Bölüm 4
Josie'nin Gözünden
Ellerinin belimi kavradığı yerdeki sıcaklığı hâlâ hissedebiliyordum ve içimde uyanan utangaçlık hissine engel olamıyordum. Muhtemelen Dylan Amca'ya ilk defa bu kadar yakın olmuştum...
Yine de onda ailenin diğer büyüklerinden farklı hissettiren bir şeyler vardı. Belki de aramızda sadece dokuz yaş olması ve büyük bir kuşak çatışması yaşamamamızdandı.
Sonra Olivia'nın az önce söyledikleri aniden aklımdan geçti ve kafamın karışıklıkla uğuldamasına neden oldu. Yanaklarımın hızla kızardığını hissettim ve çabucak kollarının arasından çıkarak aramıza biraz mesafe koydum.
Bu düşünce o kadar ani, o kadar yersizdi ki kızaran yüzümü fark etmesinden korkarak başımı kaldırıp ona bakamadım bile.
Aramıza bir sessizlik çöktü, ardından beklenmedik bir soruyla bu sessizliği bozdu.
"Connor ile nişanın hakkında ne düşünüyorsun?"
Connor ile nişanım mı? Ah! Bu sorudan kaçış yoktu, değil mi? Buna nasıl cevap verebilirdim ki? Gerçeği söylesem, yani ayrılmak istediğimi belirtsem, beni yanlarına alan ve kendi çocukları gibi davranan bu aileyi hayal kırıklığına uğratır mıydım? Richard ve Elizabeth beni evlerine kabul ettiklerinden beri bana sevgiyle yaklaşmaktan başka bir şey yapmamışlardı.
"Ben... şey..." Çok fazla şey belli etmeyecek kelimeler aradım. "İkimiz de çok genciz ve hayatımızda çok şey oluyor. Connor'ın kendi planları var, benim de araştırmalarım..."
Bilerek üstü kapalı konuştum. İşin aslı, yıllar önce ayarlanmış bu nişanı bozma konusunu nasıl açacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Bu beklenti boynumda görünmez bir kolye gibi o kadar uzun zamandır asılı duruyordu ki ağırlığını fark etmeyi neredeyse bırakmıştım; neredeyse.
Dylan'ın delici bakışları bu kaçamak cevabımın ardındaki gerçeği görmüş gibiydi ama sadece başını sallamakla yetindi. "Gençler kendi seçimlerini yapma özgürlüğüne sahip olmalı."
Nedense bu sözleri içime su serpmiş, beni rahatlatmıştı.
Zarif ve akıcı bir hareketle oturduğu yerden kalkarken, "Saat geç oluyor. Biraz dinlenmelisin," dedi. "Richard ve Elizabeth yarın eve dönüyorlar. Seni sorup duruyorlardı."
"Ben de onları özledim." Hafifçe gülümsedim. "İyi geceler, Dylan."
"İyi uykular, Josie."
Odama döndüğümde pencerenin kenarında durup Manhattan'ın gece gökyüzünde parıldayan ışıklarını izledim. Düşüncelerim çoktan yarına gitmişti. Connor'ın ailesinin karşısına nasıl çıkacaktım? Nankör görünmeden bağımsızlık arzumu nazikçe nasıl dile getirebilirdim?
Uyandığımda sabah güneşi perdelerimin arasından süzülüyordu. Giyinirken fazladan özen gösterdim; "üniversite öğrencisi" yerine "sorumluluk sahibi bir yetişkin" mesajı veren, günlük ama derli toplu bir kıyafet seçtim. Saçımı taramayı bitirdiğim an, Elizabeth'in aşağıdan gelen sesini duydum.
Yemek odasına girdiğimde, Elizabeth Jenkins'in hâlâ içeri taşımakta olduğu seyahat çantalarından başını kaldırdı.
"Josie, günaydın! İyi uyudun mu?" Yanıma gelip bana hızlıca sarıldı; parfümünün tanıdık kokusu, onlar döndüğüne göre evin artık normal ritmine kavuşacağının bir hatırlatıcısıydı.
Ben yerime otururken Richard gazetesini katladı. "İşte bizim kız. Biz yokken laboratuvarda heyecan verici bir şeyler oldu mu?"
Kahvaltı masasına oturduk, Jenkins taze meyvelerle süslediği o meşhur Belçika waffle'larını servis ediyordu. Elizabeth bir yandan Avrupa'daki toplantılarının en önemli anlarını anlatıyor, bir yandan da ara sıra haftamın nasıl geçtiğini soruyordu. Richard ise yüksek lisans eğitimimin erken başlamasına alışıp alışmadığımı merak ediyordu. Soruları öylesine sorulmuş gibi dursa da aslında ilgiliydi; kısa bir ayrılığın ardından arayı kapatan bir ailenin o sıcak ve tanıdık haliydi bu.
Onların bu sıcak ilgisinden cesaret bularak sonunda söze girdim. "Son günlerde bir konu üzerinde düşünüyordum. Bu dönem laboratuvar saatleri iyice yoğunlaştı, ben de acaba diyorum... Columbia'ya daha yakın bir eve mi çıksam?"
Masaya kısa bir sessizlik çöktü.
Elizabeth ve Richard, tek bir kelime etmeden koca bir konuşmayı sığdırdıkları o evli çift bakışlarından birini attılar birbirlerine. Ardından Elizabeth uzanıp elimi tuttu. "Elbette tatlım. Aslında biz de Richard'la tam senin için biçilmiş kaftan, kampüs yakınlarındaki çok şirin bir müstakil evden bahsediyorduk—"
"Çok incesiniz," diye araya girdim hızla, "ama ben daha mütevazı bir şey düşünüyordum. Sıradan bir apartman dairesi mesela."
"Olur mu öyle şey," diyerek eliyle itiraz etti Richard. "Bizim için en önemlisi senin güvenliğin. Columbia civarı bazen—"
"Mesele o değil," diye direttim yumuşak bir sesle. "Mesele... kendi ayaklarımın üzerinde durmayı öğrenmem." Yirmi iki yaşındaydım. Brooks ailesinin o korunaklı kozası olmadan da ayakta kalabilmeyi öğrenmem gerekiyordu.
Üstelik, neyse ki şimdilik her şeyle abim ilgileniyor olsa da, eninde sonunda Gray Endüstrileri'nin işlerini de devralmam gerekecek.
Aralarında yine o anlamlı bakışmalardan biri geçtikten sonra Richard pes etmiş gibi gülümseyerek iç çekti. "Tıpkı baban gibi hep çok inatçıydın. Peki bakalım, ama eve düzenli olarak uğrayacağına söz ver. Burası her zaman senin de evin, unutma."
"Connor'la da irtibatı koparma," diye ekledi Elizabeth, sesine anneye özgü sitemkâr bir ton yansımıştı. "Ah o çocuk... Mezun oldu, eve uğramadan dışarılarda başına buyruk geziyor. İleride aile şirketini yönetmesine nasıl müsaade edeceğiz, bilmiyorum."
"Belki de sadece biraz nefes almaya ihtiyacı vardır," diyerek kendimi gayriihtiyari onu savunurken buldum. Oysa Connor'ın ortalarda olmaması, aramızdaki nişan meselesiyle yüzleşmekten kaçınmamı epey kolaylaştırmıştı.
"Yine de," diyerek başını iki yana salladı Richard, "aile her şeyden önce gelmeli. Siz birlikte büyüdünüz; aranızdaki bu bağ, ne yaşanırsa yaşansın çok özel."
Başımı sallayarak onayladım. Daha fazla itiraz etmedikleri için içime derin bir su serpilmişti. "Ben gidip eşyalarımı toplayayım. Öğleden sonraki önemli laboratuvar çalışmam için hazırlık yapmam gerekiyor."
Ben ayağa kalkarken Elizabeth arkamdan, "Pazar akşam yemeğine geliyorsun, değil mi?" diye seslendi. "İtiraz kabul etmiyorum küçük hanım."
Dönüp ona gülümsedim. "Asla kaçırmam."
Üst kata yöneldiğimde, başından beri konuşmamızı sessizce izleyen Dylan'ın bakışlarının üzerimde gezindiğini hissedebiliyordum. Onun bu dikkatli hali beni hem geriyor hem de tuhaf bir şekilde güvende hissettiriyordu.
Odama döndüğümde kapıyı kapatıp sırtımı yasladım ve derin bir nefes aldım. Brooks malikânesinden taşınmak, bağımsızlığa giden yolda attığım ilk adımdı; aynı zamanda nişanı atma konusunu açacak cesareti bulmam için de bir başlangıç olabilirdi. Yine de on yıldır sığınağım olan bu odaya şöyle bir göz gezdirdiğimde, içimi beklenmedik bir hüzün dalgası kapladı.
Tek istediğim özgürlüğümdü. Peki o zaman ona doğru ilk adımı atmak neden bu kadar karmaşık hissettiriyordu?
