Bölüm 1
Akranlarım beni hep sevmezdi. Tabii kimse yanıma gelip de “Senden hoşlanmıyorum” diyecek kadar cesur değil ama davranışlarından belli oluyor. O bakışlar, yanımdan geçerken çıkan kıkırdamalar, fısıltı gibi alçak sesler… Ama yüzüme karşı asla söylemiyorlar. Olivia biraz deniyor gerçi; o her zaman en atılgan olanıydı. Değişmesini beklemiyorum ama onunla baş edebilirim. Zaten artık arkadaş olmamamızın suçu da onun; keşke bacaklarını kapalı tutmayı bilseydi.
Gömleğimden gelen bir çekiştirme beni düşüncelerimden koparıyor. Araba camımda dünyadaki tek ve biricik en yakın arkadaşımın yansıması beliriyor ve kocaman bir gülümsemeyle arkamı dönüyorum. İnce çığlığı yüzünden parmaklarımı kulaklarıma tıkıyorum. Heyecandan kollarını boynuma doluyor, ben de sanki onu hiç özlememişim gibi hafifçe göz devire devire sarılıyorum. Kaşlarını çatıp böğrüme dirsek atıyor; ben de aynısını yapıyorum.
“Selam,” diyor, o güzel İspanyol aksanıyla; sanki ben dili biliyormuşum gibi bir de İspanyolcaya kayıyor.
Konuşmasını bitirmesini bekliyorum ama Maria’nın olayı şu—hiç susmuyor. Onu kesmen gerekiyor, ben de tam olarak bunu yapıyorum. Kolumu omuzlarına atıyorum. “Maria. Parti nasıldı?”
Dün gece okuldan bir çocuk yeni döneme hoş geldin diye parti vermişti ve Maria’ya göre, kibarca soran yakışıklı bir çocuğa hayır denmez. Bana göre ise her çocuğa hayır denir. Lise ilişki yeri değil; hayatında katlanmak zorunda bırakıldığın bir dönem, sen de idare etmeye bakarsın. Dikkat çekmemek en iyisi. Maria başını sallıyor, omzundaki elimi silkeleyip atıyor; beni arabamın yanından çekip kapıya doğru sürüklüyor.
Ön kapıda duraksıyorum. Maria bir adım öne çıkıp duruyor. “Tessa?” Bana dönüyor; ben omuz silkiyorum.
Şimdi, Maria çok güzel. Beline kadar inen sarı saçları, bal rengi gözleri, yumuşacık aksanı, harika vücudu ve güzel kalbiyle… O ponpon kız, herkesin arkadaş olmak isteyeceği türden biri. Bir de ben varım. Havalı Tessa. Yani, anneme göre “gözlere şenlik” biriyim. Siyah tişörtler, dar kotlar ve spor ayakkabılar dışında bir şey giymeyi denesem mükemmel görünecekmişim. Bazen tek kızının onun moda yolundan gitmemesine içten içe hayal kırıklığı yaşıyor gibi geliyor. Annem tam bir moda delisi.
“Theresa Mower!” Maria parmaklarını yüzümün önünde şaklatıyor; gözlerim ona kayıyor. Mahcup bir sırıtış yapıyorum, büyük kahverengi gözlerimi elimden geldiğince masum masum açıyorum; umarım yavru köpek bakışı gibi duruyordur. Burnumu sıkıyor, ben itiraz etmeye çalışınca dişlerini gösteriyor. Ellerini beline koyup, “Bu yeni dönem,” diyor. “Daha çok sosyalleşmeye çalışacağımıza söz veriyoruz, tamam mı? Bir yılımız kaldı, en iyi şekilde değerlendirelim.”
Başımı sallıyorum. “Biz” derken aslında sadece beni kastediyor; çünkü o sosyal bir kelebek, ben ise hafta sonunu eski filmleri arka arkaya izleyerek geçirmeyi tercih eden arkadaşım. Elini koluma geçirip beni yanına çekiyor, merdivenlerde onunla yan yana durmamı sağlıyor. Ben ondan sadece birkaç santim uzunum ama topukluları aradaki farkı çoktan kapatmış. Kapıyı itip açıyor. Gözlerimi kapatıyorum, derin bir nefes alıp içeri giriyorum.
Koridorlar biz içeri süzülürken sessiz. Dolaplarımıza giderken Maria’nın yanında kalmaya dikkat ediyorum. Onunlayken insanlar bana nadiren bakıyor; bütün dikkat onun üzerinde oluyor. Kendimi her zaman idare edebilirim ama sabahları yanımda olması iyi geliyor; zaten aynı sınıfımız da yok.
Fazla sessiz. Bu sessizlik beni huzursuz ediyor; normal değil. Broadway Heights, her türden ergenle dolu. İyisi, kötüsü, çirkini, şeytanı… O yüzden cuma sabahı böyle bir sessizlik herkesi endişelendirmeli. Beni de ediyor. Hatta Maria’yı bile.
Çantasından telefonunu çıkarıyor. iPhone kılıfına takılmış kocaman, pofuduk kulakları görünce gülüyorum. O buna “moda” diyor, ben “hüsran” diyorum.
Broadway Gossip sitesine baktığını biliyorum. Kimliği gizli birinin yönettiği bir dedikodu blogu. İçime doğuyor; Olivia bu. Her şey ondan iz taşıyor—pembe temalar, sıkıcı arayüz, kız kıza tasarımlar. Ama kimse emin değil. Blog iki işe yarıyor: Broadway Heights öğrencilerinin itibarını yerle bir etmek ya da en yeni dedikoduyu duyurmak.
Dolabımın önünde durup son güncellemeyi bekliyorum. Maria, ekranında kaydırmaya devam ederken kaşları çatılıyor. Geçen doğum günümde aldığım Samsung’u çıkarabilirdim ama yok, pas. Bir öğrencinin çıplak fotoğrafını paylaştıklarından beri o blogdan uzak durmaya karar verdim. Gerekli bilgiyi Maria’dan alırım; paylaşmaya her zaman heveslidir.
“Nate’in direğe çıkıp dans ettiği bir video var,” diyor Maria, gülerek. Telefonunu yüzümün önüne uzatıyor. Ekranda beliren, üstü çıplak çocuğu görünce yüzüm buruşuyor. Sarhoş olmalı. Akıllı başında bir çocuk bir demire sürtünüp bu kadar tutkuyla öper mi? Iyy. “Hiç utanması yok.”
Nate, tanıdık yüzlerden biri ama tam çıkaramıyorum. Kesin okulun sporcu tayfasından; şu vücuda bak. Başımı sallayıp telefonu geri veriyorum. Elbette benim okulda ama arkadaş değiliz; beni ilgilendirmez. Dikkatim tekrar dolabıma dönüyor. İlk dersim AP Calculus, kitabı almam lazım. O sınıfta ne işim var, hiçbir fikrim yok. Ama iyi tarafı şu: amigo kızların hiçbiri bu dersi benimle almıyor, o yüzden katlanılır oluyor. Beni Olivia’dan uzağa koysunlar, günüm iyi geçer.
Dolabımı açıyorum. Kapıya yapıştırılmış fotoğrafı görünce istemsizce gülümsüyorum. Ben ve Maria. Bacaklarım açık, düz göğsümün üzerinde kollarım çapraz, vücudum bir yana kaymış, yüzümde kocaman bir surat asıklığı… Maria ise Maria işte. Her zamanki diva hali; göz alan bir gülümseme, manken pozları ve siyah, vücudu saran elbisesi. Anneme bir şey kanıtlamaya çalışıyor olmalıyım; yoksa mezuniyet balosuna niye smokinle gideyim? Kabul ediyorum, moda anlayışım ölü ama smokinlerden nefret ederim. Bana dar kot verin.
O fotoğrafı Maria çektirmişti. Belki dalga geçmek için, belki anı kalsın diye. Liv—Olivia—ve ben hâlâ arkadaştık; eskiden onun fotoğrafı da bunun yanındaydı. Demek ki bazı şeylerin zamanı bitmiş. Maria’ya asla söylemem ama bu, ikinci sınıftan en sevdiğim fotoğraflarımızdan biri.
Ellerim kitabı buluyor. Partinin anılarıyla hâlâ gülümsüyorum; berbat dansımla bizi nasıl rezil ettiğimi hatırlıyorum ki biri arkadan bana çarpıyor. Her şey duruyor. Omzuma keskin bir acı yayılıyor, alnım metal çubuğa çarpıyor ve bir anlığına gözlerimin önünde yıldızlar uçuşuyor.
Maria’nın keskin nefes alışını duyuyorum. “Kör müsün?” diye bağırıyor arkamızdaki kişiye. Ben de dönüp, beni uzaya fırlatan şu şeytanı yumruklamaya hazırlanıyorum. Kim olduğunu görünce boğazım kuruyor.
Cadı. Cadı burada.
Yazar notu: Bu kitabı kütüphanene eklediğin için teşekkür ederim. Umarım okumaktan, benim yazmaktan keyif aldığım kadar keyif alırsın. Eğer hoşuna giderse yorum bırakmayı, oy vermeyi ve hediye göndermeyi unutma.
Yetişkin romantizmi seviyorsan, tamamlanmış hikâyeme de göz at: Mr Reluctant Billionaire.
