Bölüm 1 Her Şeyi Bitiren Yıldönümü
Harper'ın Bakış Açısı
Joel benim yerime sipariş verdiği anda bir şeylerin ters gittiğini anlamalıydım.
O bunu asla yapmazdı.
Ama o akşam Marcello’s’ta, garsona dönüp “O somon alacak,” derken bana zar zor baktı.
Pahalı şarap kadehini iki elimle kavradım ve midemde oluşan düğümü görmezden gelmeye çalıştım.
Bu gece romantik olmalıydı.
İlk buluşmamızda Joel’in beni getirdiği aynı köşe masasında, 10. yılımızı kutluyorduk. O zamanlar Joel, yüz atışları arasında şiirler okuyan ukala bir yirmilik buz hokeyi oyuncusuydu… Ben de saf bir hazırlık öğrencisiydim.
Joel bütün hafta ceketinin cebini kontrol edip duruyordu, sanki içinde çok değerli bir şey taşıyormuş gibi. Gergindi, dalgındı. Ona pek benzemez.
Yüzük bu gece gelecekti. Bundan neredeyse emindim.
Yoksa Joel neden özellikle bu akşam bu kadar gizemli davransın ki?
“Bu gece çok güzelsin,” dedi Joel, ama sesinde bir gariplik vardı.
Söylediği kelimeler doğruydu. Ama ton tamamen yanlıştı; yumuşak, üzgün, özür diler gibi… Sanki benim henüz anlayamadığım bir şey için şimdiden pişmanlık duyuyordu.
“Joel, ne oluyor?” diye sordum.
“Önce şu yemeğin tadını çıkarabilir miyiz?”
“Ne oluyor aşkım? Söyle bana.”
Sonunda başını kaldırıp bana baktı ve daha konuşmadan gözlerinde gördüm. Bu bir evlilik teklifinin akşamı değildi.
“Bana takas teklifi geldi,” dedi dikkatle. “Vancouver beni playoff için istiyor. Gerçekten iyi bir fırsat, Harper. Kupa için gerçek bir şans.”
Derin bir nefes aldım. Takas. Tamam… Daha önce de takaslar atlatmıştık.
“Peki,” dedim. “O zaman Vancouver’a taşınırız. Daha önce de yaptık. Ben yeni bir iş bulurum…”
“İşte mesele orada.” Joel’in sesi çatladı.
“Menajerim, bekar olmamın dışarıdan daha iyi görüneceğini düşünüyor. ‘Uygun bekar’ hikâyesi… Özellikle yeni takımla, daha pazarlanabilir. Bu takas da benim için markamı gerçekten büyütme şansı.”
Söyledikleri hiç mantıklı gelmiyordu.
“Bir dakika,” dedim yavaşça. “Menajerin imajın için iyi olur diye benimle ayrılıyor musun?”
“Sadece bununla alakalı değil…”
“MARKAN için beni bırakıyorsun?” Sesim öyle bir yükseldi ki yan masadaki çift konuşmayı kesip bize baktı. Umursamadım.
“Harper, lütfen sesini alçalt,” diye tısladı Joel.
“Sesimi mi alçaltayım? Bana diyorsun ki hayatımdan geçen on yıl, senin pazarlanabilirliğinden daha az önemli, bir de sesimi alçaltmamı istiyorsun?”
“Ben öyle demek istemiyorum.”
“Peki ne DEMEK istiyorsun? Çünkü şu anda sponsorluk anlaşmalarını benden üstün tuttuğun gibi geliyor.”
O ise sanki mağdurmuş gibi incinmiş baktı. Gözleri doldu, gerçekten yaşlar birikiyordu.
“Kariyerim için her şeyden vazgeçtin,” dedi kısık bir sesle. “Bu sana haksızlık, Harper. Sen seni ilk sıraya koyabilecek birini hak ediyorsun. Ve şu anda, bu fırsatla, benim tamamen hokeye odaklanmam gerekiyor. Hiç dikkat dağınıklığı olmadan.”
Dikkat dağınıklığı.
O kelime, ciğerimdeki havayı tek seferde çekip aldı sanki.
“Ben senin için bu muyum yani?” Sesim titredi. “On koca yıldan sonra, ben bir ‘dikkat dağınıklığı’ mı oldum?”
“Öyle demek istemedim…”
“Senin için dört kez taşındım, Joel.” Bütün vücudum titriyordu. “Boston, Charlotte, Providence, Seattle. Dört kere tüm hayatımı toplayıp kutulara koydum. Dört kere sıfırdan başladım. Bunu seni sevdiğim için yaptım. Çünkü birlikte bir hayat kurduğumuzu düşünüyordum.”
“Ben senden bunu istemedim.”
“İSTEMENE GEREK YOKTU!” Kelimeler ağzımdan patlar gibi çıktı. Artık restorandaki herkes bize bakıyordu. “Bunu bana bu bileziği verip ‘Benim çapam sensin’ dediğin için yaptım. Hatırlıyor musun?”
Bileğiğimi tutup ona doğru salladım, altın bilezik mum ışığında parladı.
“Elbette hatırlıyorum…”
“Senin için kliniğimden vazgeçtim. Charlotte’ta yatırımcılarım hazırdı. Gerçek para, gerçek destek. Ayarladığım bir yer vardı, sipariş ettiğim ekipmanlar, hazır bir iş planı. Ama sonra seni Seattle’a çağırdılar ve senin bana burada ihtiyacın vardı, ben de ‘tamam’ dedim. Her şeyden uzaklaştım çünkü bir takım olduğumuzu sanıyordum.”
“Hayallerinden vazgeçmeni asla istemedim.”
“Ama VAZGEÇTİM!” Sandalyem gıcırdayarak geriye kaydı, ayağa fırladım. “Her şeyden vazgeçtim. Kariyerimden, planlarımdan, bütün hayatımdan. Ve şimdi burada oturmuş bana diyorsun ki, bunların hepsi boşunaymış, çünkü menajerin kameralar karşısında bekar görünmeni istiyor?”
Joel’ın ağzı bir karış açık kalmıştı, şoktan donup kalmış gibiydi. Konuşmaya çalıştı, ama ses çıkmadı.
“B-ben seni seviyorum,” sonunda güçlükle söyledi. “Harper, seni gerçekten seviyorum. Burada doğru olanı yapmaya çalışıyorum.”
“Doğru olan mı?” Acı acı, kırık bir kahkaha attım. “Doğru olan, hayatımın on yılını boşa harcamamak olurdu. Doğru olan, benim senin için gerçekte ne ifade ettiğimi dürüstçe söylemek olurdu.”
“Sen benim için her şeysin.”
“Peki O ZAMAN NEDEN?” Soru içimden kopup çıktı. “Madem her şeyim, o zaman beni silip atman neden bu kadar kolay?”
“Kolay değil, Harper. Bu beni bitiriyor… buna inanmak zorundasın—”
“Benim olduğum yerden bakınca gayet kolay görünüyor.” Çantamı kaptım, masadan geri çekildim. Ellerim titriyordu, göğsümde yanan öfkeyi yutmaya çalışıyordum.
“Harper, dur,” Joel ayağa kalktı, bana uzandı. “Lütfen, bari seni eve ben bırakmama izin ver.”
“Yapma,” dedim. “Beni takip etme. Beni arama. Bana mesaj atmaya bile çalışma. Çiçeklerle kapıma da gelme. Sadece beni rahat bırak. Seni bir daha asla görmek istemiyorum.”
“Harper, lütfen…”
Sözünü bitirmesine fırsat vermeden arkamı döndüm ve yürüdüm.
Kapılardan çıktığım anda Seattle’ın soğuğu yüzüme vurdu. Ellerim o kadar titriyordu ki zorla telefonumun kilidini açabildim, ama bir şekilde Maya’nın numarasını bulmayı başardım.
İlk çalmada açtı. “Aman Allah’ım, teklif etti mi?”
“Benden ayrıldı,” dedim.
Bir an sessizlik oldu.
“Geliyorum,” dedi Maya, sesi bir anda çelik gibi sertleşmişti. “Yerinden kıpırdama. O dışarı çıkarsa sakın konuşma. On dakika sonra oradayım.”
Telefonu kapattı.
Marcello’s’un önündeki kaldırımda dikildim. El ele yürüyen çiftlere baktım, kendi küçük kusursuz akşamlarının tadını çıkarıyor gibiydiler, hafifçe gülüşüyorlardı.
Telefonum titredi, sessizliği böldü.
Joel: Lütfen açıklamama izin ver. Bu gecenin böyle olmasını istememiştim. Özür dilerim.
Mesajı sildim.
Tekrar titredi.
Joel: Seni gerçekten seviyorum, Harper. Bunu bilmeni istiyorum. Bana inanmak zorundasın.
Bu sefer numarasını engelledim. Şerefsiz!
Restoranın camından, hâlâ masamızda oturmuş olan Joel’ı görebiliyordum; yüzü ellerinin arasındaydı, omuzları titriyordu.
Sonra garsonun yanına yaklaştığını gördüm. Elinde küçük, koyu kadifeyle kaplı bir şey vardı.
Bir yüzük kutusu.
Kalbim durdu.
Joel bu gece yüzük getirmişti. Gerçekten de dediği gibi evlenme teklif etmeyi planlamıştı. Sonra şarapla somonun arasında bir yerde fikrini değiştirmişti.
Arkamı döndüm.
Sekiz dakika sonra Maya’nın arabası kaldırımın kenarında frenleri öterek durdu. Öne doğru eğilip kapıyı açtı, yüzüme bir kez baktıktan sonra sordu: “Dondurma mı, votka mı?”
“İkisi de,” diyerek arabaya bindim.
“İşte benim kızım.”
Maya gaza bastı, biz uzaklaşırken göz ucuyla Joel’i gördüm; restoran kapısından fırlamıştı, hâlâ o kadife kutuya sıkı sıkı tutunuyordu, adımı haykırıyordu.
Gerçekten arkamı dönmedim.
Hayatımın on yılı beyaz bir masa örtüsünün üzerinde paramparça olmuştu ve ben onun için bunların zerre kadar bir anlamı varmış gibi yapmaktan vazgeçmiştim.
“Peki,” dedi Maya, birkaç sokak sessizlik içinde gittikten sonra. “Bu gece ne kadar intikamcı hissediyoruz? ‘Arabayı anahtarla çizelim’ seviyesinden ‘formalarını yakalım’ seviyesine kadar bir skala düşün.”
Camdan Seattle silüetine baktım. Joel’in kariyeri için taşındığım şehre.
“Maya,” dedim, sessizce. “Bir insanı nasıl yok edersin?”
Bana doğru baktı, bir kaşı kalktı, yüzüne yavaş yavaş bir gülümseme yayıldı.
“Kimin hayatını mahvediyoruz?”
“Joel’in.”
Maya’nın gülümsemesi vahşileşti.
“Ah, Harper,” dedi, çoktan telefonunu çıkarırken. “Bunu söylemeni hiç beklemiyordum.”
