Bölüm 3 3
MIA
Takım Elbiseli Adam sokak lambasının altında dikiliyor; köşeli hatları ve içten içe kaynayan öfkesiyle. Kravatı çözülmüş, ceketi bir yerlere atılmış, kolları sıvanmış; önkollarından aşağı kıvrıla kıvrıla inen dövmeler ortaya çıkmış.
Yakından bakınca düşündüğümden genç—yirmilerinin sonu mu, en fazla otuzlarının başı—ve öyle bir yüzü var ki, ya bir reklam panosuna yakışır ya da arananlar afişine.
Ve şu an, benim yüzümü kayıp ilanına bastırmak istiyormuş gibi duruyor.
“Benim lanet arabamı çektirdin mi?” diye hırlıyor. Sesi pürüzlü, vahşi bir bariton.
Başımı yana eğiyorum. “Sana söylemeye çalışmıştım.”
“Haddini aştın.” Çenesi seğiriyor.
“Aslında, beni bir saniye bile dinlemeye zahmet etseydin, oranın benim garaj girişim olduğunu söylerdim. Üstelik her türlü hakkım var.” Kapımı açıyorum. “Şimdi müsaade edersen, buharlamam gereken vajinalar var.”
Yolumu kesiyor. “Bunu şaka mı sanıyorsun?”
“Yolumun üstündesin.”
“Bunu olması gerekenden çok daha zor hale getirdin.”
Yüzüne karşı kahkaha atıyorum. Bu adamın işlerin ne kadar zorlaşabileceğinden haberi yok.
“Hayatın böyle tuhaf bir huyu var, değil mi?” diyorum.
Yine yanından sıyrılmaya çalışıyorum ama bileğimi yakalıyor.
Büyük hata.
Beynim yetişemeden bedenim hareket ediyor. Bir çevirme, bir kaydırma, baskı—ve bir anda onu kaputa yapıştırmış oluyorum; dirseğim boğazının altına dayanmış.
“Bana dokunma,” diye ben de hırlıyorum, bana yaptığı o aynı tonda.
Kıpırdamıyor.
Korkmuş değil.
Meraklanmış.
Bakışları yeni giydiğim formaya, titreyen ellerime, Brad’in bıraktığı boğazımdaki soluk yara izine kayıyor.
“Sen sürprizlerle dolusun, ha?” diye mırıldanıyor.
Sokak lambası gözlerini yakalıyor. Gri, içinde altın benekler.
Tehlikeli.
Onu bırakıp geri çekiliyorum. “Sen de palavra dolusun. Şimdi, Allah aşkına, çekilir misin de hayatıma devam edeyim?”
Onun öyle bir niyeti yok. Sadece beni izliyor; dudakları yamuk bir yarım sırıtışa kıvrılıyor. “Adın ne?”
“Senin için Çekici Tina. Allah aşkına—”
“Sert bir rol.” Manşetlerini düzeltiyor. “Ama o kavrayış? Eğitim almışsın. Hemşirelik okulunda bunu öğretmezler. Bu daha başka bir şey.”
Donakalıyorum. Nasıl bildi—?
Sırıtıyor, gözleri bedenimde yukarı aşağı geziniyor. “Forma pantolonu, spor ayakkabı, adrenalin titremesi. Kendini idare etmeyi biliyorsun. Ama bunu zor yoldan öğrenmişsin, değil mi?”
“Vay canına. Hem dedektifsin hem de hödüğün teki. Çok yönlüsün.”
Araba kapısına uzanıyorum ama eli birden fırlayıp kapıyı kapalı tutuyor.
“Dur.” Sesi düşüyor; sokak gürültüsünün üstünde zor duyuluyor. “Sana bir teklifim var.”
Kibirli suratına karşı bir kahkaha patlatıyorum. “Park etmek yasaktır tabelasını okuyamayan bir adamın teklifine ilgim yok.”
“Peki ya maddi sorunlarını çözebilecek bir teklif olursa?” Gözleri incelip yıpranmış formama, çantamın sökülmeye yüz tutmuş askısına, sonra da kendi usulünce yıpranmış, incelmiş yüzüme dönüyor. “Hepsini.”
Sesindeki bir şey beni durduruyor. Sokak lambası yüzüne gölgeler düşürüyor ama gözleri net. Hesaplı.
Ciddi.
“Üç dakika,” diye üsteliyor. “Hepsi bu. Ne istediğimi ve neden bunun için biçilmiş kaftan olduğunu anlatacağım, sen de bana evet dediğinde—”
“—eğer sana evet dersem—”
“—evet dediğinde,” diye sözümü kesiyor, “avuçlarına yüklü bir para koyacağım ve hayatında kazandığın en kolay para için bana teşekkür edeceksin.”
Ona defol demeliyim. Sonra kasığına diz geçirip kaçmalıyım. Hatta şu an tam da bunu yapacakken—
Ama sonra Eli’nin ayakkabılarını düşünüyorum.
Tezgâhın üstündeki fatura yığınını.
Üç işi de; yetmeyen, hiç yetmeyen, sadece batan bir gemiden su boşaltmaya çalışırken elimde çaresizce tuttuğum, delik deşik kovalar gibi hissettiren üç işi. Gemi daha fazla su alıyor, daha fazla, daha fazla—durmadan—ve beni de Eli’yi de, yaşayıp yaşamamamız umurunda bile olmayan, kapkara bir okyanusun dibine doğru sürüklüyor.
“Kendi kendime, “İki dakika,” dediğimi duyuyorum. “Bir saniye bile fazla değil.”
Adamın gülümsemesi daha da genişliyor.
