Bölüm 3
Çalan telefon, Sophia'yı bir anlığına utancından kurtardı.
Onlarca cevapsız arama vardı; Echo'dan, anne babasından, ofisten ve Robert'tan. Tabii ki Robert sadece bir kez aramıştı. Üst üste arayamayacak kadar gururluydu.
Ofistekiler muhtemelen neden işe gelmediğini merak ediyordu, anne babası da büyük ihtimalle Margaret için arıyordu. Bu yüzden Sophia ilk olarak Echo'ya dönmeyi seçti.
"Sophia, sana ulaşamasaydım polisi arayacaktım! Hangi cehenneme gittin sen?"
Echo'nun sesi telaşlı geliyordu. Sophia kafası karışmış bir halde, "Ne demek istiyorsun? Senin evindeyim ya..." diye cevap verdi.
Etrafına bakındı ve dekorasyonun tamamen yabancı olduğunu fark etti. Burası kesinlikle Echo'nun evi değildi. Daha çok lüks bir otel süitine benziyordu. Bu da nesiydi böyle?
Dün gece olanları Echo ile konuşup değerlendirdikten sonra, Sophia yanlış özel odaya girdiğini ve erkek modelleri karıştırdığını fark etti! Sarhoşken yaptıklarını hatırlayınca yerin dibine girmek istedi.
Echo ise en seksi olduğu söylenen erkek modele büyük bir ilgi duymaya başlamıştı. "Senden böyle bir yorum alan bir adam kesinlikle çok iyi olmalı. Bana sorarsan, o pislik Robert'ı terk edip kendini bu modelin kollarına atmalısın!"
Sophia ağlasa mı gülse mi bilemedi. "Şaka yapmayı bırak. Kim olduğunu bile bilmiyorum. Şimdi düşündükçe utancımdan ölüyorum."
Echo neşeyle, "Onunla iletişime geçmene yardım edeceğim," dedi. Ardından telefonu pat diye kapattı.
Sophia bir şeylerin pek doğru olmadığını hissetti ama akşamdan kalma olduğu için beyni yavaş çalışıyordu. Önce bir duş almaya, sonra da ofise gitmeye karar verdi.
Üç yıl önce, okulu bırakmak zorunda kaldıktan sonra Sophia, Robert'ın şirketine girmiş ve onun kişisel asistanı olmuştu. Bu, Robert'ın onu kontrol etme ve aşağılama yöntemlerinden biriydi.
Arabadayken Sophia şoföre kibarca, "Biraz yavaşlayabilir misiniz lütfen? Midem bulanıyor," dedi.
Dün gece çok içtiği için miydi bilmiyordu ama normalde arabada hiç midesi bulanmayan Sophia kusacak gibi hissediyordu. Şoför yavaşladı ve onun için camı açtı. İçeri dolan serin esinti rahatsızlığını biraz olsun hafifletti.
Sophia bundan sonra ne yapacağını düşünmeye başladı. Tıpkı Margaret'ın dediği gibi, anne babası ve Robert onu korurken, hayatını mahveden kız kardeşine karşılık vermek zor olacaktı. Anne babasından hesap mı sormalıydı? Bu da muhtemelen boşa kürek çekmek olacaktı. Belki de iyi haber sayılabilecek tek şey, Robert'la olan bu çarpık ve utanç verici ilişkiyi nihayet bitirebilecek olmasıydı.
Arabadan indikten sonra Sophia aceleyle binaya girdi. Bir istifa dilekçesi yazıp doğrudan insan kaynaklarına vermeyi planlıyordu.
Ancak ofise girdiği an, iş arkadaşı Samantha Shaw onu durdurdu. Hiçbir nezaket kuralına uymadan, karmaşık işlerden oluşan koca bir yığını Sophia'nın önüne yığdı. "Bütün sabah neredeydin? Şu dosyaları düzenle ve bana gönder. İki saatin var."
Ofisteki diğer herkes bu tür manzaralara alışkındı. Sophia yetenekliydi ama herkes onun Bay Howard'ın oyuncağı olduğunu biliyordu. Hiçbir anlamda yükselme şansı yoktu. Ve o da her zaman öfkesini içine atmayı seçmişti. İmkânsız görünen her türlü iş onun üstüne yıkılabilir ve o da doğal olarak bunları tamamlardı.
Ama bu sefer Sophia dosyaları geri itti.
Samantha donakaldı, ses tonu anında sertleşti. "Bayan Windsor, bu da ne demek oluyor?"
Sophia ifadesiz bir yüzle, "Kendi işini kendin yap demek," diye yanıtladı.
Odadaki herkes başını kaldırıp şaşkınlık içinde Sophia'ya bakakaldı. Güneş bugün batıdan mı doğmuştu?
Samantha şoke olmuştu. "Ne dedin sen? Şunu bir daha söylesene!" Sesinde açık bir tehdit vardı.
Ancak Sophia'nın kılı bile kıpırdamadı. "Kendi işini kendin yap. Eğer yetiştiremiyorsan da istifa et."
Odadakilerin şaşkınlıktan nefesi kesildi.
Zaten pek uysal biri olmayan Samantha, oracıkta küplere bindi. "Sophia, sen haddini mi aşıyorsun? İstifa etmek mi? Kendini Bay Howard'ın karısı falan mı sanıyorsun? Unutma, sen onun için sadece bir oyuncaksın!" Bunları söylerken dosyaları hışımla tekrar Sophia'nın masasına çarptı.
Sophia dosyaların hepsini yere savurdu.
Samantha derin bir nefes aldı ve kelimelerin üzerine basa basa konuştu: "Sophia. Onları. Yerden. Al. Ve benden özür dile. Yoksa seni Bay Howard'a şikayet ederim!"
Sophia haklı olduğunda bile Robert asla onun tarafını tutmazdı. Bu, şirketteki herkesin bildiği yazılı olmayan bir kuraldı.
Sophia eliyle kapıyı işaret etti. "Buyur, git söyle."
Samantha donakaldı. Gidip onu gerçekten şikayet mi edecekti? Buna cesareti yoktu. Sophia ne yapmaya çalışıyordu böyle?
Tam o sırada sekreterliğin kapısı açıldı ve eşikte Robert belirdi. Herkes anında olayı izlemeyi bırakıp saygıyla ayağa kalktı. "İyi günler, Bay Howard."
Robert yerdeki dosyalara şöyle bir göz atıp umursamaz bir tavırla, "Sophia. Özür dile," dedi.
Bu basit cümle Sophia'nın yüreğini acıyla sızlattı. Ne olduğunu bile bilmeden başını eğip suçunu kabul etmesini istiyordu. Ama tabii ya, Robert'ın gözünde o, istenildiği gibi ezilebilecek değersiz birinden ibaretti. Ancak bu eskide kalmıştı.
Bu düşünceyle Sophia, Samantha'nın o kendini beğenmiş yüzüne dimdik baktı. "Bayan Shaw, burada haksız olan sizsiniz. Sizden özür dilemeyeceğim. Bay Howard emretse bile bunu yapmayacağım."
Samantha'nın yüzündeki gülümseme anında donup kaldı. Odadaki herkesin gözleri şaşkınlıktan fal taşı gibi açılmıştı.
Robert kaşlarını derinden çattı. "Sophia!" Sesinde ciddi bir uyarı ve tehdit vardı.
Ancak Sophia ona gayet sakin bir şekilde bakıyordu.
Robert'ın sabrı sonunda taşmıştı. Sophia'yı bileğinden kavradığı gibi kendi ofisine sürükledi. Onu acımasızca yere fırlatırken buz gibi bir sesle, "Benim emirlerime karşı gelmeye nasıl cüret edersin?" dedi.
Neyse ki CEO'nun ofisi ithal halılarla kaplıydı. Sophia canının yandığını hissetmedi. Yavaşça ayağa kalktı ve doğrudan Robert'ın o soğuk gözlerinin içine baktı. "Evet. Bundan sonra senin sözünü dinlemeyeceğim."
Bunu söylerken Sophia içinde bir rahatlama, bir tatmin hissi ve zar zor fark edilen ince bir sızı hissetti.
Ancak Robert'ın gözlerinde yalnızca otoritesine karşı gelinmesinin verdiği öfke vardı. Yavaşça Sophia'ya yaklaştı, çenesini sıkıca kavrayıp yüzünü kendisine doğru kaldırmaya zorladı. "Sözümü dinlemeyecek misin? Sophia, kendi kız kardeşini öldürmüş birisin sen... Bu cesareti nereden buluyorsun?"
Sophia güldü. "Haklısın. Kendi kız kardeşini öldüren birinin buna hakkı yoktur." Ama Margaret ölmemişti ki!
Robert'ın parmakları daha da sıkılaştı. Sophia'nın ne demek istediğini tam olarak anlayamamıştı ama bu sözlerin ardındaki tehlikeyi sezmişti. "Sen ne demeye çalışıyorsun?"
Sophia yumruklarını sıkarak başını kaldırdı. "Robert, senden ayrılmak istiyorum."
