Bölüm 14
Liseli öğrencilerin doğru dürüst hafta sonu olmazdı. Hele son sınıfta hiç olmazdı. Bayview’daki çoğu okul cumartesi öğleden sonra dağılır, pazar akşamıysa etüt için geri dönmeniz beklenirdi. Haftada evde geçirebildiğiniz tek bir gece vardı.
Yine de öğrenciler cumartesiyi, kuraklıkta yağmur bekler gibi beklerdi. Etin ufacık bir parçası da ettir; yarım gün izin de izindir.
Julie, Ryan Acker meselesini olabildiğince hızlı ve temiz bir şekilde bitirmek istiyordu. Hiç duraksamadan annesini aradı ve dümdüz yalan söyledi. “Tania’yla kızlar okul dışına bir şeyler yemeye gidecek, bir de AP hazırlık kitapları alacağız. Senle babamın beni almaya gelmesine gerek yok. Otobüsle eve dönerim.”
“Peki. Çok geçlere kadar dışarıda oyalanma. Saat onu geçerse eve gelmezsen, yandın.”
“...” Julie karşılık vermeye çalıştı. “Güzelim, az önce sana çalışma kitapları alacağımı söyledim. Oyun peşinde değilim.”
Yaşlı zencefil daha acı olur. Hettie Carven, hattın öbür ucunda soğuk, her şeyi anladığını belli eden bir alayla homurdandı ve telefonu kapattı.
Julie iç çekti. Hettie Carven. Aradan on yıl geçse de acımasız pratikliği zerre değişmemiş.
Yakında, yüzünde kusursuz bir sakinlikle duran Tania, az önce bahane olarak kullanılmış gibi davranmadı. “Dert etme. Annen beni ararsa, seni idare ederim.”
Julie daha derin minnettarlığını dile getiremeden Tania duraksadı. “Ama seninle Ryan arasında tam olarak ne oluyor?”
Yazın, sinemada onlara denk gelmişti. O zaman her şey gayet yolunda görünmüştü.
“Hiçbir şey olmadı.” Julie suçu üstlenmekten kaçınmadı. Dürüstçe, “İyi biri. Sadece artık ondan hoşlanmadığımı fark ettim,” dedi.
Geçmiş hayatındaki ilişkinin gerçek olduğunu inkâr etmeyecekti.
Ama bir ilişkiyi tek kişinin ısrarıyla sürdüremezdiniz. Artık sevmiyorsanız, zorlamak ikinize de zarar verirdi.
Tania, belli ki anlamadan ağzını araladı ama bu, en yakın arkadaşının tarafını tutmasına engel olmadı. “Şey... peki o zaman.”
Julie, Ryan’la bölgedeki en popüler alışveriş merkezinde buluşmayı kabul etmişti. Şu an insan kaynıyordu. On yıl sonra hayalet gibi bir AVM’ye dönecekti ama şu an, lise anılarının en derinlerinden bazılarını içinde taşıyordu.
Okul kapısının önünden direkt giden bir otobüs vardı.
Tania’yla Beth ters yönde oturuyordu. Ama Julie tıklım tıklım, boğucu sıcaklıktaki otobüse kendini zorla sıkıştırınca, koridorun tam ortasında Warren Gale’in dikildiğini görünce afalladı!
Hemen küçük bedenini kullanıp kalabalığın arasından sıyrıldı, gidip tam yanına durdu. Kulaklıkları takılıydı. Boylu olmak ne güzel, diye kıskançlıkla düşündü. Tavandaki tutamağa rahatça uzanıyordu.
Warren onu ilk başta fark etmedi. Müziğine tamamen dalmıştı.
Kız koluna dokunmak zorunda kaldı. Tanıdık sesi, kulağındaki melodiyi delip geçti. “Warren! Ne tesadüf, sen de bu güzergâhı kullanıyorsun ha?”
Warren başını çevirdi. Onu görünce şakağı zonkladı. Kaderine razı olup bir kulaklığını çıkardı. “...Hı.”
“Hangi durakta ineceksin?”
“Epey ileride.”
Julie üstelemedi. Umursamadığından değil; otobüs öyle kalabalıktı ki konuşmak için ya bağırmak ya da birinin kulağına fısıldamak gerekiyordu. Cumartesi otobüsleri meşhur derecede berbattı. Şoför her frene asıldığında ya da gaza yüklendiğinde Julie öne arkaya savruluyordu.
Birkaç durak sonra Warren’a rahatsız edici derecede yakın sıkışmıştı.
Warren, Julie’nin bacağının eşofmanına bastırdığını net bir şekilde hissediyordu.
Yan tarafa kaymaya çalıştı ama yanındaki orta yaşlı adam hemen tersledi: “İtme! Kör müsün? Duracak yer yok!”
Warren’ın kaşları çatıldı. “Kime bağırıyorsun?”
Aynı anda Julie de patladı: “Sen kime bağırıyorsun be?!”
İkisi de donup kaldı, birbirlerine baktılar.
Hem sayıca azınlıkta kalıp hem de laf yetiştirmede yenilince adam homurdanıp başını çevirdi, öfkesini yutarak sustu.
Warren başını hafifçe eğdi. Julie bir koltuğun arkalığına tutunuyordu. Bakışını hissedince başını kaldırdı; göz göze geldiler. Dayanışma dolu bir gülümsemeyle ona baktı. “İki durak sonra rahatlar.”
Dediği gibi, iki durak sonra koridor derin bir nefes almış gibi oldu.
Warren’ın hemen yanında bir koltuk boşaldı. Warren onun adını seslendi, uzun bacaklarını uzatıp bir başkasının oturmasını engelledi.
Julie alışkın bir çeviklikle, Warren’ın cam tarafında dayadığı kolunun altından sıyrılıp koltuğa oturdu. Başını kaldırıp ona sırıttı. Sırtındaki ağır çantayı fark edince teklif etti: “Warren, çantanı tutayım mı?”
“Gerek yok.”
Warren telefonu bir elinde tutup amaçsızca kaydırdı, bilerek meşgul görünüyordu. Bu, “konuşmayı bitirdim”in evrensel işaretiydi.
Julie mesajı çok net aldı. Üstelemedi. Kendi telefonunu çantasından çıkardı. Ryan’dan bir mesaj belirdi: [Neredesin? Emin misin, gelip almayayım mı?]
Hızlıca cevap yazdı: [Yok, zaten otobüsteyim.]
Bir sonraki durak yaklaşıyordu.
Julie’nin yanındaki cam kenarı koltukta oturan kız fısıldadı: “Affedersiniz, ineceğim.”
Julie bacaklarını toparlayıp yana döndü, kızın geçmesine yer açtı. Sonra cam kenarına kaydı, uzanıp Warren’ın sırt çantasının askısını sertçe çekti. “Çabuk, Warren! Otur!”
Warren tamamen hazırlıksız yakalanmıştı.
Ne olduğunu tam anlayamadan oturmuştu bile. Önüne boş boş baktı, hafifçe afallamıştı. Az önce ne oldu?
Tam yanında, ona gülümseyerek oturan Julie’ydi. Açık renk, paçaları püsküllü kot şort giymişti; soluk, pürüzsüz bacakları ortadaydı. Otobüs sallandıkça dizinin ucu Warren’ın gri eşofmanına hafifçe sürtündü.
Bir anda Warren Gale uzun bacaklarını ne yapacağını zerre kadar bile bilemez oldu.
Neredeyse iki yıldır aynı sınıftaydılar ama ilk kez yan yana, bu kadar yakın oturuyorlardı. Kulaklığından vuran müzik karmakarışık geliyordu. Bu ani, yoğun yakınlık resmen beynini yakıyordu.
Anons bir sonraki durağı söyleyince, Warren birden ayağa fırladı.
Parmağına saçının bir tutamını dolayan Julie bu ani hareketle irkildi. Başını kaldırıp ona baktı; kocaman, ifadeli gözleri sessizce “Ne oldu?” diye soruyordu.
Warren sesini alçalttı. “Benim durağım.”
Julie gözlerini kırpıştırdı, sonra küçük, sevimli bir el salladı. “Bay bay, yarın görüşürüz~”
Warren sert bir “Hı.” dedi. Şoför frene bastı. Warren’ın aklı başında değildi; tutunma demirini yakalayana kadar hafifçe sendeledi. Arka kapılar tıslayarak açılır açılmaz, neredeyse koşar gibi otobüsten indi.
Tanımadığı bir sokak köşesinde dikildi. Ortalıkta taksi yoktu. Geçen her taksi doluydu. Mecburen bir sonraki otobüsü bekleyecekti.
Başını eğip en yakın arkadaşına mesaj attı: [Geç kalacağım. Acıktıysan önce sen ye. Beni bekleme.]
AVM’nin giriş katındaki McDonald’sın içinde Hugh Nixon telefona kilitlenmiş, oyuna gömülmüştü. Bir anda bir gölge ışığını kesti. Kim olduğunu tahmin edip başını bile kaldırmadı. “Maç bitmek üzere. Otur.”
Warren karşısına oturdu; yüzü tamamen ifadesizdi. Hugh’yu acele ettirmedi ama kendi telefonunu da çıkarmadı.
Hugh adını seslenince Warren ancak kendine geldi.
“Acıktın mı?” diye sordu Hugh, yanlarındaki masada duran burger kâğıtlarına hafif bir tiksintiyle bakarak. “Burada mı yiyelim?”
“Fark etmez. Ne olursa.”
Hugh çantasından birkaç kupon çıkarıp hızlıca gözden geçirdi. Hiçbiri iç açıcı değildi. Omuz silkti. “Boş ver. Nadir gelen bir tatil günü bu, kantin yemeğinden de bıktım. Hadi yukarı çıkalım, dördüncü katta ne var bakalım.”
Warren’ın ne yediği umurunda değildi. Kendi düşüncelerinin ağırlığıyla ayağa kalktı, Hugh’nun peşinden McDonald’stan çıkıp yürüyen merdivene bindi.
Hugh hâlâ hangi restoranı seçeceğini düşünürken arkasına bakıp Warren’ın kaşlarının iyice çatıldığını fark etti. Kaşını kaldırdı. “Kafana bir şey mi takıldı?”
Artık farklı liselere gidiyor olsalar da birlikte büyümüşlerdi.
Yürüyen merdiven ağır ağır yükseldi.
AVM’nin parlak ışıkları Warren’ın yüzünü aydınlatıyor, dalgınlığını saklanamaz hâle getiriyordu. Gary Blacker sorsa Warren tek kelime etmezdi—hele işin içinde sınıftan bir kız varken.
Ama Hugh farklıydı. Başka bir okula gidiyordu ve ağzı sıkıydı.
Warren suskun kaldı.
Bu da Hugh’yu daha da meraklandırdı. Dur, gerçekten bir sorun mu var? Üstelemedi; adamı kızdırıp sonsuza dek susmasına sebep olmaktan korktu.
“Biri tuhaf davranıyor,” diye mırıldandı Warren sonunda, ikinci kata vardıklarında sesini alçaltarak. Sesi fena halde sinirli geliyordu. “Durmadan beni bulup saçma sapan şeyler konuşmaya çalışıyor.”
İtiraf etmeye razı olduğu en fazla şey buydu.
En yakın arkadaşına, kızın onun kişisel tercihlerini, içtiği yerel sütün markasına kadar takip ediyor gibi göründüğünü söyleyemezdi ya.
“Bir kız mı?” diye sordu Hugh.
Soru gibi kurmuştu ama tonu kesindi. Sonra kaşlarını çattı. “Dur, bu hiç mantıklı değil. Sen böyle şeylerle sürekli uğraşıyorsun.”
Warren gösteriş meraklısı değildi ama kızların genelde kafayı taktığı her şeye sahipti. Sessiz ve biraz ürkütücü olmasının yanında tartışmasız yakışıklıydı, ayrıca akıl almaz derecede zekiydi. Bariz bir kusuru yoktu. Bir sürü kız ondan hoşlanıyordu; azımsanmayacak kadarının da yüzüne karşı açılacak cesareti vardı.
Mantıken bununla baş etmeyi çoktan öğrenmiş olması gerekirdi. Neden ilk kez birinin ona vurulduğu bir anmış gibi davranıyordu?
Warren burnunun kemerini sıktı; sesinde tam bir çaresizlik vardı. “Benim sınıfta.”
“Gary, birinci ya da ikinci sınıfta senin sınıfından bir kızın sana çikolata verdiğini söylememiş miydi?” O zaman niye sinirlenmemişti de şimdi neredeyse varoluş krizi yaşıyordu? Birinci sınıfta idare edebiliyordu da son sınıfta birden mi aciz kaldı?
Hugh’nun merakı az önce yüzde onsa, şimdi yüzde seksene fırlamıştı.
Warren: “...”
Ağır ağır açıkladı: “Birincisi, Gary’nin saçmalıklarına kulak asma. İkincisi, söyledim ya, aynı sınıftayız—”
Yürüyen merdiven dördüncü kata ulaştı.
Bu katın çoğu restoranlardan oluşuyordu. Cumartesi olduğu için tıklım tıklımdı; neredeyse her kapının önünde kuyruk vardı.
Restoranlardan birinin dışındaki bankta, güzel bir kız rengârenk bir menüyü büyük bir dikkatle inceliyordu. Siyah tişörtlü, kot pantolonlu bir çocuk elinde burgu dondurma külahıyla yanına geldi. Eğilip gülümsedi ve dondurmayı ona uzattı.
Yanlarında iki sırt çantası duruyordu; ikisinin de üzerinde aynı, takım anahtarlıklar vardı.
Biri pembe bir domuzdu.
Diğeri gri bir domuz.
“Tamam, aynı sınıftasınız, peki sonra? Devam etsene,” diye üsteledi Hugh, sabırsızlanarak. Niye birden susmuştu?
Yanında Warren, bakışlarını yavaşça çiftten ayırdı.
İnsanî işkence gibi geçen üç saniye durdu.
“Bugün hiçbir şey söylememişim gibi davran.”
