Bölüm 1: Seni Öptüm, Senin için Sorumluluk Alacağım
Nehir Şehri, gece.
Issız, harap bir ara sokak. Gündüzleri neredeyse bomboştur; geceleri ise daha da sessiz ve ürkütücü olur, ortalıkta tek bir insan bile görünmez.
Soğuk, beyaz ay ışığı yosun tutmuş Arnavut kaldırımı yola dökülür. Yemek arayan bir sokak kedisi koklana koklana sokağın daha da içine ilerler.
Birkaç saniye içinde kedinin gözleri dehşetle açılır, korkudan sırtı kamburlaşır.
Önünde, hâlâ sıcak olan genç bir kız bedeni yatmaktadır.
Açlıktan bitap düşmüş, zayıf; uzun saçları darmadağın, üstünde kir pas içinde bir tişört, boynunun etrafında kıpkırmızı, şiş izler.
Ama sonra daha da şaşırtıcı bir şey olur—cesedin parmakları seğirir, gözleri açılır.
“Yeniden mi doğdum?”
Kız yavaşça yerden doğrulup oturur. Solgun dudakları hafifçe aralanır; sesi çan gibi soğuk ve berraktır.
Altın sarısı saçları ay ışığında dalga dalga akar; ürkütücü ama büyüleyici bir hava yayar.
Bu bedenin adı Amelia Martinez’dir ve bundan sonra onun adı da bu olacaktır.
Amelia ayağa kalkmayı dener ama beden fazlasıyla güçsüzdür; attığı her adımda sendeleyip durur. Şu anki ruhunun gücüyle bu yıpranmış bedeni toparlaması en az bir hafta sürer.
Çok uzun.
Amelia tam hayal kırıklığına kapılacakken burnu kıpırdar; havada bir koku yakalar. Başını kaldırırken gözleri parlar.
Yol kenarında, siyah, şık bir lüks araba.
Michael Johnson içeride oturmuş, yardımcısı Eric Allen’ın, almaya gönderdiği yeşim taşını getirip dönmesini beklemektedir.
Williams ailesi yarın gece bir yardım müzayedesi düzenleyecek, şehrin seçkinlerini davet etmiştir. Müzayede dense de, satılacak şeyler aslında davetlilerin özel koleksiyonlarından bağışladığı parçalardır.
Williams ailesi cebinden bir kuruş harcamaz; yine de iyi bir ün kazanır, tüm takdiri toplar—gerçekten kurnazca bir iş.
Michael normalde böyle etkinliklerden uzak durur; özellikle de pek sevilmediği için. Ama Johnsonlar ile Williamslar arasındaki aile bağları yüzünden gidip görünmesi, Vaughn Williams’a saygı gereği bir şey bağışlaması gerekir.
Michael telefonuna bakarken bir anda cama vurulma sesi duyar.
Başını kaldırınca Amelia’nın arabanın dışında, camın önünde durduğunu görür; kızın hali onu bir an duraksatır.
Amelia bitkin görünmektedir; boyu yaklaşık bir altmış, yüzü küçüktür. Uzun saçları karmakarışık, yüzü ve kıyafetleri kir içindedir; asıl hatlarını seçmek zordur.
Dilenci mi?
Michael tereddüt eder; sonra takım elbisesinin cebine uzanıp cüzdanını çıkarır, içinden beş yüz dolar alır ve yarı açık camdan uzatır.
Ama Amelia parayı almaz. Michael kaşlarını çatıp başını kaldırdığı anda kız onun elini kavrar.
Michael’ın gözleri kısılır; sertçe konuşur. “Bırak!”
Mesele kir değildir; Michael şanssız bir insandır. Bünyesi zayıf biri ona dokunursa, çarpıntıdan kalp krizine kadar her şey başına gelebilir.
“Bırakmam.”
Michael onun cevabıyla afallıyor. Üstelik kavrayışı şaşırtıcı derecede güçlü—kendini ondan kurtaramıyor.
“Para istemiyorum.”
Amelia, onun elini bırakmadan kararlı bir sesle konuşuyor.
Michael şimdi fark ediyor; üzerindeki kire rağmen yüz hatları epey güzel. Özellikle cam gibi parlayan, berrak gözleri.
“O zaman ne istiyorsun?” Michael’ın sesi alçak ve sakin.
Amelia birden daha da yaklaşıp fısıldıyor, “Ben… seni istiyorum.”
Ne?
Michael’ın yüzü donup kalıyor ve tepki vermeye fırsat bulamadan kıpırdayamaz hâle geliyor.
Bir sonraki anda Amelia’nın dudakları onun dudaklarına yapışıyor.
Dudakları değdiği an Michael’ın gözleri açılıyor. Gördüğü tek şey Amelia’nın hafifçe titreyen kirpikleri ve birbirine karışan nefesleri.
Tam beş dakika geçtikten sonra Amelia dudaklarını onunkinden çekiyor.
“Öpüşürken gözlerini kapatman gerektiğini kimse söylemedi mi?”
“Gerçi bu, pek öpücük sayılmaz.”
Amelia kendi kendine mırıldanıyor. Sonra doğruluyor, ciddi bir ifadeyle, “Neyse, seni öptüm, o yüzden sorumluluğunu alacağım.”
Bununla birlikte Amelia yıpranmış kotunun cebini karıştırıyor. Sonunda eski püskü bir bozuk para çıkarıp Michael’ın avucuna sıkıştırıyor.
“Bu kapora. Kalanını bir dahaki karşılaşmamızda öderim.”
“Bu arada, benim adım Amelia.”
Amelia’nın silueti tamamen kaybolana kadar Michael’ı yerinde tutan güç de çözülmüyor.
Eric yeşim taşıyla geri döndüğünde, Michael’ı arka koltukta nefes nefese buluyor; göğsü inip kalkıyor.
“Bir şey mi oldu, Bay Johnson? İyi misiniz?” diye telaşla soruyor Eric.
“…İyiyim.” Michael derin bir nefes alıyor; gözlerinde adı konmamış bir duygu dönüp duruyor.
“Eric, birini bulmama yardım et. Gerekirse bütün River City’yi altüst et, ama onu bul.”
——
Amelia’nın az önce karşılaştığı Michael’ın üzerinde ağır ve saf bir uğursuzluk havası vardı.
Bu tür bir hava doğuştandır, insanın kaderinin bir parçasıdır. Onunla doğanlar ya onu bastırıp sıra dışı birine dönüşür ya da ona yenilip erken ölür.
Sonuç ne olursa olsun, uğursuzluğu ağır olanlar, kaderi daha zayıf sıradan insanlar için tehlikelidir; fazla yaklaşırlarsa şanssızlık bulaştırırlar.
Ama Amelia için bu uğursuzluk, ruh gücünü toparlamanın en hızlı yoluydu.
Sadece beş dakika emdikten sonra bedeninin inanılmaz derecede hafiflediğini hissediyor; ruh gücü kollarına bacaklarına yayılıyor, hatta nefes almak bile ferahlatıcı geliyor.
Amelia oturacak bir yer bulup bu bedenin asıl sahibinin anılarını yokluyor. Tam işini bitirmişken cebindeki telefon çalıyor.
Biri arıyor.
Amelia telefonu çıkarıyor. Eski bir model. Ekranda arayanın adı, önceki sahibi tarafından şöyle kaydedilmiş: [Kevin]
Martinez ailesinden biri.
Amelia düşünceli düşünceli çenesine dokunuyor.
Bir saat önce onu boğdurmak için birini gönderen… hiç görmediği “annesi” miydi, yoksa şu anda nişanlısıyla birlikte olan kız kardeşi mi?
