Bölüm 7
Lucy’nin Bakış Açısı
Kirli su dolu kova, doğu koridorunda sürüne sürüne yürürken sallanıp duruyordu. Saatlerce yer sildiğim için belim zonkluyordu. Madam Victoria bütün gün ters tersti; herkese bağırıp çağırıyor, gözünün üstüne kaş kaldıran herkese fazladan iş yüklüyordu.
Üst katlarda bir şeyler oluyordu. Gardiyanların telaşla koşturduğunu görmüştüm, kapıların çarpıldığını duymuştum. Dün yeni bir köle grubu gelmişti—çoğu kızdı. Doğruca yıkanma odalarına götürülmüşlerdi, hazırlanmak için.
Onun için.
İrkilip önüme döndüm, işime odaklanmaya çalıştım. Sadece kovayı boşalt, tekrar doldur, dön ve yer silmeye devam et. Başını eğ. Görünmez ol. Burada böyle hayatta kalınıyordu.
Erkek hizmetkârların koğuşu bu koridorun sonundaydı—yeni yakalanan erkek köleleri tuttukları, madenlere ya da dövüş çukurlarına göndermek için “yetersiz” bulunanların kaldığı daracık hücrelerden oluşan bir labirent. Normalde bu tarafa gelmem yasaktı ama Madam Victoria, “tepeden tırnağa” her yerin temizlenmesini istemişti.
Hücrelerden birinin önünden geçerken beni durduran bir şey duydum.
Bir ses. Yumuşak. Boğuk. Ağlama gibi, ama tam değil.
Durup kaşlarımı çattım. Kapı aralıktı—bu garipti, çünkü erkek köleleri genelde sıkı sıkıya kilitlerlerdi. Aralıktan, hırıltılı bir nefes alış verişi duyuluyordu; araya, küçük, çaresiz iniltiler karışıyordu.
Bir de başka bir şey. Islak bir ses. Düzenli. Ritmik.
Belki de içlerinden biri hastadır.
Aslında yürüyüp gitmeliydim. Beni ilgilendirmezdi. Ama o seslerde bir şey vardı… Unutmaya çalıştığım şeyleri hatırlatıyordu.
Kovayı yere bırakıp kapıyı biraz daha araladım.
Hücre karanlıktı, sadece yukarıdaki küçük pencereden süzülen ay ışığı vardı. İlk anda neye baktığımı anlayamadım—saman yatağın üzerinde kıvranan soluk bir şekil, tuhaf açılarla bükülmüş uzuvlar…
Sonra gözlerim karanlığa alıştı.
Tanrım.
Yatakta yatan kişi bir erkek değildi.
Çıplak göğüsler… Sıcaktan kızarmış, hızlı nefeslerle inip kalkıyordu. İnce bir bel. Kalçaların kıvrımı. Terden ıslanmış, küflenmiş samanların üzerine dağılmış uzun saçlar.
Bir kadın. Aslında bir kız, sayılır—en fazla on yedi, on sekiz yaşlarındaydı.
Ve tamamen çıplaktı. Bacakları sonuna kadar açıktı. Bir eli hızla bacaklarının arasında çalışırken öbür eli göğsünü sıkıp çekiştiriyordu.
Ay ışığında her şeyi net görebiliyordum. Parmaklarının ıslak, kaygan vajinasına girip çıktığını, elini kaplayan ıslaklığın samanlara damladığını… Kalçalarının avucuna doğru kıvrılıp bastırılışını… Şişkin meme uçlarının, inip kalkan göğsünde karanlık küçük tepeler gibi dikilişini…
Gözleri kapalıydı, ağzı sessiz bir iniltide aralanmıştı. Yüzündeki ifade hem acı hem de hazdı; ikisi birbirine karışmıştı.
Kovayı tutan parmaklarım uyuşup güçsüzleşti. Kova taş zemine düştü, çıkan gürültü koridorda gök gürültüsü gibi yankılandı.
Kızın gözleri birden açıldı — deli gibi, odaksız, ateşten cam gibi donuk. Bir an için sadece birbirimize baktık. Eli hâlâ bacaklarının arasındaydı, parmakları hâlâ içinde, o hareketin ortasında donup kalmıştı.
Sonra utanç yüzüne bir dalga gibi çarptı. Elini hızla geri çekti, kendini örtmek için çaresizce bir şeylere — ne olursa — uzandı. Parmakları yere atılmış gömleği buldu ama o kadar titriyordu ki kumaş parmaklarının arasından kayıp gidiyordu.
“Sen…” Cümleyi bitiremedim. Gördüğüme hâlâ tam inanamıyordum. “Sen kız mısın?”
“Hayır,” diye hırladı nefes nefese, titreyen elleriyle hâlâ üstünü kapatmaya çalışarak. İç bacakları ıslaklıkla parlıyordu, cinsel organı kendi sert dokunuşundan kızarmış ve şişmişti. “Lütfen… yapma…”
Ama artık çok geçti. Görmüştüm. Ve birden, o kadar çok şey anlam kazandı ki.
Bugün getirilen o güzel balıkçı oğlan. Diğer tüm kızlar gibi doğrudan damızlık koğuşuna gönderilmek yerine erkeklerin kaldığı bölüme yerleştirilen çocuk.
Bilmiyorlar, diye fark ettim. Hepsi onun erkek olduğunu sanıyor.
“Nasıl?” diye fısıldadım. “Bunu nasıl… bütün kadınlar direkt Kızlar Cehennemi’ne gönderiliyor. Oraya gitmeden nasıl…”
“Lütfen.” Kelime boğazında kırıldı, yanaklarından ateş gibi yaşlar akıyordu. “Lütfen, söyleme. Onlara söyleme—”
Ayağa kalkmaya, bana doğru gelmeye çalıştı, ama bacakları tutmadı. Dizlerinin üstüne sertçe çöktü, tamamen çıplak, bir eli karnını tutarken diğeri bana doğru uzanmış, yalvarırcasına havada asılı kaldı.
Bacaklarından aşağı hâlâ ıslaklığın süzüldüğünü görebiliyordum. Bütün bedeninin nasıl titrediğini görebiliyordum — sadece korkudan değil, o korkunç, yakıp kavuran sıcaklıktan da.
“Eğer benim…” Devamını getiremedi. “Öğrenirlerse beni ona yollarlar. Kral’a. Ne olur, sana yalvarıyorum—”
Ellerinin ve dizlerinin üzerine kapanarak öne doğru yığıldı, nefes nefese. Bu açıdan her şeyi görebiliyordum — ağır ağır sallanan göğüslerini, tamamen açılmış ve damlayan yerini, baştan aşağı kızarmış ve titreyen bedenini.
Tanrım. Kız kızgınlıkta.
İnsanların normalde yaşadığı türden değil. Diğer tür. Kadının bedeni Lycanların varlığını tanıdığında olan. Kanının içinde bir şey onların kokusuna, yakınlığına cevap verdiğinde başlayan.
Vahşi Kızgınlık.
Bunu daha önce sadece bir kez görmüştüm; onu Kral’a götürmeden önce üç gün dayanabilmiş bir kızda. Onu da hücresinde böyle bulmuşlardı — çıplak, çaresiz, ihtiyacı dayanılmaz olduğu için eline geçen her şeyle kendini tatmin etmeye çalışırken.
O kız, Kral’ın elinde herkesten uzun yaşamıştı.
“Ateşler içinde yanıyorsun,” dediğimi duydum, muhtemelen pişman olacağım bir karar verirken. “Seni soğutmamız lazım. Burada kal. Kımıldama. Ses çıkarma.”
Kapıyı sertçe kapatıp sürgüyü çektim, sonra kovamı kaptığım gibi koşmaya başladım.
