Bölüm 1
Christina’nın Bakış Açısı
Şak!
Başım yana savruldu, görüşüm bulanıklaştı, sanki biri kızgın bir demiri yüzüme bastırmış gibi derim yanıyordu.
Başımı kaldırdığımda Niall’ın öfkeden delirmiş gözleriyle karşılaştım.
Kader eşim bana vurmuştu.
Üç dakika önce, bu gereksiz pahalı sürü evini nasıl baştan aşağı yenilerim diye hayal kuruyordum. İki dakika önce, odasında çerçeveli bir fotoğrafı yanlışlıkla devirdim. Kız kardeşimin fotoğrafını.
Şimdi kulaklarımda kan uğulduyordu; keskin, aşağılayıcı bir ses.
İçimdeki Akira ihanetle kükrüyordu, nefesimi kesecek kadar güçlü bir fırtına gibi.
“Onu kırdın mı!?” diye tısladı Niall. “Beatrice’le çekilmiş tek fotoğrafımdı o. Senin kıskançlığın midemi bulandırıyor.”
“Sen kafayı mı yedin?” dişlerimi sıkarak konuştum.
“Hayır, çarpık olan sensin!” diye kükredi. “Seninle evlenmeyi kabul ettim zaten, daha ne istiyorsun? Beatrice senin yüzünden gitti! Çünkü bana bu eş bağını sen zorla kabul ettirdin!”
Gözlerindeki nefret, tokadından çok daha derine işledi.
“O senin kardeşindi! Şimdi de onun olan her şeye göz dikiyorsun, öyle mi? Onunla ilgili tek bir iz bile kalmayana kadar durmayacaksın, değil mi?” diye bağırdı. Sonra beni itti, arkaya doğru, orta sehpanın üstüne savurdu.
Kırılmış camların üzerine düştüm. Avucumda keskin bir acı patladı. Kanım, Beatrice’in o kusursuz gülümsemesinin üzerinde leke bıraktı.
Ne kadar acı ama ne kadar da yerinde.
Yanağım zonkluyordu. Elimin her yeri kan içindeydi. Ama en çok acıtan şey, sözde kader eşimin beni hiç sevmemiş olduğunu fark etmemdi.
“Ben değildim,” dedim. Son bir mantık denemesi. “Bu eş bağını sana ben zorla kabul ettirmedim. Gidip gitmemesini de ben belirlemedim.”
Mantıken bakınca, beni suçlamalarını bir yere kadar anlayabiliyordum.
On sekizinci doğum günümde ilk kez dönüşüm gerçekleşti ve Niall’ın benim kader eşim olduğunu fark ettim. Salak gibi, her şeyi günlüğüme yazdım. O iş seyahatinden döndüğünde ona anlatmayı planlıyordum. Kabul etmezse, reddedilmeye hazırdım.
Ama Beatrice günlüğümü buldu ve herkese yaydı.
Mahremiyet onun için hiç bir şey ifade etmezdi. Günlüğümü tüm Crescent Sürüsü’ne adeta canlı yayında okuttu.
Bana acıyan bakışlar arasında, kusursuz ablasının Alfa’sına göz diken acınası yedek kız kardeş olarak rezil oldum.
Sonra Beatrice, sanki lütufta bulunuyormuş gibi yurtdışına gitti. Arkasında bir mektup bıraktı. Mektupta, sırrımı öğrendiğini, bu yüzden elini çekip Niall’ı bana “bıraktığını” yazmıştı.
Onun cömertliği, başkasının kredi kartıyla cömertlik taslamak kadar gerçekti.
Ve ben, Crescent Sürüsü’nün mükemmel prensesini kaçıran kötü kız oldum.
Ailem içinse, yıllardır kenarda bekletilen yedek oyuncu bir anda ilk on bire alınmıştı. Stratejik bir değişiklikti ve ben buna minnettar olmak zorundaydım. Annemle babam için Niall’la hangimizin evlendiğinin bir önemi yoktu, önemli olan sürü ittifakının tamamlanmasıydı. Niall kalbimi elleriyle söküp çıkarsa, muhtemelen onlar da ona silmek için peçete uzatırlardı.
Sanki ailem beni hep zaten seviyormuş gibi yapıp içten içe nefret etmişlerdi. Eğitimde Beatrice’ten ne kadar iyi olursam olayım, hep ona mazeret buldular, hep bende kusur aradılar. Ben, şımarık, nankör, sevgili ablasının kıymetini bilemeyen kıskanç kardeştim.
Parmaklarım, nişan yüzüğünün etrafında kenetlendi. Bizim bu saçma eşliğimizin, zavallı bir sembolü.
Sıcak yaşlar görüşümü bulanıklaştırdı. Gözlerimi hızlıca kırpıp geri itmeyi başardım.
Kapıya doğru fırladım. Gözyaşları akmadan önce dışarı çıkmalıydım.
Niall bileğimi yakalayıp beni durdurdu. “Topla.”
“Ne?” Duyduğum şeye inanamayarak baktım yüzüne. Gerçekten öyle mi demişti?
“Fotoğraf çerçevesini sen kırdın. Camları sen toplayacaksın.” Sesi buz gibi ve emrediciydi.
Ne yazık ki emir almada hiçbir zaman iyi olmadım.
“Hayır.” Çenemi kaldırdım. En ufak bir taviz yoktu.
Çenesi kasıldı. “Bunu gerçekten yapmak istediğinden emin misin, Christina?”
“Evet. Hayır dedim.” Gözümü kırpmadan bakışlarını karşıladım.
Eğer aşk, öz saygımı yerle bir etmek demekse, o aşkın da canı cehenneme.
Aramızdaki hava çatırdadı, gerilim fırtına öncesi gökyüzü gibi yükseldi. Öfkeyle yakılan gözlerle bana doğru eğildi. “Son şansın. Bana karşı gelirsen, bu bağı burada bitiri—”
“Biz bittik,” diye kestim sözünü.
Yüzündeki ifade donup kaldı.
Bir anlığına, odadaki hava ağırlaştı, tüm sesler sustu.
Benim gerçekten bunu söyleyeceğimi hiç beklememişti.
Kolumu ondan çekip kurtardım. Kaçma umudu içimde alevlenince nefesim hızlandı. Ama o, bileğimi yeniden yakaladı. Bu kez kavrayışı morartacak kadar sertti. Gözleri, nefrete çok benzeyen bir şeyle alev alev yanıyordu.
"Bu olanların sorumlusu sensin, Christina!" diye hırladı Niall. Sesi, kaderin beni bağladığı eşten çok, kanlı bir düşman gibiydi.
"Ben, Frostpelt Sürüsü'nün Alfası Niall Granger, seni reddediy—"
"Kes sesini!" diye patladım.
Eğer bu bağı bitirecek biri varsa, o da bendim.
Bakışlarım onun gözlerine kilitlendi, hiç kaçmadan.
"Beni reddetmek sana düşmez. Ben seni reddediyorum, Niall. Şimdi bunu kabul et."
Dünya ikiye ayrılıyormuş gibi hissettim.
İçimdeki Akira, kaybedişin o tiz, delici ulumasıyla inledi. Bağ ilmik ilmik çözülürken, göğsümden yakıcı bir acı geçti.
Niall’in çenesi kasıldı, ama dişlerini sıkarak kelimeleri zorla itti dışarı:
"Reddini kabul ediyorum. Şimdi de ortalığı toparla ve şu lanet fotoğrafı düzelt."
Titreyen ellerimle paramparça olmuş çerçeveyi yerden aldım. Cam parçaları avucuma battı, kanım cama bulaştı. Fotoğrafı ortasından yırttım, yüzünü kız kardeşimin yüzünden koparırken, sanki aramızdaki son bağı da söküp atıyordum.
Hiç tereddüt etmeden elimi savurdum ve o sinir bozucu derecede yakışıklı, kibirli yüzüne sert bir tokat indirdim. Çat diye bir ses aramızda yankılandı.
Ona iyice yaklaştım, gözlerimdeki ateşi görsün istedim.
"Şimdi," diye tısladım, "bitti aramızdaki her şey..."
Sessizlik mutlak bir duvar gibi çöktü.
Avucum yanıyordu, ama içimdeki o derin sızıya kıyasla aldığım tatmin acıyı bile bastırmıştı.
Niall bir adım geriledi, gözlerinde şok parladı.
Bu acıdan değildi; yıllarca hor gördüğü uysal kızın artık var olmadığını fark etmesindendi.
Soğuk bir gülümseme yerleşti yüzüme.
"Hoşça kal, Niall. Git, Beatrice’e yaptığın tapınağın önünde diz çök."
Ve o boğucu cehennemden başım dik çıkarak yürüyüp gittim.
Gerekirse kendi gözyaşlarımda boğulurdum ama ona bir damla daha göstermezdim.
Otoparka vardığımda, gece serinliği yüzüme çarptı. Ama hemen ardından, dev bir dalga gibi üzerime çöken bir acı her yanımı kapladı.
Kimse bana, eş bağını koparmanın bu kadar dayanılmaz olacağını söylememişti.
Sanki kalbim ince ince doğranıp Hannibal Lecter’ın önüne servis ediliyordu. O da muhtemelen yanına güzel bir kırmızı şarap ve biraz bakla eşliğinde keyifle yerdi.
Sürücünün koltuğuna kıvrıldım, soğuk ter yüzümden süzülüyordu.
Akira içimde bitkin bir halde yatıyor, inliyordu:
"Bu bok gibi tuhaf bir his! Sanki biri elini karnıma soktu ve yumruğuyla bir parçayı koparıp aldı."
Aynı fikirde olmamam imkânsızdı.
Annemin yanına gitmek istedim; böyle bir acıyı nasıl hafifleteceğini kesinlikle bilirdi.
Ya da belki de acı çeken her canlı, içgüdüsel olarak annesini düşünürdü.
Zihinden bağlantı mı kursam, yoksa doğrudan arama mı yapsam diye kararsız kaldım. Tam o sırada telefonum titredi.
Gözlerim o kadar doluydu ki, ekrana dokunup açmakta bile zorlandım.
"Chrissy, kesin delirdin sen!" diye çığlık attı annem. "Niall’i bu şekilde rezil etmeye nasıl cüret edersin! Sürü ittifakı mahvoldu!"
"Anne, o beni reddetti," dedim kısık bir sesle. "Resmen… resmî olarak. Bir de bana vurdu. Yani, böyle ufak bir detay da var."
"Ne... yaptı?" Hayatında ilk defa afallamış gibiydi.
Babamın sesi araya girdi:
"Abartmayı bırak. Beatrice senin için onca fedakârlık yapmışken mi konuşuyorsun böyle? Hemen Niall’dan özür dileyeceksin ve ondan seninle evlenmesini isteyeceksin, yoksa bu topraklarda sana yer yok!"
Cevap vermeme fırsat bırakmadan telefonu kapattı.
Telefona boş boş baktım, babamın sözleri zihnimde yankılandı.
Ne bir "İyi misin?"
Ne de bir "Gelip seni alacağız."
Sadece, sürüden atılmakla ilgili tehditler.
Neden, ne yaparsam yapayım, onların gözünde en ufak bir değeri bile hak edemiyordum? Eşim beni reddetmiş, acıdan ölüyormuşum; ama anne babamın aklında sadece sürü ittifakı ve Allah bilir nerede kaybolmuş olan o lanet olası kız kardeşim vardı!
Beatrice hiçbir şey yapmak zorunda kalmamıştı; yine de onlar için dünyanın en değerli mücevheriydi.
Demek ki, buymuş?
Kaderimin bana yazdığı eşle aramdaki bağı kopardığım gün, sonunda anladım:
Annemle babam beni hiç sevmemişti.
Bu gerçeği idrak etmek, içimde, onların sevgisine dair kalan son, zavallı ve acınası umudu da paramparça etti.
Yeter.
Artık verilmeyecek bir sevgi için didinmeyecektim.
Artık yedek kız evlat rolünü oynamayacaktım.
Yıllar önce kaybettiğim öz saygımı geri alacaktım ve bu nişanı, bedeli ne olursa olsun, kendi ellerimle parçalayacaktım.
