Bölüm 2 Hayatın Gerçekliği
Jalen’ın Bakış Açısı
Chicago’daki 2 numaralı merkez bugün tuhaf bir şekilde gergindi.
Babam Tucker’ın tam karşısında, büyük oval toplantı masasının başında oturuyordum. Yanlarımda da küçük kardeşlerim Parker ve Patrick vardı. Pandemi sonrası düşen kruvaziyer satışlarını hararetle konuşuyorduk ve tablo hiç iç açıcı değildi.
“Pekâlâ, yeniden markalaşmanın zamanı geldi,” dedi babam kararlı bir sesle. Kalın parmağıyla bir rapora vurdu. “Hem de hemen başlamamız lazım.”
Son zamanlarda tam bir yalaka kesilen Parker öne eğildi, neredeyse yerinde duramıyordu. “Sybil pazarlama işinde harika. Geleceğe adım atmamız gerektiğini söylüyor. Cesur renkler, influencer kampanyaları, içine çeken seyahat deneyimleri… İnsanlar artık bunu istiyor.”
İç çektim, gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. Parker’la Sybil’in o şekerli dinamiğine katlanamıyordum. Aynı havayı soludukları her an sanki lanet bir romantik komedinin başrolündelermiş gibi davranıyorlardı. Her şey “Aşkım, senin için ne yaptım bak” ve “Hayır, asıl dahi sensin” diye dönüp duruyordu. Hadi oradan.
Ben ise altı yıldır Talia’yla evliydim; sözde üniversite aşkımla. Medya ona bayılıyordu. Paris Hilton’la Kim Kardashian’ı bu işte çaylak gibi gösteren bir sosyal medya devi, bir güç merkezi diyorlardı.
Karım güzeldi, kâğıt üstünde kusursuzdu. Parlak bir Ivy League diploması, bir aile vakfı, dergi kapaklarına yakışır bir hayat… Peki ya içi?
Narsist, nankör bir kaltaktı. Botoks, yağ transferi, yağ yakıcı iğneler, liposuction, spa bakımları… Ondaki her şey üretilmişti, özenle kurgulanmıştı. Su gibi içki içerdi, kaostan beslenirdi ve tek bir şeye önem verirdi: güce.
Babam iki güçlü aileyi birleştirmenin iyi bir hamle olduğunu düşünmüştü. Evliliğimizi o zorladı, ben de uslu oğul gibi kabul ettim. Sonuç ortada. Mutsuzum.
“Baba,” diye yine atıldı Parker, “Sybil, Bright Initiative Group’un kilit olduğunu söyledi. Bir sürü sektörde büyük işler yapıyorlar.”
Babam başını salladı. “Onlarla bir toplantı ayarla. Ne zaman, nerede olacağını bana bildir.”
Not aldım ama yine koptum, düşüncelerim başka yere kaydı.
Aria.
Uzun zamandır onu düşünmemiştim… en azından bilinçli olarak. Ama üniversite buluşması yaklaşınca sanki hafızamın en dip köşesinden çıkıp sahnenin tam ortasına yerleşti.
Bizim… meselemizden sonra ortadan kaybolmuş gibiydi. Yine de aynı mezun sınıfındandı. Acaba gelir miydi? Mezunlar listesinde adı vardı. Kimseye sormadım. Onu gerçekten aramadım. Belki de içimde bir yer, aramızda olanlarla yüzleşmek istemiyordu.
Ama şimdi… merak etmeden duramıyordum. Orada olacak mıydı?
Yüzünü hâlâ hatırlıyordum. Teninin yumuşaklığını. Sanki onu gerçekten gören tek kişi benmişim gibi bana tutunuşunu. Adımı söyleyişini. Öpüşünü. Tadını.
Kahretsin.
“Jay, beni dinliyor musun?” diye çıkıştı babam, beni gerçekliğe çekip alarak.
“Evet, baba,” dedim hemen, daha dik oturarak. “Anladım.”
“Güzel. Bu işi sen yöneteceksin, o yüzden kendine gel.”
“Evet, efendim.”
Toplantı bitti. Patrick ilk fırlayan oldu; sanki acil bir randevusu varmış gibi telefonda kaydırmaya başlamıştı bile. Parker da arkasından çıktı; muhtemelen Sybil’e önerilerinin ne kadar harika olduğunu mesaj atıyordu.
Asistanım Teresa tabletle yanıma geldi. “Hepsini aldın mı?” diye sordum.
“Evet, efendim.”
“Güzel. Bright Innovations Group’u araştır. Dokundukları her şeyi, kimlerle çalıştıklarını istiyorum. Buluşmadan sonraki pazartesiye hazır olsun.”
“Anlaşıldı.”
Ofisime geçip kapıyı arkamdan kapattım. Bir an öylece durdum. Sonra bilgisayarıma yürüdüm, eski ve nadiren kullandığım bir klasörü açtım ve onda bulunan tek fotoğrafa tıkladım.
Aria.
Fotoğrafta uyuyordu; huzurlu, saçları yastığa yayılmış, çarşaflar kıvrımlarının etrafında dolaşmıştı. Çektiğimi hiç bilmedi. Onu uyandıramadım. Gözlerimi de ondan alamadım.
Elimi uzatıp ekrana dokundum.
Onu hâlâ hissedebiliyordum. Sıcaklığını. Kulağımdaki sesini. Sanki dünyada sonsuz vaktimiz varmış gibi birbirimizi keşfedişimizi.
O anıyı düşününce aletim kıpırdadı.
Tam zamanında telefonum çaldı.
Talia. Orta Batı’nın Kraliçe Kaltak’ı.
İnledim ve açtım. “Hey, aşkım.”
“Bana ‘hey aşkım’ deme,” diye tersledi. “Hangi gün, kaçta çıkıyoruz?”
“Ne zaman istersen. Niye?”
“Çünkü çömezlere hazırlanmak zorundayım. Onlara hâlâ hepsinden iyi olduğumu göstermem lazım.”
Gözlerimi devirdim. “Uçak perşembeye ayarlandı. Saat 14.00’e kadar hazır ol.”
Telefonu kapattı. Ne hoşça kal dedi, ne teşekkür. Hiçbir şey.
Telefonu masama fırlatıp sandalyemde arkama yaslandım.
Sikeyim böyle hayatı.
Aria’nın Bakış Açısı
Nia
“Şu an sana anlatamam, Nia,” diyorum, kafamdaki düşünce kasırgasını sakinleştirmeye çalışarak. “Çok uzun bir hikâye.”
Homurdanıyor. “Peki. Ama kaltak, ne olduğunu bana anlatacaksın.”
“Anlatacağım,” diye söz veriyorum. “Sadece… şimdi değil.”
Mutfağa geri yürüyoruz. Küçük kıkırdamalar odayı dolduruyor. Matt masada çocuklarla oturmuş, biftek ve patates kızartması yiyor; bir yandan da Maya’nın meyve suyuna yardım ediyor. Vaftiz kızımın gülüşünü görmek beni gülümsetiyor ama anılar yüzeye tırmanıp göğsümü sıkıştırıyor.
Maya’nın yanındaki sandalyeye kayıp otururken bir duygu dalgası çarpıyor ve bir anda yıllar öncesine, Creighton Elite İşletme Üniversitesi’ndeki son yılımın başlangıcına dönüyorum.
Geri Dönüş — Aria, 21 Yaş
Beden 22. Yaşımdan bir fazla. Utanç verici.
O zamanlar burslu, tombul bir öğrenciydim. Fazlasıyla saftım; insanların söylediklerini gerçekten kastettiğine inanıyordum. Biri “arkadaşım” dediğinde hâlâ güveniyordum.
Ne yazık ki yine Talia Schultz’la aynı odaya düşmüştüm. En azından ev fena değildi: Tam zamanlı bir hizmetçiyle aşçının olduğu, dört odalı bir daire. Onu pek görmüyordum. Ayrı odalarımız vardı, ders programlarımız farklıydı, benim kendi banyom da vardı. Ama ne zaman görsem? Tam bir cehennem.
Kapıdan girer girmez hizmetçimiz Lucia beni sarılarak karşıladı.
“Merhaba Lucy. Nasılsın?” diye sordum, gülümseyerek.
“İyiyim, bebeğim,” dedi, beni sıkıca sarıp. Onu çok seviyordum. Hep bana kol kanat gererdi. Sonra eğilip kulağıma fısıldadı: “Dikkat et… o koca cadı şimdiden geldi.”
Gülüp gözlerimi devirdim. “Uyardığın iyi oldu. Odama çıkıyorum.”
Ama fazla ilerleyemedim.
“İşte geldi!” diye bir ses duydum arkamdan. “Hey Pofuduk Pofuduk, gelmişsin! Hâlâ hiç kilo vermemişsin, görüyorum. Saçların da… kızım, felaket. Şu hâli düzeltecek bir kuaföre ihtiyacın var.”
Donup kaldım. Eski Talia işte.
Afro Latin, Afro Amerikalı ve Parisli Avrupalı bir karışım olduğum için saçlarım kalın ve kıvırcıktı; buklelerimi seviyordum. Ama Talia? Beni aşağılamak için fırsat kaçırmazdı.
Derin bir nefes aldım. “Selam, Talia. Yazın nasıldı?”
“Müthişti. Dünyayı gezdim, bir sürü yeni insanla tanıştım, yeni biriyle çıkmaya başladım; senin asla yapamayacağın şeyler yani.” Sırıttı. “Uçak koltuğuna sığabiliyor musun mesela?”
Çenemi sıktım ama bir şey demedim. “Şey… sonra görüşürüz,” dedim sakin bir sesle ve odama doğru yürüdüm. O da arkamdan mırıldandı: “Babam olmasa şu şişko ineğin burada kalmasına asla izin vermezdim.”
Odam çok güzeldi. Evde kız kardeşimle paylaştığım odadan daha büyüktü. Valizimi bıraktım, geri kalan kutularımı almak için tekrar aşağı inerken onu duydum.
Jalen.
O gece olacak bir partiden bahsederken sesi Talia’ya doğru süzülüyordu.
Kapının yanında durup onu gördüm… gerçekten gördüm, ilk kez.
Tanrım. Çok yakışıklıydı.
Koyu kahverengi kıvırcık saçlar, açık gri gözler, uzun boy; sanki hayatı spor salonunda geçmiş gibi bir vücut. Çene hattı cam keserdi. İnsanın bakışını bir iki saniye fazla tutacağı türden bir adam.
Kutularımı yukarı taşırken kendi kendime fısıldadım: “Böyle bir adam benim gibi bir kıza dönüp bir daha bakmaz.”
Birinci sınıfta kalbim zaten kırılmıştı. Bekâretimi bir spor salonu çocuğuna vermiştim; hemen ardından beni yok sayıp kaybolmuştu. İki hafta peşimden koşup beş dakika bile sürmeden işi bitirmiş, sonra da beni çöp gibi kapının önüne koymuştu.
Sonra ikinci çocuk geldi. İşletme teorisi dersindeki partnerim. İnek, sakar, sanırım bana daha uygundu. Ama birlikte olmalar… eh işteydi. Kıvılcım yoktu. Sadece… boşalma. Geçen bahar bir hamilelik korkusundan sonra bitirdik. Onunla ilişki istemiyordum ve kesinlikle bebek de istemiyordum.
Şimdi son sınıf yaklaşırken daha iyisi için dua ediyordum. Bu son düzlüğü sağ salim atlatmayı umuyordum.
Geri Dönüş Sonu
Mutfağa geri döndüğümde Maya dişli bir sırıtışla bana bir patates uzatıyor. Gülümsüyorum ama aklım hâlâ orada; o merdivende, o dairede, Jalen’a ilk kez bakıp kalakaldığım anda.
Ve o beni fark etmemişti bile.
O zaman.
Henüz değil.
