Bölüm 2
Natalie’nin Bakış Açısı
Kamp, alevler ve kaos içinde can çekişiyordu.
Edwin’in terk edilmiş çadırının dışında taş kesilmiş gibi durmuştum. Adamlar dört bir yana önümden koşup geçiyordu; kimi artık nasıl kullanacağını bile bilmediği silahları taşıyordu, kimi eline ne geçtiyse erzak diye kapmıştı. Hepsinin yüzünde aynı ifade vardı: Sonunda avlandığını anlamış hayvanların ifadesi. Hava duman, kan ve yanan erzakların keskin kimyasal kokusuyla doluydu. Uzakta patlamalar gümbürdüyordu; her biri bir öncekinden daha yakındı. Doğu hattını yutan ateş duvarının ötesinden de çığlıklar geliyordu; öyle çığlıklar ki, atan kişinin nefesi kesilse bile bitmiyordu.
“Hat çöktü!” Bir teğmen sendeleyerek yanımdan geçti. Üniformasının yarısı yanmıştı, yüzü isle kapkaraydı. “Ejderha binicileri kuzey kapısını yardı! Etrafımız sarıldı!”
“Prens Edwin nerede?” diye biri bağırdı.
“Kaçtı! O piç saatler önce tüydü! Hepimizi burada bırakıp—”
Bir patlama sözünü kesti. Teğmen duman ve enkaz bulutunun içinde kayboldu. Bir daha ayağa kalktı mı, görmedim.
Aklım gördüklerimi anlamakta zorlanıyordu. Edwin zafer kazandığını söylemişti. Daha dün bu kampta durmuş, subaylarının tebriklerini kabul etmiş, adamları kutlama yaparken şarap içmişti. Dün gece de beni, kazanmış bir adamın o rahat özgüveniyle becermişti.
Ama ortada zafer falan yoktu. Sadece yalanlar vardı. Ve şimdi gerçek, ateşle, çelikle ve ejderha kanatlarıyla çıkagelmişti.
Bacaklarımı zorla hareket ettirdim. Sendelerek kaosun içine doğru yürüdüm. Çıplak ayaklarım kırık camlara, sivri taşlara, ıslak ve sıcak bir şeye bastı; kan da olabilirdi. Aşağı bakmadım. Bakamazdım. Hayatta kalmak için ilerlemek gerekiyordu, gidecek hiçbir yerim olmasa bile.
Kampın ana yolu panik içindeki insanlardan oluşan bir nehre dönmüştü. Askerler beni görmeden omuz atıp geçiyordu. Erzak arabaları, sahipleri onları bırakıp kaçınca devriliyordu. Yan tarafı şarapnelle parçalanmış bir at, çamurun içinde çığlık atıp debelendi; sonunda biri kafasına kurşunu sıktı.
“Çekil!” Bir el beni yana itti. Düştüm, ellerimin üstüne kapanıp kendimi tuttum. Ağzıma toprak ve kül doldu. Başımı kaldırdığımda, komuta çadırının yakınında bir grup genç subayın sözde savunma hattı kurmaya çalıştığını gördüm. En fazla otuz saniye dayandılar. Sonra ejderha ateşi onları canlı meşaleye çevirdi.
Ayağa fırladım. Koştum. Ne bir hedef vardı ne de bir plan. Sadece içgüdüsel o hayvani dürtü: Alevlerden, çığlıklardan, her yere sinmeye başlayan yanık et kokusundan uzaklaşmak.
Ama kaçacak yer yoktu. Bütün çıkışlar kapalıydı; düşman yüzünden değil, kendi subaylarımız yüzünden. Güney kapısından kaçmaya çalışan üç askeri bir yüzbaşının vurup devirdiğini gördüm. Sesi kaosun üstünden duyuluyordu: “Kaçan olursa vurulur! Yerlerinizi koruyun!”
Ama korunacak bir mevzi kalmamıştı. Kamp çoktan düşmüştü. Subaylar da bunu biliyordu, erler de. Bunu bilmeyen tek kişiler, şiddetle ve tehditlerle bu felaketten hâlâ bir şey kurtarabileceklerini sanan bir avuç çaresiz komutandı.
İki erzak çadırının arasına daldım. Ateş ya da silahlı adamlar tarafından tutulmamış bir çıkış yolu arıyordum. Duman ciğerlerimi yakıyordu. Gözlerim, kederden değil, boğazı tıkayan o yoğun havadan yaşarıp bulanıyordu. Yakındaki yangınların sıcaklığını ince geceliğimin içinden hissedebiliyordum. Her patlamada zeminin titrediğini de.
İşte o zaman onları duydum.
Üç adam. Sesleri, artık kendi iştahlarından başka hiçbir şeyi umursamayan avcıların o kendine has netliğiyle kaosu yarıp geldi.
“Vay vay. Bakalım burada ne varmış?”
Bir anda arkama döndüm. Kaçmaya çalıştım. Ama onlar daha hızlıydı. Daha güçlüydü. Bense sadece ince bir gecelik giymiş, kaçacak yeri kalmamış bir kızdım.
Öndeki adamın şakağından çenesine kadar uzanan bir yara izi vardı. Üniforması yırtılmış, kana ve içkiye bulanmıştı. Gözleri, çoktan ölmeye karar vermiş bir adamın gözleriydi; karanlığa giderken yanında bir şey sürüklemek istiyordu.
“Bu, Prens’in küçük oyuncağı değil mi?” Yüzündeki yara izli adam kolumu kaptı. Parmaklarını öyle sert geçirdi ki morartacaktı. “Demek sonunda seni istememiş. Seni de öbür çöplerle birlikte burada bırakmış.”
Kendimi çekmeye çalıştım. “Bırak beni. Lütfen. Sana para verebilirim—”
“Para mı?” Güldü. Sesi çirkindi. Kırık döküktü. “Nasıl olsa hepimiz öleceğiz, güzelim. Parayı ne yapalım biz?”
Öteki ikisi onun arkasından yaklaştı. Biri daha çok gençti, ergenlikten yeni çıkmış gibiydi, ama elleri şimdiden kemerine gidiyordu. Üçüncü adam hiç konuşmadı; yalnızca bana baktı. Gözleri dümdüz, bomboştu; sanki son birkaç saat içinde insanlığını geride bırakmıştı.
“Lütfen,” diye fısıldadım. Sesim titriyordu. Bütün bedenim titriyordu. “Yapmayın—”
“Kes sesini.” Yara izli adam beni sertçe geriye itti. Sendeledim, devrilmiş bir erzak arabasına çarptım. Metal kenar sırtıma saplandı. “Bugün hepimiz öleceğiz. Ama önce Prens’in artıklarıyla biraz eğleneceğiz.”
Üzerime yürüdüler. Bağırmaya çalıştım ama biri elini ağzıma bastırdı. Karşı koymaya uğraştım ama hem çok güçlüydüler hem de çok fazlaydılar. Eller entarime uzandı, kumaşı yırttı. Biri bacaklarımı zorla ayırdı. Nefeslerinde içkinin kokusunu, ellerinde kanın izini, her sert dokunuşlarında umutsuzluğu duyuyordum.
Demek böyle ölecektim. Alevlerin içinde değil. Ejderha ateşi altında değil. Burada, çamurun içinde, kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış adamlar tarafından kirletilerek.
Gözlerimi kapadım. Bunun yaşanmadığı bir yere, kendi içimde bir yere kaçmaya çalıştım. Hâlâ General Vane’in kızı olduğum yere. Annemin hâlâ yaşadığı, babamın hâlâ bir kahraman olduğu ve bu kâbusun hiç başlamadığı yere.
Sonra dünya bir anda sesle parçalandı.
Öyle bir kükreyişti ki yanan kamptaki bütün öteki sesler onun yanında fısıltı gibi kaldı. Öyle derin, öyle ilkel bir sesti ki kulaklarımla duymadan önce kemiklerimde hissettim. Mantığı aşıp doğrudan insan beyninin en eski, en korkmuş yerine saplanan türden bir ses.
Üzerimdeki adamlar donup kaldı.
Gözlerimi açtım.
Yukarıda, dumanın içinden süzülmeyi başaran o cılız şafak ışığını bile keserek bir ejderha duruyordu.
Akademi kitaplarında gördüğüm küçük, yarı evcil ejderhalardan değildi bu. Karakollar arasında haber taşıyan savaş ejderhalarından bile değildi. Prens Edwin’in ejderhasını bir kez uzaktan görmüştüm; sınıra ilk geldiğinde, bronz pullu, zarif bir yaratıktı, sıradan askerleri hayranlıkla fısıldaştıracak kadar etkileyiciydi.
Bu ejderha onun en az iki katı büyüklüğündeydi. Belki daha da fazla.
Ejderha binicilerinin hiyerarşisinde büyüklük güç demekti. Soyun saflığı demekti. Yalnızca kadim ejderhalarla, en eski kraliyet kanını taşıyanlar arasında kurulan türden bir bağ demekti. Edwin’in ejderhası prensliğinin simgesiydi. Bu yaratık ise mutlak üstünlüğün ilanıydı.
Kanat açıklığı elli metreden fazlaydı. Pulları obsidyen gibi siyahtı; içlerinden canlı ateş gibi atan koyu kızıl damarlar geçiyordu. Gözleri erimiş altın rengindeydi; aşağıdaki kampa odaklanırken dikey gözbebekleri daralıyordu. Ağzını açtığında, kolumdan daha uzun diş sıralarını gördüm.
Ejderhanın erimiş altın gözleri bir şeye kilitlendi. Bana.
Dalışa geçti.
Zarif bir iniş değildi bu. Avcı bir saldırıydı. Kanatlarını kapattı, gövdesi bir ok gibi gerildi, o dev çeneler açıldı ve ben çamura çivilenmiş yatarken tam bulunduğum yere doğru hızla indi.
Yüzü yaralı adam başını kaldırdı. Yüzündeki bütün renk çekildi. “Bize geliyor. O—”
