Bölüm 3 Birinin Yardıma İhtiyacı Var

Bailey

“Siktir.” Bu aralar en sevdiğim kelime bu galiba.

Güneş doğuyor; ışınları etrafımızı saran zümrüt renkli yaprakların ve çam dallarının arasından güç bela süzülürken gölgeler uzuyor. Çok geçmeden diğer Omega’lar sabah antrenmanına doğru yola çıkacak. Kitabı okuduğum için biliyorum; çoğu bu patikayı kullanacak, Rian’ın yaşadığı köyden gelenler özellikle. Derin bir nefes alıp yolun aşağısına, onun evine gittiğini sandığım yöne bakıyorum.

Sonra dönüp ona yeniden bakıyorum.

“Bu nasıl oldu ya?” Bir elimi koyu renk saçlarımın arasından geçirip tereddütle yerde kanlar içinde yatan adama doğru bir adım atıyorum; sonra yine öte tarafa bakıyorum.

Uyumadan hemen önce, Rian’ın akşam Omega antrenmanından eve döndüğü bir bölümü okumuştum. Yürüyordu; eve giderken karşılaştığı kale muhafızlarının arkasından savurduğu lafları düşünüp duruyordu. Öfkeliydi, intikam planlıyordu, dişlerini tek tek hepsinin boynuna geçirmeyi hayal ediyordu. Tam o sırada arkasında bir dalın çıtırdayarak kırıldığını duydu ve birden dönüp arkasına baktı.

Hepsi buydu. Bölüm orada bitmişti. Daha fazlasını okumayı planlamıştım ki bugün işten sonra ona ne olduğunu bileyim.

Ama şimdi, bir şekilde, ben lanet olası kitabın içindeyim—ve o da… yani, ölmüş olabilir.

Ama bu mantıklı değil. O kötü adam ve ben daha kitabın yarısına bile gelmedim. Şu an ölmesi imkânsız. Belki birileri gelir de kurtarır, köyden biri falan.

Ama onun hiç arkadaşı yok. Bir tane bile. Soylular ondan nefret ediyor, diğer Omega’lar da onun yakınında görünmeye bile yanaşmıyor; yoksa onlar da alay konusu olur diye korkuyorlar. Alfa Lukas’ın gözünden bakınca Rian’a söylenen ya da yapılan her korkunç şey hak edilmiş sayılıyor, ama bunu neyle hak ettiği kitapta hâlâ açıklanmadı. Bildiğim tek şey, sorunlu bir geçmişi olduğu ve herkesin ondan nefret etmesine sebep olan bir şeyin yaşandığı.

Kimse ona yardım etmeyecek.

Sinirden hırlıyorum; keşke şu lanet kitabın yazarıyla iki laf edebilsem. Adam şimdi ölürse nasıl kötü adam olacak? Yazar kimseyi göndermeyecek mi—

“Gönderdi.”

Bu sözler, düşünce kafama sıçrar sıçramaz ağzımdan dökülüyor. Tabii ki gönderdi. Benim burada olmamın sebebi de bu zaten. Kahretsin! Onun acınası hâlini kurtarması gereken kişi benim.

Gökyüzüne bakıyorum; sanki yazar Tanrıymış da tepemde durup sessizce izliyormuş gibi. “Yani tıbbi eğitimim falan yok, haberin olsun? Şu saçma kitabını okuyan hiç hemşire, doktor yok mu?” diye pat diye söylüyorum. Tabii ki cevap yok.

İstemeye istemeye Rian’a yaklaşıyorum. Yaklaştıkça hâlâ yaşadığına dair işaretleri daha net görüyorum. Göğsü inip kalkıyor, ama her nefesi sığ. Kirpikleri ara sıra titriyor. Tutunuyor, ama zar zor.

Dizlerimin üstüne çöküp pelerinine uzanıyorum. Daha elimi sürer sürmez bileğim onun kavrayışına yakalanıyor ve az önce duyduğum o boğuk, uğultulu hırıltı boğazında yankılanıyor. Yaralı olmasına rağmen hâlâ beni canımı acıtacak kadar güçlü; istemsizce bir çığlık atıyorum.

“Allah’ım! Bırak,” diyorum, bileğimi çekip kurtararak. “Ne oluyor ya? Sadece yardım etmeye çalışıyorum.”

“Ben… senin… yardımına… ihtiyacım yok.” Gözlerini bile açmıyor; sesi o kadar cılız ki zor duyuyorum.

Yine de gülüyorum. “Öyle mi? Ne yapacaksın? Kalkıp ormana seke seke mi gideceksin, gününe devam mı edeceksin? Ya da biri seni aramaya gelene kadar burada yatacaksın—bu sefer işi bitirdiklerinden emin olacak biri.”

Gözleri kısılıp bana dikiliyor, ne yapacağını tartıyor. Ben de ona bakıyorum. Bir kitap karakteri ölünce ne olur? Sayfaların arasında, kimsenin bir daha bulamayacağı bir cehenneme mi sıkışıp kalır?

“Bu saçmalık,” diye mırıldanıyorum. “Sen gerçek bile değilsin. Sana ne olacağı umurumda olsun ki?”

Alnı kırışıyor; demek ki olup bitenin farkında sandığımdan daha fazla. “Ne demek… gerçek… değilim?” Biraz enerjisi geri geliyor; sanki onu korkutmuşum gibi o soruyu soracak kadar. “Elbette gerçeğim. Sen kimsin peki? Nereden çıktın?” Benden uzaklaşmaya çalışıyor, dirseklerinin üstüne doğrulmak istiyor ama tekrar yaprakların ve çam iğnelerinin içine çöküyor; en sevdiğim kelime dudaklarından dökülüyor.

Kusursuz, pembe, yumuşak dudaklarından.

“Ben Bailey,” diyorum. “Kimseyim ben.” Bu doğru—hem gerçek dünyada hem de bu kitapta.

“Nerede yaşıyorsun?” Hâlâ acı çekiyor gibi, ama belli ki kaç ya da savaş tepkisi devreye giriyor; bir adrenalin patlaması onu diri tutuyor şimdi.

“New York’ta,” diyorum dümdüz.

“N-nerede?”

Başımı sallıyorum. “Buradan çok uzak. Hem de çok. Bak, çok kan kaybediyorsun. Ben doktor değilim—şey, şifacı değilim—ama yaralarına bakmama izin verirsen seni ayağa kaldıracak kadar toparlayabilirim. Sen bir kurt dönüştürücüsün, değil mi? Hani çok hızlı iyileşmeniz gerekiyor? Şu yaraya biraz baskı uygulayayım, belki muhafızlar geri dönmeden buradan defolup gidebilirsin.”

Başını hafifçe yana çeviriyor. “Bunu bana muhafızların yaptığını nereden bildin?”

“İçime doğdu.” Bir önceki bölümde Alfa Lukas’ın muhafızlarını Rian’ın peşine saldığını okumuştum gerçi; ama tüm dövüş sahnesini okumadım, sanırım devamı bir sonraki bölümde. Zaten başka kim olacaktı? “Hadi ama, Rian. Şimdi hödük olmanın sırası değil.”

Alnı daha da buruşuyor. “Adımı nereden biliyorsun?”

“Bilmemem gereken kadar çok şey biliyorum,” diye itiraf ediyorum. Lukas’la Claira’nın o seks sahnesi aklıma geliyor. Rian’a Lukas’ın otuz santimlik aleti olduğunu mu söylemeliyim? Yok, şimdi sırası değil. “Ee, ne olacak?” diye soruyorum. “Yardım etmemi istiyor musun, istemiyor musun?”

Rian gözlerimin içine bakıyor, ağzını açıyor… ve ikimizin de üstüne kan kusuyor.

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm