Bölüm 3

Dylan'ın Bakış Açısı

Josie'nin merdivenleri hızla çıkışını izledim; kapı arkasından hafif bir tıkırtıyla kapandı. Pencerelere vuran yağmurun hafif sesi dışında ev yeniden sessizliğe gömüldü.

Arkamı dönmeden, "Jenkins, Josie son zamanlarda nasıl?" diye sordum.

Jenkins, Manhattan'da geçen onca yıla rağmen kusursuz bir İngiliz uşak tablosu çizerek dimdik duruyordu. "Bayan Gray dersleriyle oldukça meşgul, efendim. Lisans eğitiminin son dönemini atlayarak doğrudan yüksek lisans araştırma programına kabul edildi. Vaktinin çoğunu odasında geçiriyor."

Düşünceli bir şekilde başımı salladım. "Yemeğini düzgün yiyor mu?"

"Yemeklerin her gün odasına götürülmesini sağlıyorum efendim. Ancak bazen çalışmalarına o kadar dalıyor ki yemekleri soğuyor." Jenkins eklemeden önce biraz duraksadı, "Birkaç kez ona yemek yemesini hatırlatmak zorunda kaldım."

Dudaklarımda hafif bir tebessüm belirdi. Tipik Josie; akademik çalışmalarına o kadar bağlıydı ki temel ihtiyaçlarını bile unuturdu. Bazı şeyler hiç değişmiyordu.

"Peki Connor ile araları nasıl?" Pencereden uzaklaşıp Jenkins'in gözlerine baktım.

İfadesi tepkisiz kalsa da gözlerinde bir an için bir şey belirdi. "Bay Connor son zamanlarda eve pek uğramıyor ve... Bayan Gray ile iletişimleri eskisinden daha seyrek bir hâl aldı."

Kaşlarım hafifçe çatıldı. "Nişanları hakkında bir şey söyledi mi?"

Jenkins dikkatli bir ses tonuyla, "Açıkça bir şey söylemedi efendim," diye yanıtladı, "ancak davranışları eskisi kadar hevesli olmadığını gösteriyor."

Telefonumun çalmasıyla sessizlik bozuldu. Asistanım Kevin Wilson'ın sesi hoparlörden duyuldu.

"Bay Brooks, otuz dakika içinde Avrupa departmanıyla planlanmış bir konferans görüşmesi var. Katılımınız gerekiyor."

Telefonu kapatmadan önce kısaca, "Anlaşıldı. Belgeleri hazırla," diye yanıtladım.

Yeniden Jenkins'e döndüm. "Lütfen Josie'nin odasına gece atıştırmalıkları gönderin."

Başını sallayarak, "Elbette efendim," dedi ve odadan çıktı.

Arkasından bakarken yüzümde oluşan o hafif tebessüme engel olamadım. On yıl. Josie'nin Brooks ailesiyle yaşamaya başlamasının üzerinden tam on yıl geçmişti. On iki yaşındaki o küçük kızdan, şimdi yirmi iki yaşında genç bir kadına dönüşmüştü.

Üst kata, çalışma odama çıkıp dizüstü bilgisayarımı açtım. Ekran, veri ve rapor satırlarıyla aydınlandı ama aklım on yıl önceki o yağmurlu geceye kaydı.

Fırtına acımasızdı, tepemizde gök gürlüyordu. Anne ve babasını henüz kaybetmiş olan on iki yaşındaki Josie ateşler içinde yanıyordu. Battaniyelerin altına kıvrılmış, küçücük bedeni hem ateşten hem de korkudan titriyordu.

Yatağının başucunda oturmuş, ateşini düşürmek için soğuk bir bezle sürekli vücudunu siliyordum. Tam durumu düzelmiş gibi göründüğünde ve ben odadan çıkmak üzereyken, fırtınadaki tek can simidiymişim gibi elimi sıkıca tutarak beni hazırlıksız yakaladı.

Bilinciyle uyku arasında gidip gelirken, "Gitme... lütfen..." diye fısıldamıştı.

O elimi tutarken bütün gece orada öylece oturdum.

Telekonferans tam vaktinde başladı ve bölüm başkanları sırayla raporlarını sundu. Dikkatle dinliyor, ara sıra başımla onaylıyor ya da sorular soruyordum ama aklımın bir köşesi hâlâ üst kattaki genç kadındaydı.

O artık bir yetişkindi. Uykuya dalana kadar yanında birinin beklemesine ihtiyaç duyan o küçük kız değildi artık. Artık pek çok şeyi daha iyi anlıyordu; duyguları bile...

Sonuçta Conner'la birlikte büyümüşlerdi; aralarında doğal bir bağ olması kaçınılmazdı. Ama o çocuk, onun bu bağlılığını kesinlikle hak etmiyordu.

Eğer Connor ona gerçekten değer verebilseydi, kenara çekilir ve onu uzaktan sessizce izlerdim. Ancak gidişata bakılırsa artık gölgelerde kalamazdım. Artık ona daha yakın olmanın, güvende olduğundan emin olmanın vakti gelmişti.

Toplantı bittiğinde gece yarısını çoktan geçmişti. Kendime bir bardak süt koymak için çalışma odamdan çıkıp mutfağa yöneldim. Merdivenlerden inerken Josie'yi gördüm; üzerinde sade ev kıyafetleri ve terlikleri vardı, boş tabağını mutfağa götürüyordu.

Üzerinde bol, uzun kollu bir tişört ve pamuklu bir pijama altı vardı; saçlarını ise gelişigüzel bir at kuyruğu yapmıştı. Ne makyaj ne de şık kıyafetler... Sadece, saatlerce uğraşılmış bir görünümden çok daha çarpıcı olan o doğal güzelliği vardı.

"Bu saatte hâlâ ayakta mısın?" diye sordum; sesim her zamankinden daha yumuşak çıkmıştı.

Josie önce irkildi, sonra beni görünce rahatladı. "Dylan Amca... Deney verilerinin analizini yeni bitirdim de biraz acıkmışım. Jenkins'in hazırladığı gece atıştırmalığı tam zamanında yetişti."

"Araştırman nasıl gidiyor?" diye sorarken yanına yaklaşıp elindeki tabağı gayet doğal bir hareketle aldım.

"Gayet iyi, gerçi son zamanlarda bazı pürüzlerle karşılaştım..." Projesini büyük bir hevesle anlatmaya başlarken gözlerinin içi parlıyordu.

Yüzümde hafif bir tebessümle onu sessizce dinledim. Kullandığı bilimsel terimlerin hepsini tam olarak anlamasam da, tutkuyla bağlı olduğu bu konudan bahsederken yüzünde beliren o canlı ifadeleri izlemekten gerçekten keyif alıyordum.

Tam o sırada, Josie gitmek üzere arkasını döndüğünde tişörtünün ucu kapı koluna takıldı. Dengesini kaybedip sendelediğinde hızla uzanıp onu belinden yakaladım.

Zaman adeta durmuş gibiydi.

Josie göğsüme yaslanırken, bedeninin sıcaklığı ve duş jelinin o hafif kokusu beni bir anlığına sersemletti. Başını kaldırıp bana baktı; yüzlerimiz, nefesini tenimde hissedebileceğim kadar yakındı. Genelde kendinden emin ve kararlı bakan gözlerinde şimdi anlık bir şaşkınlık ve belirsizlik okunuyordu.

Bakışlarımı ona indirdim, elim hâlâ belindeydi; ne çok samimi bir dokunuştu bu, ne de onu bırakmak için acele ediyordum. O an içimde bir şeyler kıpırdadı; hem tanıdık hem de bir o kadar yabancı bir histi bu.

"Dikkat et," dedim usulca, sesim istemsizce daha tok çıkmıştı.

Josie gözlerini kaçırdı, bariz bir şekilde telaşlanmıştı.

Hızla doğrulurken, "Teşekkür ederim," diye fısıldadı.

Aramızda bir kol mesafesiyle öylece duruyorduk ama bir şekilde yıllardır hiç olmadığımız kadar birbirimize yakındık. Aramızdaki hava, ikimizin de henüz adını koymaya hazır olmadığı bir elektrikle yüklü gibiydi.

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm