Bölüm 1

Zırın. Zırın.

Alarm saatinin durmak bilmeyen, tiz çığlığı Julie Carven’ı sadece uyandırmadı; sanki doğrudan kafatasına matkap gibi saplandı.

Yatağının üzerine örtülmüş ucuz, boğucu cibinliğe bomboş bakakaldı; bu ağır gerçeği inatla, şiddetle kabullenmeyi reddediyordu. İnleyerek döndü, yüzünü topak topak yastığın içine gömdü. Görmezsem gerçek değildir.

Etrafındaki daracık yurt odası şimdiden canlanmıştı. Battaniyelerin hışırtısı, yumuşak esnemeler… Oda arkadaşları, alışılmış kaotik sabah rutinlerine başlamıştı bile.

602 numaralı odanın resmî olmayan oda sorumlusu Tania Graf, Julie’nin kımıldamadığını fark etti. Ranzanın kenarına gelip Julie’nin omzunu nazikçe salladı. “Julie, uyan. Saat altı.”

Son sınıf demek, altı buçukta tam vaktinde zorunlu sabah etüdü demekti. Daha döneli ilk hafta olmuştu ama geç kalırken yakalanmak, herkesin içinde rezil olmak demekti; hatta daha kötüsü, yaramaz bir çocuk gibi bir saat koridorda ayakta dikilmek.

Birkaç saniye sonra Julie dirseklerinin üzerine doğruldu. Saçları darmadağındı, yüzü dünyayla tüm bağını koparmış gibiydi. “…Öleceğim.”

“Abartma,” diye güldü Tania; sinir bozucu bir neşeyle Julie’nin saçlarını karıştırdı. Altı kızın en büyüğü olarak onlara bakmaya alışkındı. “Dün enerji doluydun. Hadi, zaman harcama. Kalk.”

Dün.

Dün, bu bedende yaşayan kız gerçekten on yedi yaşındaydı; en büyük derdi, bitmemiş İngilizce ödevi falandı.

Peki bugün? Bu ergen kabuğunun içine sıkışmış ruh, tükenmiş, yirmi yedi yaşında bir plaza kölesiydi.

Gecenin bir vakti susuzluktan sıçrayarak uyanmıştı. Neredeyse bacaklarını yataktan sarkıtacak, üst ranzanın korkuluğu yakalamasa boynunu kıracaktı. Bedeni beyninden hızlı davranmış, soğuk soğuk terlemişti. Gözleri birden açılınca, loş ay ışığı horlayan kızlarla dolu klostrofobik bir odayı ortaya çıkarmıştı.

Psikolojik gerilim filminde uyanmak gibiydi.

Tania yan yataktan uykulu uykulu “Ne oldu?” diye mırıldanmasa Julie çığlık atacaktı. Tüyleri diken diken, yastığının altındaki telefona uzanmıştı. Ekran aydınlanınca beyninin sigortası atmıştı.

Bunun sadece stres rüyası olduğuna kendini inandırmaya çalışmıştı—hani şu sınava tamamen çıplak ve okuma yazma bilmeden girdiğin türden. Gözlerini kapatıp, Uyuyayım. Yarın ofiste uykusuz olursam ayakta kalmak için öldürücü doz buzlu Americano gerekecek, diye düşünmüştü.

Ama işte buradaydı. Kâbus hâlâ sürüyordu.

“Kafayı yiyeceğim… Hangi yıldayız?” diye sormuştu Julie karanlıkta, çaresizce.

Tania ona saf bir acımayla bakmıştı. “Hangi yıldayız bilmiyorum, tek bildiğim üniversite başvurusu cehenneminin tam ortasındayız.”

Son sınıf düdüklü tenceresinin bir kurbanı daha.

Julie gözlerini sımsıkı kapatıp sessizce acı çekti, sonra merdivenden aşağı indi. Plastik terliklerini ayağına geçirip daracık banyoya süründü. Tek lavaboda yer kapmak için üç kız şimdiden dirsek dirseğe vermişti. Julie tarağını aldı; yüzü cenazeye gidiyormuş gibi, acımasızca dolaşmış uçlarını çekiştirerek taradı.

Oda arkadaşlarının tanıdık ama acı verecek kadar uzak yüzlerine baktı.

Mezuniyetten sonraki yaz, hep yakın kalacaklarına yemin etmişlerdi. Sonra bu, sosyal medyada pasif beğenilere ve üç yıl önce Tania’nın düğününde yarı boş bir masaya dönüşmüştü. Onlarla yeniden bu küçücük, nemli alana sıkışmak tamamen gerçek dışı geliyordu.

On yıl olmuştu. Julie raftaki renkli plastik bardak sırasına baktı; hangisinin kendisine ait olduğunu bir türlü çıkaramadı.

Tania ağzı köpük doluyken onu dürttü. “Ne oldu sana?”

Julie eski tarzına uyan pembe bardağı seçip şansını denedi. Tania diş fırçasını çaldı diye ona bağırmayınca, dişlerini hırsla fırçalamaya başladı.

Kaotik sabah senfonisi koridora taşıyordu.

“Çoraplarım hâlâ ıslak! Ne giyeceğim ben?!”

“Yemekhaneye gidiyor musun? Bana da bir simit kap!”

“Vakit yok! Etütten sonra yerim!”

Gelecekte Julie, üst düzey bir sonik diş fırçası kullanır, pahalı parfümleri de kendine ait cam bir makyaj masasının içinde stoklardı. Şimdiyse minicik masasının üstünde, eczaneden alınmış ucuz bir nemlendirici şişesine bakıyordu. Ağır bir iç çekip kremi yanaklarına sürdü.

Sırt çantasını kapıp Tania’nın peşinden kapıdan çıktığında Bayview’in eylül sıcağı çoktan tenine çökmüştü.

Julie’nin başı dönüyordu. Kırmızı göz uçuşuna yetişmek dışında, yıllardır bu kadar erken kalkmamıştı. Üniversitede bile sabah sekiz derslerine son saniyede sürünerek giderdi. Yetişkin hayatı gösterişli değildi ama dokuzdan önce mesaiye girmek zorunda da kalmazdı. Ofisine yakın küçücük bir daireye kira verir, ucuz paket servis söyler, panik olmadan sekize kadar uyurdu.

Lise son sınıf olmak resmen bir insan hakları ihlali.

“İyi misin? Bugün tuhaf davranıyorsun,” dedi Tania; nefessiz kalan Julie’yi ana binaya giden uzun yoldan sürükleyerek.

Julie’nin kalbi bir an tekledi ama pürüzsüzce yalan söyledi. “Kramplarım var. Galiba regl oluyorum.”

Tania’nın gözleri gerçek bir panikle büyüdü. “Ayın başında mı? Ya SAT’lere denk gelirse?”

Julie ifadesizce, “Tania, çok komiksin,” dedi.

Dürüst olmak gerekirse, zaman yolculuğu ona tamamen boşa gitmişti. Kurtaracağı ölü akrabası yoktu, yeniden yazacağı trajik bir geçmişi de. Bu yeniden doğuşu gerçekten ihtiyacı olan birine versinlerdi. On yediden yirmi yediye kadar gayet ortalama, mutlu bir hayat yaşamıştı.

Tek gerçek “başarısızlığı”, mezuniyetten sonra eğlence sektöründe tutunmaya çalışırken yaptığı safça bir denemeydi. Beş yıl boyunca adı sanı geçmeyen figüran rolleri kovaladı; sonunda ailesi onu eve dönmeye zorladı. O da tam sigortalı, hafta sonları tatil, düzenli bir kurumsal işe geçti. Sıkıcı, öngörülebilir hayatını seviyordu.

“Bir şekilde atlatacağız,” diye iç çekti Tania; Julie’nin içindeki krizin farkında bile değildi. “Annemle babam sürekli, ‘Bir yıl dişini sık, hayatının geri kalanı kolay olacak,’ deyip duruyor. Duymaktan kulaklarım kanıyor.”

Bir yıl dişini sıkmak mı? Julie’nin ağzı seğirdi. Gençlere satılan en büyük yalan.

Belki de nostalji anılarına filtre çekmişti; çünkü eskiden lise günlerinin dolu dolu olduğunu sanırdı. Şimdi gerçekten geri dönmüşken? Bildiğin işkenceydi. Sadece kendi evimde uyanmak istiyorum, diye düşündü. Hadi onu geçtim, ofisteki bölmem bile olur.

Akademik bina yaklaştıkça Tania, üniversitede hangi bölümü seçeceğinden ve gelecekteki mesleklerden konuşup durmaya başladı. Ergenlerin hayalleri ne kadar saçmaydı. Yetişkinlik dediğin şeyin keskin takım elbiseler giymek, anlaşma kapattıktan sonra iş arkadaşlarıyla martini yudumlamak olduğunu sanırlardı. Uber fiyatlarının fırlamasını, tıklım tıklım metrolarda ağlamayı ya da geç gelen bir yemek siparişinde iki dolarlık iade için kavga etmeyi bilmezlerdi.

Gelecek.

Önündeki on yılı baştan yaşamak fikri bile Julie’nin göğsünü sızlattı. Dalgın halde kalabalık koridora adım attı. Zile dakikalar vardı; koridor, koşuşturan bedenlerin karmakarışık bir bulanıklığıydı.

Bakmıyordu.

Tam birinin önüne çıktı; omzu sertçe, katı ve kıpırdamayan bir kas duvarına çarptı. Çarpmanın şiddeti tüm bedeninden geçti, dengesini bozdu.

Geri sendelemesine fırsat kalmadan güçlü bir el kolunu yakaladı; onu zahmetsizce sabitledi.

“Kendine geldin mi?” diye, kulağının hemen üstünde derin ve tok bir ses yankılandı.

Julie irkildi, başını hızla kaldırdı.

Karşısında, tehlikeli derecede keskin bir çenesi ve koyu, yoğun bakışları olan bir oğlan duruyordu. Rahatlıkla bir doksanı buluyordu; bir sporcunun ince ama yay gibi gerilmiş gücüyle yapılmıştı. Ona aşağıdan bakıyordu; koyu kaşları çatılmıştı ve o çatık ifade, bir ergen için fazla doğal bir otorite taşıyordu.

Julie’nin nefesi takıldı. Kurumsal refleksleri neredeyse beynini devre dışı bıraktı. O gözlerin içine bakınca, kelimeler ağzından kaçmasın diye dilini ısırmak zorunda kaldı.

Günaydın, patron.

Sonraki Bölüm