Bölüm 5

Gülemeyecek kadar şaşkındım. Kahretsin, nefes dahi alamayacak kadar şaşkındım.

Bryan etrafına bakındı; etraflarına toplanan kalabalığın artık ona sadece bakmadığını, onu yargıladığını fark etmişti. Bir çuval patates gibi yere serilişini izliyorlardı.

Maskeli adam bana dönüp elini uzatarak, "Gidelim," dedi.

Bir an duraksadım; bunun en büyük sebebi beynimin az önce olan biteni hâlâ idrak etmeye çalışmasıydı ama elini tuttum. Korkudan ya da olay çıkarmak istemediğimden değil. Sadece saf meraktan.

Bu adam da kimin nesiydi?

Kulübün sahibiymiş gibi kalabalığın arasından zahmetsizce sıyrılarak beni o hengamenin ortasından uzaklaştırdı. Arkamızda müziğin sesi giderek yükseliyordu; Bryan'ın şekeri elinden alınmış bir çocuk gibi yerde hâlâ öfkeden köpürdüğünü bilmek için arkama dönüp bakmama gerek yoktu.

Neon ışıkların yarattığı kaostan uzak, daha loş VIP localarından birine geçtik. Oturur oturmaz adam elini ceketinin cebine attı ve cam bir su şişesi çıkardı. Havalıydı. Kristal bir kapağı vardı. Buram buram kalite kokuyordu. Kapağını çevirip açtı ve şişeyi bana uzattı.

Gözlerimi kırpıştırdım. "Kulübe gelirken yanında su mu taşıyorsun?"

"İçki içmem," dedi. "Özellikle de çalışırken."

Merak içimi kemirirken başımı yana eğdim. "Sen bir tür suikastçı ya da kraliyet koruması falan mısın?"

Hafifçe güldü. "Falan kısmına daha yakınım diyelim."

"Ama hâlâ maskelisin." Gözlerimi kısarak ona baktım. "Bu ne gizem böyle?"

"Böylesi daha güvenli."

"Senin için mi yoksa benim için mi?"

Duraksadı. "İkimiz için de."

Damarlarımdaki adrenalini yatıştırmaya çalışarak sudan bir yudum aldım. "Araya girdiğin için teşekkür ederim. Çoğu kişi kılını bile kıpırdatmazdı. Genelde insanlar benim gibi Omegaların başlarına gelen her şeyi hak ettiğini düşünür."

"Ben varsayımlara inanmam."

Başımı yana eğdim. "Peki sen neye inanırsın?"

Geriye yaslanıp dirseklerini rahat bir tavırla koltuğun sırtlığına dayadı. "Saygıya. Güce. Gerektiğinde sessizliğe. İcap ettiğinde şiddete."

Kelimeleri zihnimde tartarak, "İcap ettiğinde şiddete," diye tekrar ettim. "Kulağa şiirsel geliyor."

"Bu, hayatta kalma meselesi."

Ardından tüm bedeniyle bana döndü; maskenin ardında bile gözlerinin ağırlığını üzerimde hissedebiliyordum. Sanki sadece bana bakmıyor, ruhumun içini görüyordu.

"Göründüğünden daha güçlüsün," dedi sonunda.

Alayla güldüm. "Hırpalanmış, reddedilmiş, yıkılmış, alt kademe bir Omega'yı mı kastediyorsun?"

"Herkesin içinde bir adama tekme atma cesaretini gösteren kızı kastediyorum."

Yanaklarımın hafifçe kızardığını hissederek, "Şey," diye mırıldandım. "O tekme sadece hanımefendiliğe yakışmayan bir hareketti."

"Çok güzeldi," dedi. Yemin ederim o an bir saniyeliğine nefesim kesildi.

Gözlerimi ona diktim. "Adını bile bilmediğim biri olmana rağmen benim hakkımda çok şey biliyorsun."

Aramızdaki mesafeyi kapatarak, "Seni bir süredir izliyorum," diye yanıtladı.

Etrafıma bakınarak, "Ne! Neden?" diye sordum.

Bana doğru biraz daha eğilirken sesi daha da derinleşti. "Seni bir süredir izliyorum," dedi tekrar.

Ses tonu rahatsız edici değildi; aksine, fazlasıyla yakındı. Sadece benim duymam gereken bir sırrı paylaşır gibiydi. Kulüp bir anda silinip gitti. Müzik. Işıklar. İnsanlar... Gözüm ondan başkasını görmeyene dek her şey bulanıklaştı.

Taktığı maske ne düşündüğünü anlamamı zorlaştırıyordu ama duruşundaki her detay buram buram özgüven haykırıyordu. Kontrollü. Tehlikeli.

"Neden?" diye sordum usulca; sesim fısıltıdan halliceydi.

Başını hafifçe yana eğdi. "Çünkü sende, diğerlerinin göremeyeceği kadar kör olduğu bir şey görüyorum."

Yutkundum. "Morlukları mı kastediyorsun?"

"Hayır." Bakışları koyulaştı. "İçindeki ateşi."

Bunu söyleyiş biçimi... İçimde bir şeyleri harekete geçirdi.

Oda bir anda küçülmüş gibiydi. Daha sıcak. Nefesim daralıyor.

Bana dokunmadı, en azından henüz değil; ama aramızdaki hava adeta elektrikleniyordu.

"Böyle şeyler söylememelisin," diye mırıldandım.

"Nedenmiş?"

"Çünkü sana inanabilirim," diye fısıldadım.

Elini yavaşça ve bilerek havaya kaldırdı. Yüzüme düşen bir tutam saçı kulağımın arkasına sıkıştırırken parmaklarının tersi çenemi olabilecek en yumuşak, en sarsıcı biçimde sıyırıp geçti.

"O zaman inan bana."

Sözleri mürekkep gibi derimin altına işledi.

Bir saniye önce her şeyi fazla düşünüyordum. Bir saniye sonra ise... Onu öptüm.

Bu öyle kibar, çekingen bir öpücük değildi. Ateşin barutla buluşması gibiydi. Ellerimle ceketini kavrayıp onu kendime doğru çektim. O ise parmaklarını, sanki bedenimin kıvrımlarını ezberlemek istercesine belime bastırdı.

Maske yüzünde kaldı. Belki de işin en çılgınca yanı buydu. Yüzünü bile göremediğim bir adamı öpüyordum ama bu durum bir şekilde her şeyin daha yoğun ve gerçek hissettirmesini sağlıyordu. Sanki yasak bir şeye teslim oluyordum.

  Beni hiç zorlanmadan kucağına kaldırdı, elbisem tehlikeli bir şekilde yukarı sıyrılmıştı. Dudakları boynumu buldu ve bana ait olduğunu bile anlayamadığım nefes nefese bir inlemeyle başım geriye düştü.

  Kulağıma boğuk bir sesle, "Emin misin?" diye sordu.

  Hırıltılı bir nefesle, "Hiçbir şeyden bu kadar emin olmamıştım," diye mırıldandım.

  Ve olan oldu.

  Sevişmedik. Birbirimizi adeta yiyip bitirdik.

  Her dokunuş. Her nefes. Her saniye pervasız, darmadağın ve kusursuzdu.

  Bir geceliğine de olsa bir Omega değildim. Bir çöp değildim. Kırık dökük bir kız değildim.

  Arzulanıyordum.

  Bana tapılıyordu.

  En güzel şekilde mahvediliyordum.

  -

  Pahalı çarşaflara ve sessizliğe sarınmış halde uyandım.

  Yanımda kusursuz bir şekilde uyuyordu.

  Oda loş ve sessizdi; doğrulup çarşafları kendime daha sıkı sararken duyduğum kalbimin düzenli atışları dışında hiçbir ses yoktu.

  Parmak uçlarımda yataktan çıktım, üzerimi giyindim ve çıkmadan önce odadaki küçük masaya biraz para bıraktım. Doğrudan, işe gitmiş olan Fiona'nın evine giden bir taksiye bindim.

  Sürü evine gitmeden önce rahat bir şeyler giydim. Sürü evinin koridoruna adımımı daha yeni atmıştım ki Irene'in sesi havayı bıçak gibi kesti.

  "Vay canına, kulüp sürtüğü de buradaymış."

  Donakaldım.

  Irene, ipek sabahlığı ve topuklu ayakkabılarıyla ana merdivenlerin dibinde duruyordu; sarı saçları sanki bu anı beklemiş gibi kusursuzca bukleler halindeydi.

  Elinde mi? Kalın bir dosya vardı.

  Dosyayı, avını yere fırlatan bir kedi gibi mermer zemine fırlattı.

  Fotoğraflar her yere saçıldı.

  Ben. Locada. Kucağına oturmuşum. Eli belimde. Dudaklarım dudaklarında.

  Peki ya mideme kramplar girmesine neden olan o fotoğraf?

  O duştayken benim yarı çıplak halde yatakta kıvrılmış olduğum fotoğraf.

  Geriye doğru bir adım atarken, "Bunu nasıl..." diye yutkundum.

  Irene kollarını kavuşturarak, "Tatlım, tanıdıkları olan tek kişi sen değilsin," diye alay etti. "İşimi çok kolaylaştırdın."

  "Beni mi gözetliyordun?"

  Tam o sırada arkasında Bryan belirdi. Irene, "Bana ait olanı koruyordum," dedi.

  Gözleri fotoğraflara kilitlendi. İfadesinde ilkel bir şeyler değişti. Aramızdaki bağ hafifçe alevlendi ve hissettim; öfkeyi. Utancı. Zedelenmiş egoyu.

  "Bryan, bekle—" diye söze başladım.

  ŞAK.

  Çok hızlıydı. Acımasızcaydı.

  Başım yana savruldu, yanağımda büyük bir acı patladı.

  Sendeldim ama düşmedim. Düşmeyecektim.

  Bryan öfkeden titreyen bir sesle, "Seni lanet olası yüz karası," diye hırladı. "Ne yaptığının farkında mısın sen?!"

  Ağzıma dolan kanla, dişlerimi sıkarak, "Ben sana ait değildim," dedim. Irene'i işaret ederek bağırdım: "Sen bu patates püresiyle yatarak beni reddettin!"

  "Bu sana kendini yabancılara pazarlama hakkı vermez!"

  Irene gözleri parlayarak, memnuniyetle izliyordu.

  "Şimdi de Luna'yı mı oynayacaksın? Bir kulüp faresi gibi locanın birinde bacaklarını açtıktan sonra mı?!"

  "Bu bağı ben istemedim," diye tısladım. "Ve kesinlikle seni de istemedim."

  Bana tekrar vurmaya hazırlanarak bir adım öne çıktı-

  Muhafızlardan biri, "Bryan, yapma!" diye seslendi ama o dinlemedi.

  Ta ki etrafta toplanan kalabalığı hatırlayana kadar. Gerilim giderek arttı.

  Durdu. Yakasını düzeltti. Sanki bana dokunmak ona hastalık bulaştırmış gibi elini pantolonuna sildi.

  "Kapatın şunu," diye tersledi. "Yemek yok. Su yok. Bütün ayrıcalıklarını elinden alın. Sürü, hain bir çöpe ne olduğunu görsün."

  Muhafızlar sadece bir anlığına tereddüt ettiler. Bu kadarı bile onun tekrar hırlamasına yetti.

  "Hemen!"

  Beni kollarımdan yakaladılar. Sanki bir hiçmişim gibi koridorda sürüklediler.

  Irene alaycı bir şekilde arkamdan seslendi: "Bir dahaki sefere kameralara gülümse. Belki biraz makyaj yapmayı da denersin. Yorgun görünüyordun."

  Kapı sertçe kapandı.

  Karanlık beni bir kez daha yuttu.

  Ama bu kez?

  Bu kez korkmuyordum.

  Bu kez, her şeyi yakıp yıkmak için bir sebebim vardı.

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm