıtış öylesine genişliyor ki neredeyse ağzı kulaklarına varacak. Ancak bu gülümsemenin dostlukla uzaktan yakından alakası yok. Hatta bakışları Jace'in hâlâ elimi sımsıkı tutan ellerine kayıp, oradan yavaşça yukarı tırmanarak gözlerimle buluştuğunda, beni bir kaşık suda boğmaya hazır gibi görünüyor. Sağında ve solunda Vina ile Eris var.

"Ooo, merhaba Tombişko." Bu aşağılayıcı lakap, sanki Crystal Ridge Lisesi'nin kızlar tuvaletinin kapısına daha yeni kazınmış gibi dilinden dökülüveriyor. "Ne yalan söyleyeyim, ilk başta seni hiç tanıyamadım. Annenin başka bir kızı falan var sandım. Abur cubur çekmecesine veda etmişsin bakıyorum, ha? Ne oldu? Anakara'da yiyecek hamur işi mi kalmadı?"

Sürtük.

Yennifer'ın yanındaki Vina kıkırdayarak ona arka çıkıyor: "Belki de bu yüzden buraya dönmeye karar vermiştir. Büyük ihtimalle talan edecek başka bir buzdolabı arıyordur."

Eris alayla burnundan soluyor. "En fazla bir ay veriyorum. Sonra o obur alışkanlıklarına geri döner."

"Bununla uğraşacak vaktim yok. Gidip sataşacak başka birini bulsanıza siz," diye tersliyorum.

"Aa, şuna bakın, laf yetiştirmeyi de öğrenmiş. Ne o, Tombiş? Artık Aldair ailesine girdin diye kendini dokunulmaz mı sanıyorsun? Olay bu mu? Onlardan biri olduğunu mu düşünüyorsun?" Yennifer bu sözleri acımasızca yüzüme çarparken bir adım öne çıkıyor.

Jace uyarı dolu bir ses tonuyla, "Yennifer..." diyor.

Ama kız son derece yüzsüz bir şekilde sırıtarak ona dönüyor. Hatta lafını vurgulamak istercesine beni işaret etme cüretini bile gösteriyor.

"İnanabiliyor musun buna Jace? Senin yeni üvey kardeşin bu palyaço mu yani?" Sesi o çok iyi hatırladığım, tatlı görünümlü zehirli tona bürünürken gözleri kısılıyor. Jace bana sadece katıksız bir küçümsemeyle bakıyor. "Onu ne kadar süslerseniz süsleyin, o hâlâ soyunma odasında ağlayıp duran o aynı zavallı ezik."

"Yennifer! Sözlerine dikkat et," diye tıslıyor Jace, iki saniye sonra kızı yaka paça partiden dışarı atacakmış gibi araya girerek.

Ama Yennifer'ın kılı bile kıpırdamıyor. Kollarını göğsünde kavuşturup beni yavaşça baştan aşağı süzüyor; üzerindeki ilgiden keyif aldığı çok açık. O bana baktıkça tüylerim daha da diken diken oluyor. Etraftaki birkaç konuk bize doğru bakmaya ve kendi aralarında fısıldaşmaya başladı. Birkaç metre ötede Evren ve Luca'yı fark ediyorum; gözlerini artan bir ilgiyle bize dikmişler.

"Armut dibine düşermiş demek ki," diyor Yennifer, ardından sadece benim duyabileceğim bir sesle fısıldamak için bana doğru eğiliyor. "Aldair soyadına bedava bir biletmiş gibi konmak güzel olmalı. Ne bir çaba var ne de bir omurga; sadece en başından beri sana ait olmayan bir gücün kaymağını utanmazca yiyorsun... tıpkı annen gibi."

"Tabii ki kudurursun. Liseden beri sosyetede yükselmek için tırnaklarınla kazıyıp duruyorsun. Şimdiyse senin bulamadığın o kestirme yolu başka biri buldu," diye lafı yapıştırıyorum.

Yennifer'ın gözleri kısılıyor. Dudakları öfkeyle seğiriyor ama laflarım karşısında afallamış gibi ağzından tek bir kelime bile çıkmıyor. Vina ve Eris bile bir anlığına duraksıyor; tuhaf bir sessizlik içinde birbirlerine bakarlarken yüzlerindeki o alaycı gülümseme soluyor. İlk defa, Yennifer'ın seyircileri onunla birlikte gülmüyor.

"S-Seni sürtük—"

"Aman, kes şunu Yennifer," diyerek gözlerimi devirip sözünü kesiyorum. "Jace senin olsun, tepe tepe kullan. Dramanın tadını çıkar. Ben annemin yanına gidiyorum. Senin aksine, sırf ilgi odağı olmak için partileri mahvetmek gibi bir huyum yok."

Elimi Jace'in elinden kurtarıp ona bakmadan oradan uzaklaşıyorum. Annem ve Emery'nin hâlâ birkaç konukla sohbet ettiği sahneye doğru kararlı adımlarla yürürken başımı dik tutuyorum.

Arkamda Yennifer, "Şuna bak, sanki lanet olası sürünün sahibiymiş gibi nasıl da kasılarak yürüyor," diye tıslıyor.

Arkama bakmıyorum ama fayanslara sürtünen topuk sesleri ve yerde sürüklenen bir masanın çıkardığı o keskin gıcırtı dikkatimi dağıtıyor. Gözlerim tatlı masasına kayıyor.

Yennifer parmaklarını masanın kenarına bastırmış, gözlerinde içimi ürperten bir parıltıyla duruyor.

Pastayı hafifçe iterek, "Tüh," diye mırıldanıyor; pasta dengesini kaybedip masadan aşağı kayıyor.

Kahretsin!

Pasta bana doğru düşerken kalabalıktan şaşkınlık nidaları yükseliyor. Ancak pasta bana çarpmadan hemen önce kalabalığın içinden bir silüet fırlıyor. Evren aramıza girip havada pastaya bir tokat atarak onu yana doğru savuşturuyor. O devasa pandispanya ve krema yığını Vina'nın üzerinde patlıyor; krema uçuk sarı elbisesinin her yerine sıçrarken Vina çığlığı basıyor.

Buklelerinden kremalar damlayan Vina, "Ne halt ediyorsun Yennifer?" diye çığlık atıyor.

Yennifer, pastanın arkadaşının elbisesini mahvedişini gözleri faltaşı gibi açılmış, şaşkınlık içinde izliyor. Vina, pastaya bulanmış elbisesini temizlemeye çalışırken öfkeyle dişlerini sıkıyor. Etraflarından şaşkın mırıltılar yükseliyor ve herkesin başı bir anda bu kaosa doğru dönüyor. Eris bile yer yarılsa da içine girsem der gibi bakıyor.

Yennifer hırlayarak Evren'i itip geçiyor ve yere eğilip mahvolmuş pastadan bir parça avuçluyor. "Aşağılanmayı bile beceremiyorsun seni zavallı asalak!" diye tükürürcesine bağırıp elindeki pisliği doğrudan bana fırlatıyor.

Parçalanmış pastanın kalıntıları göğsüme ve boynuma çarpıp mavi elbisemin her yerine sıçradığında nefesim kesiliyor. Krema tenime yapışıp elbisemin kumaşına işlerken, öylece şaşkınlık içinde kalakalıyorum. Etrafımızdaki konuklar şok içinde bize bakıyor. Partinin başından beri çalan o hoş müzik aniden susuyor ve içine düştüğümüz bu kaotik rezilliği gözler önüne seriyor.

"Yennifer!" diye çıkışıyor Jace, sesi avluda yankılanıyor. "Ne yaptın sen?!"

"Jace, onun suçu—"

"Yeter!" Evren'in bağırışı hemen ardından geliyor. Onun sesini daha önce hiç bu kadar öfkeli duymamıştım.

Ama bunların hiçbirine odaklanamıyorum. Tek görebildiğim, sanki bir sirk gösterisiymişim gibi bana dikilmiş olan konukların gözleri. Bazıları kadehlerinin arkasından fısıl fısıl konuşuyor, bazıları ise başından beri bunu bekliyormuş gibi pis pis sırıtıyor. Uzaklarda annemin yüzünü yakalıyorum; ne olduğunu görmek için boynunu uzatmış, başını yana eğmiş bakıyor. Emery de onun yanında durmuş, annemin baktığı yere bakıyor.

Çok fazla meraklı göz, çok fazla alaycı sırıtış.

Etrafımda çok fazla insan var...

Buna dayanamıyorum.

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm