Bölüm 6
“Demek... siz üçünüz kadınlarınızı paylaşmaya alışkındınız.” Myla, kendini durduramadan ağzından kaçırdı. “Ben neyim peki? Artık?”
Bu sabah odasına adım atar atmaz onlara söylediği ilk sözler bunlardı. Doktor, konuşması peltekleştiği ve başındaki kocaman şişlik yüzünden endişelendiği için onu gözlem altında tutmuştu. Myla, hemşireler onları dün gece saat ona doğru, ziyaret saatleri bitince kovduğundan beri yüzlerini görmemişti.
Yüzlerindeki şaşkın ifadeyi görünce öyle bir kahkahaya boğuldu ki neredeyse nefes alamadı. “Aman Tanrım, yüzlerinizi görmeliydiniz,” dedi gülmekten. “İyi ki ağrı kesiciler sonunda etki etti, yoksa şu an kıvranıyor olurdum. Off! Şu yüzleriniz var ya.” Parmaklarıyla yüzlerini işaret ederken yeniden kahkahalara boğuldu.
Sonunda nefesini toparladı, bir mendille gözlerini sildi. Tam mendili bırakacakken başını kaldırdı ve üç adamın arasında garip bir bakışın gidip geldiğini yakaladı. Vay canına, galiba burada başıma iş açacağım.
.
“Özür dilerim çocuklar, Scott’ın dün söylediği o saçma şeyler gece boyu kafamda dönüp durdu. Ben de sizi biraz işletmeden duramadım.” Myla, elinden geldiğince masum bir ifadeyle yüzlerine tek tek baktı. “Ee, beni eve götürmeye mi geldiniz?”
Hayden’ın ona attığı kuşkucu bakış, rolünün pek inandırıcı olmadığını düşündürdü. Kahretsin, ağrı kesici insanı sanki sarhoş gibi yapan türdendi galiba.
“Şey, Dr. Sorensen çıkabilirsin dedi. Beni almaya geldiniz, değil mi?”
Lanet olsun, bu da pek iyi çıkmadı.
Boğazını temizledi. “Eve. Yani, beni eve götürmeye geldiniz, değil mi?” Myla, üç silahşörünün yüzüne sanki yüzünde tuhaf bir şey varmış gibi sessizce bakmasından, yanaklarının ısındığını hissetti.
“Hadi ama, çocuklar!” dedi bıkkınlıkla. Allah aşkına, neden ağzından çıkan her söz bir anda çift anlamlıymış gibi oluyordu?
“Tamam, boş verin. Siz çıkın, ben giyinip taksi çağırırım... Bu sabah ağzımı yüzümü yeterince dağıttım zaten. Haydi, çıkın dışarı!” diye bağırdı ve nevresimi başına çekti.
Sessizce çıktılar, ama yüzlerinde garip, kasılmış bir sertlik vardı; Myla’ya tuhaf geldi. Giyinmesine yardım etmesi için hemşireyi çağırdı.
Birkaç dakika sonra gelen hemşire, odaya girerken gülüyordu. “O üç adama ne dediniz siz?” diye sordu sırıtıp.
“Niye? Ne demek istiyorsunuz?”
Hemşire Myla’yı pencereye götürdü ve pencereyi sonuna kadar açtı. Myla erkek kahkahalarını duydu. Hastanenin önündeki, küçük bir parkı andıran alana baktı.
Orada, üç adam karınlarını tutmuş, kahkahadan kırılıyordu. Hayden öyle göbekten gülüyordu ki tekerlekli sandalyesi neredeyse devrilecekti. Jared sandalye düşmeden yakaladı ve hepsi yeniden kahkahaya boğuldu.
Myla, şaşkınlıkla hemşireye omuz silkti. Ne dedi de bu kadar komik oldu, hiç anlayamamıştı ama onları böyle neşeli görmek içini çok ısıtmıştı.
Hayden’ın kazasından beri hepsi çok ciddi, omuzlarında sorumluluklar ve dertlerle dolaşır gibiydi. Bu manzara göz alıcıydı; Myla bunu tekrar tekrar görmek istiyordu.
Hemşirenin yardımıyla Myla, Hayden’ın hastaneye getirdiği kıyafetleri giydi. Hayden’ın ısrar ettiği kapsamlı testlerin ardından doktorlar ona tertemiz rapor vermişti. Ciddi bir beyin sarsıntısı yoktu, içerde bir sorun da yoktu; sadece keskin bir baş ağrısı ve kafasının arkasında çok acıyan bir şişlik vardı.
Hemşire, daha önce güçlü bir ağrı kesici aldığı için birazdan başının dönüp sersemlik hissedebileceğini söyleyerek Myla’nın tekerlekli sandalyeye oturmasında ısrar etti; hastane kapılarına kadar onu sandalyeyle götüreceklerdi.
Myla istemeye istemeye kabul etti. Yine de hemşire onu koridordan iterken Hayden’ın büyük, motorlu sandalyesini onun küçük, zarif sandalyesinin yanına ustalıkla yanaştırması hoşuna gitti.
Çıkışa doğru ilerlerlerken Hayden endişeyle sordu: “Yorgun görünüyorsun. Canın yanıyor mu?”
“Acı yok ama bir anda çok yoruldum. Başım da fena halde dönüyor. Eve varana kadar uyanık kalabilir miyim, emin değilim. Hastane dinlendirici bir yer değil; neredeyse her saat başı uyandırıp soru soruyorlar.”
“Dert etme. Büyük minibüsü getirdik, içinde bir sürü yastık var. Eve varana kadar uyursun.”
Myla tereddütle, “Elimi tutar mısın?” diye sordu.
“Myla, bazen gerçekten nefessiz bırakıyorsun beni. Tabii ki elini tutarım. Son zamanlarda tam bir salaklık ettim, biliyorum ama… benim güzelim, sen benim için her şeysin. Bunu hep hatırla.”
Myla derin bir nefes aldı; gözleri yaşla yanmaya başlamıştı. Ona “benim güzelim” demeyeli uzun zaman olmuştu.
Hayden aralarındaki boşluğa uzanıp elini tuttu. Ve uzun hastane koridorunda, parmakları birbirine sıkıca kenetlenmiş halde ilerlediler.
Hastanenin ön kapılarına yakın bir yerde Jared, Beck’e dönüp, “Allah’ım… Şuna bak, ne kadar tatlılar. İnsanın ya ağlayası geliyor ya öğüresi ya da gülümseyip kalası,” diye mırıldandı.
Beck sırıtıp, “Gülümsemeyi dene. Seçenekler içinde en iyisi o. Sen çok çirkin ağlıyorsun,” dedi.
Hastane kapılarının dışında Beck, Myla’yı dikkatle tekerlekli sandalyeden kucağına aldı. Daha arkasını dönemeden Myla, Hayden’ın sandalyesine ve az önce oturduğu sandalyeye baktı.
“O seni özleyecek.”
“Ne diyorsun sen, Myla?” Hayden’ın kaşları endişeyle çatıldı.
“Benim narin, ittir- götür arabacığım, şu senin iri, yakışıklı elektrikli canavarına bayağı vuruldu.”
Jared kıkırdadı.
Hayden gözlerini devirip hafifçe gülümsedi. “Sana verdikleri ilaç herhalde en iyisinden.”
Hemşire kıkırdadı, sonra da özür diler gibi gülümsedi. “Kusura bakmayın, baş ağrısı için gerekliydi. İyice dinlenince etkisi geçer.”
Myla ona el salladı, Beck onu minibüse taşırken de kollarına sokuldu.
Myla’yı ve Hayden’ı minibüse yerleştirdiklerinde Myla neredeyse uyuyordu. Başını kaldırınca üç yüzün de ona kaygıyla baktığını gördü.
“İyiyim, silahşorlar. Merak etmeyin. Uyanınca daha iyi olacağım. Ama şey… ‘Hepimiz birimiz için’ miydi, yoksa ‘Birimiz hepimiz için’ miydi? Hatırlayamıyorum…”
Jared, Hayden’la Beck’e bakarak, “Bu ne saçmalıyor?” dedi. “Silahşorlar? İttir-götür arabalarıyla elektrikli canavarlar? Hadi kızımızı eve götürelim de biz bakalım.”
