Bölüm 3
Natasha’nın Bakış Açısı
Şapkam uçup gitti, kısa buklelerim yüzümün etrafında kamçı gibi savruldu, kayalara takılıp sendeledim. Ama sis, saniyeler içinde her şeyi yuttu. Göz görebildiği yer en fazla birkaç adım olmuştu. Ne sahili görebiliyordum, ne de patikayı…
Bembeyaz sisin içinde Davelina’nın eli benim elime uzandı. Parmakları bileğime öyle bir güçle kenetlendi ki, sanki canına sarılıyordu.
İşte o zaman duydum.
Doğada olmayan bir sesti bu. Yarı hırıltı, yarı nefes… ama altında, insan gırtlağının çıkaramayacağı bir dilde söylenmiş kelimelere benzeyen bir şey vardı. Ağır ayak sesleri. Birden fazla. Ama bilinçli, amaçlı adımlar.
“Tanrım,” diye fısıldadı Davelina. “Thomas haklıymış—”
Siyah gemi, sanki bir hayalet maddi şekil almış gibi ortaya çıktı.
Thomas’ın anlattığı gibi—devasa, herhangi bir balıkçı teknesinin en az üç katı büyüklüğünde, gövdesi kömürleşmiş tahtayı andırıyordu. Ne yelken vardı, ne kürek. Görünürde mürettebat da yoktu. Ama birilerinin bizi izlediğini hissediyordum.
Sislerin içinden siluetler belirdi.
Neredeyse altıma kaçırıyordum.
Çok iriydiler—rahatça iki metreyi aşıyorlardı—bedenleri insanla hayvan arasında bir yerde kalmış gibiydi. Kalın kürk, kaslı vücutlarını kaplıyordu; gözleri, hayvanlar gibi ışığı yansıtıyordu. Kaba dikilmiş postlar giymişlerdi ve her adımlarında şangırdayan demir zincirler taşıyorlardı.
Omuzları alacalı gri kürklü olan, İngilizce konuştu. Ama onun sesi de normal değildi; fazlasıyla derin, altından sürekli bir homurtu akıyordu.
“İki insan dişisi. Şanslı gün.”
Davelina çığlık attı. Beni de çekiştirerek koşmaya çalıştı, ama fırtınadan kaçmaya çalışmak gibi bir şeydi bu. Başka bir yaratık, kaçış yolumuzu kesti. Eli—ya da daha doğrusu pençesi—Davelina’nın koluna kapandı, o da acıyla inledi.
“Hayır!” diye atıldım ona, ama başka eller beni arkadan yakaladı. Ayaklarım yerden kesilerek havaya kaldırıldım.
Davelina’yı tutan yaratık, sanki bir kumaşa dokunur gibi umursamaz bir acımasızlıkla yakasını yırtıp açtı, çıplak kalan tenine baktı. O tekmeliyor, tırmalıyordu ama o bunu bile fark etmiyor gibiydi.
“Bu kaliteli,” diye homurdandı. “Beyaz ten, doğru yaş, gözle görünür hasar yok. Birinci sınıf damızlık.”
Damızlık.
Kelimeler kafamda bir süre anlam bulamadı.
Başka bir yaratık bana döndü, korku bütün kaslarımı kitleyip donmama neden oldu. Çenemi pençeli parmaklarıyla yakalayıp başımı yukarı kaldırmaya zorladı. Gözlerine baktım; insandan çok hayvan gözleriydi. Yüzüme zar zor bir kez baktı, sonra tiksintiyle yüzünü çevirdi.
“Bu sadece bir oğlan. En fazla işe yarar.”
Beni erkek sanmıştı. Göğsümü sardığım kumaş, kıyafetlerim, kısa saçlarım… Beni bir erkek çocukla karıştırmıştı.
Bunu daha idrak bile edemeden, soğuk demir bileklerime geçti. Zincirleri, sanki bir yükü bağlıyormuş gibi üzerime doladı ve beni gemiye doğru sürüklemeye başladı.
“Natasha!”
Davelina’nın sesi, şokumu yarıp geçti. Bana ulaşmaya çalışıyordu ama onu tutan yaratık, kolunu öyle bir çekti ki, sarsıntısını ben bile hissettim.
Sonra dev bir el beni öne doğru itti, sisin içinde onu gözden kaybettim. Beni kumsalda sürüklediler, ayaklarım yere zar zor değiyordu.
Siyah geminin ambarı, cehennemin gerçeğe dönmüş haliydi.
Beni bir merdivenden aşağı fırlattılar; öyle bir karanlığın içine düştüm ki, ellerimi bile göremiyordum. Koku hemen yüzüme çarptı—yıkanmamış bedenler, dışkı, kan ve hepsinin altında, saf dehşetin ekşi kokusu. Gözlerim yavaş yavaş alıştıkça, gölgelerin arasında kıvrılıp büzülmüş onlarca siluet seçebildim. İnsanlar. Erkekler, kadınlar, gençler, hatta birkaç çocuk. Hepsi kalın, kaba iplerle bağlanmış, hayvan gibi üst üste istiflenmişti.
Ahşap duvarlardan yankılanan hıçkırıklar vardı. Tanımadığım bir dilde dua eden biri. Bir başkası ise sadece çığlık atıyordu; ince, keskin, çaresizlikten yırtılan bir ses.
“Natasha?”
Davelina’nın sesi. Zincirli ellerim yüzünden zorlanarak onun olduğu tarafa süründüm, sonunda köşede onu buldum. Beni hemen kendine çekti, bütün bedeni titriyordu.
“Gerçekler,” diye fısıldadım. “Hikâyeler… Thomas haklıydı… hepsi gerçek.”
“Biliyorum.” Sesi titremesine rağmen sakindi, bu da beni her şeyden çok korkuttu. “Dikkatle dinle. Fazla vaktimiz yok.”
“Kaçarız. Bu gemiden kurtulmanın bir yolunu buluruz—”
“Hayır.” Ellerini karanlıkta yüzüme götürdü, başımı sıkıca tuttu. “Kadınlara ne yaptıklarını anlaman lazım. Bana ne yapacaklarını da.” Sesi bir an kırıldı, sonra kendini zorlayıp toparladı. “Thomas Amca… ‘Kızların Cehennemi’ derken mecaz yapmıyordu. Bunlar kadınları seks için kullanıyor. Üretmek için. Eğlenceleri için. Çoğu kadın bir gece bile dayanamaz, en fazla iki.”
Midem altüst oldu. “O zaman onlara izin veremeyiz—seni almalarına asla izin vermeyeceğim—”
“Seçeneğin yok.” Başparmakları yanaklarımı sıvazladı, gözyaşlarımı sildi. “Ama sen… onlar seni erkek sanıyor. Bu senin koruman. Tek koruman.”
“Bunu sensiz yapamam.”
“Yapabilirsin.” Ellerini göğsüme götürdü, sardığımız bezleri yokladı. Boğuşma sırasında gevşemişti. “Bu andan itibaren sen Nat’sın. Sadece Nat. Bir balıkçının oğlu. Anladın mı?”
Cevap vermemi beklemedi. Ellerini çoktan hareket ettirmişti, bezi çözüyordu. “Bu yeterince sıkı değil. Kayarsa her şeyi görürler.” İç etliğinden bir parça kopardı, göğsümü yeniden sarmaya başladı; hareketleri sert ve alışkındı.
“Daha sıkı,” diye homurdandı, bezi öyle bir çekti ki neredeyse nefes alamadım. “O kadar sıkı olmalı ki hiçbir şey belli olmasın. Hızlı hareket etsen de, düşsen de, koşmak zorunda kalsan da.”
“Davelina—”
“Kaldır kollarını.” Sargıyı düzeltti, belli olabilecek en ufak çıkıntı ya da kıvrım var mı diye yokladı. Sonra elleri saçlarıma gitti; dışarı taşan her bukleyi şapkamın altına tıktı. “Saçların fazla güzel. Dikkat çekiyor. Kirli kalsın. Gizli kalsın.”
Beni kendine çekti, parmaklarının yüzümde bir şey yaydığını hissettim. Geminin pis zemininden aldığı topraktı. “Çalışan erkek çocuğa benzemelisin. Yıpranmış. Önemsiz. Gözden kaçacak türden.”
“Bu delilik.”
“Bu hayatta kalma meselesi.” Sesi sertleşti. “Biri sorarsa on altı yaşındasın—yaşına göre ufak tefek. Hep teknelerde çalıştın. Düğüm bilirsin, ağ bilirsin, halat bilirsin. Sessizsin, çok çalışırsın ve asla dikkat çekmezsin.”
Gemi inleyerek, gıcırdayarak hareket etmeye başladı. Altımızda sallanmayı hissettim, kıyıdan uzaklaşırken dalgaların çekişini…
“Davelina,” diye fısıldadım, yıllardır kullanmadığım çocukluk lakabına geri dönerek. “Seni kaybetmek istemiyorum.”
“Ben de seni kaybetmek istemiyorum.” Kollarını daha da sıkı doladı. “Ama en azından birimiz bu işten sağ çıkmalı. Bana söz ver, Natasha. Yaşayacağına söz ver.”
“Yemin ederim,” diye hıçkırdım omzuna gömülerek.
Siyah gemi suyu yararak ilerledi, bizi bildiğimiz her şeyden, tanıdığımız herkesten uzaklaştırdı.
Etrafımızda, diğer tutsaklar ağlıyor, dua ediyor ya da donuk bir sessizlik içinde oturuyordu.
Davelina beni sıkı sıkı tuttu, ben de onu. Karanlıkta parmaklarımız birbirine kenetlendi.
