Bölüm 2 Avery

Ricky, küçük çocuk ıslak ve panik dolu bir hıçkırıkla ağlayınca içinden küfredip tezgâhtan kendini toparlayarak ayrılıyor. Saniyeler içinde lokantanın öbür ucuna varıyor, çocuk pipeti burnunun daha da içine itmeye çalışırken tam kabinin önünde çömeliyor. Ricky bileğini nazik ama kararlı bir şekilde yakalıyor, anne babanın panikle dağıldığı anda sakin ve güven veren bir şeyler mırıldanıyor. Babanın yüzü kıpkırmızı; anne ise ağlayacak mı gülecek mi bayılacak mı karar vermeye çalışıyor gibi.

Kriz, peçeteler ve özürler arasında çözülürken ben tezgâhın arkasından izliyorum. Çocuk kısa süre sonra çikolatalı süte bulanıyor; yapış yapış ve perişan ama artık kendini sakatlamaya çalışmıyor. Baba cüzdanını çıkarıp bir tomar para ayırıyor, utangaç bir kahkahayla Ricky’nin eline sıkıştırıyor. “Cidden—üstü kalsın,” diyor; sanki para, çocuğunun yüzünden içmeye çalıştığı görüntüyü silecekmış gibi. Anne, çocukla birlikte kapıya doğru yönelirken durmadan özür diliyor; arkalarında çikolatalı süt izleri bırakıyorlar.

Zil çalıyor ve gittiklerinde, Ricky paralara bakıp sonra bana bakıyor. Sırıtıyor, tomarı biraz kaldırıyor ve dudaklarıyla, içkiler benden, diyor; bunu da abartılı bir göz kırpmayla noktalıyor.

İstemeden gülümsesem de başımı sallıyorum.

Taze kahveyi alıp kıza geri götürüyorum; şüpheyle bir yudum alıp sonra beni tamamen görmezden geliyor, sohbetine dönmüş bile. Yorum yapmadan uzaklaşıyorum ve pencere kenarındaki boş bir masayı silmeye başlıyorum; hareketlerim otomatik, ellerim meşgulken zihnim her zamanki gibi dalıp gidiyor.

Garson olmak istemiyorum. Hiç istemedim. Bu sadece bir amaç için araç—gerçekten beni anlatan bir şeye ulaşana kadar suyun üstünde kalma yolu.

Diller bana her zaman anlamlı gelmiştir. Annemle babam evde Fransızca, İspanyolca ve İtalyancayı birbirine karıştırarak konuşurdu; cümlenin ortasında dil değiştirirlerdi, sanki hiçbir şey değilmiş gibi. Ben de bunun farkına varmadan hepsini içime çekerdim. İnsanlar yanımda, anlamadığımı sanarak başka dillerde konuştuğunda, parça parça yakalardım: kalıpları, anlamı. Liseye geldiğimde sırf heves edip Mandarin dersini seçtim ve her şey yerine oturdu. Yapı. Akış. Seçtiğin kelimelere göre fikirlerin farklı şekilde hareket edişi. İşte o zaman anladım. Dilleri sadece sevmiyordum—onları görüyordum.

Çevirmen olmak istiyorum. Elinde konuşma kılavuzuyla gezen bir turist değil, eğlencesine telaffuzu katleden biri hiç değil. Bir zihindeki anlamı alıp öteki zihne özenle yerleştirmek istiyorum. Aynı anda hem görünmez hem de vazgeçilmez olmak istiyorum.

Annemle babam bunu pek anlamıyor. Hep başka bir yerdeler—başka bir ülke, başka bir otel, hayatlarını değiştireceğine yemin ettikleri başka bir deneyim. Kendilerine cömertçe harcıyorlar, bana gelince kısmıyorlar belki ama cimri davranıyorlar; gönderdikleri de kitapları zor karşılıyor, harç parasını zaten hiç. O yüzden çalışıyorum. Ek mesai alıyorum. Yorgun olsam da evet diyorum, içimden gelmese de gülümsüyorum.

Pek bir şeye gücüm yetmiyor. Starbucks’a hiç yetmez zaten. Dairem, iyi niyetle bakarsan, bir artı bir sayılır—mutfağı yatağıma o kadar yakın ki, tam doğrulmadan ramen yapabiliyorum. Banyo dönmeye zar zor izin veriyor, pencere de yağmurda sıkışıp kalıyor. Ama benim. Sessiz. Bana yetiyor.

Masayı silmeyi bitirip doğruluyorum, bezi önlüğüme sıkıştırıyorum. Lokantanın öbür ucunda Ricky çoktan işe dönmüş, hâlâ kendi kendine gülümsüyor.

Birkaç menü alıp arka köşeye doğru ağır ağır kayıyorum; yarı otomatik pilota bağlamış gibiyim. Masa daha beş dakika önce boştu, ama şimdi orada iki adam oturuyor; uzun bacaklarını sedirin altına uzatmışlar, omuzları o kadar geniş ki birdenbire yer onlara dar gelmiş gibi duruyor.

Kaşlarımı çatıyorum.

Girdiklerini görmedim. Hostesin de onları oraya oturttuğunu hatırlamıyorum. Bir an, düşündüğümden daha yorgun olup olmadığımı merak ediyorum; masaları silerken ya da Ricky’yle gülüşürken gözümden mi kaçtı?

Muhtemelen.

Olur böyle.

Uzunlar—ikisi de. Gösterişli bir uzunluk değil, “ben buradayım” diye bağıran cinsten değil; sağlam, içine kapanık bir ağırlık. Biri sırtı dimdik oturuyor, duruşu neredeyse askerî; koyu saçları gözlerinin içine düşerken odayı sessiz bir dikkatle süzüyor. Diğeri daha rahat yayılmış, bir kolunu sedirin arkalığına atmış; bakışları keskin ve ölçüp biçen cinsten, sanki lokantanın içindeki her şeyi ve herkesi çoktan tek tek sayıp dökmüş.

Göğsümde bir şey sıkışıyor; nedenini tam çözemediğim içgüdüsel, küçük bir uyarı.

Önlüğümü düzeltiyorum, cebimden not defterimi çıkarıp onlara doğru adım atıyorum; giriş cümlemi kafamda şimdiden tekrarlıyorum.

“Selam, beyler—”

Daha cümleyi bitiremeden ses vuruyor.

Derin, ağır bir çarpma—cam gibi keskin değil, araba patırtısı gibi kısa da değil. Alçak, yanlış bir ses; sanki devasa bir şey dünyanın kendisiyle çarpışmış gibi. Pencereler hafifçe titriyor, çatal bıçak tabaklara çın çın vuruyor. Birkaç kişi nefesini tutup irkiliyor. Ön tarafta biri sinirli bir kahkaha atıyor; herhalde inşaat, ya da gök gürültüsü, ya da normal herhangi bir şey olmalı diye.

Durup ön pencerelere dönüyorum.

Dışarıda sokak aynı görünüyor. Arabalar. Sokak lambaları. Camın ötesine dayanmış bir karanlık. Ters giden hiçbir şey seçemiyorum—ne duman, ne yanıp sönen ışık, ne de az önce kemiklerimin içinden geçen o sesi açıklayacak bariz bir sebep.

Tuhaf.

Bakışımı yeniden köşedeki sedire kaydırıyorum.

İki adamın da en ufak bir tepkisi yok.

İkisi de şimdi bana bakıyor.

Ve o gece ilk kez, omurgamdan aşağı soğuk bir şeyin yavaş ve bilinçli biçimde kaydığını hissediyorum; sanki dünya, geri vermeyi hiç düşünmediği bir nefes almış.

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm