Bölüm 4 Kalp ve taç

SARGIS'İN BAKIŞ AÇISI

"Anne, yine mi bu?" diye inledim, yüzümü avuçlayıp aşağı doğru sıyırırken.

"Evet, yine bu, oğlum," diye anında tersledi. Ses tonunda itiraza yer yoktu.

"Sen Lycan Kralısın. Tahta çıkalı beş yıl oldu, tam beş yıl! Ama hâlâ yanında bir kraliçen yok. Böyle bir şey görülmemiş! Derhal seçilmiş bir eş almalısın."

Keskin bir nefes verdim.

Annem haftalardır peşimi bırakmıyordu. Aynı bayat tartışmayı gitgide artan bir telaşla önüme koyup duruyordu. Bir eşleşme balosu düzenlememi istiyordu. Bana göre tam bir maskaralıktı bu. Taç için ‘uygun’ sayılan bütün dişi lycanlar, dişi kurtlar ve diğer tüm dişi varlıklar önümden geçit töreni yapacak, ben de sanki pazardan hayvan seçer gibi içlerinden birini seçecektim.

"Şunu söyle bana, Anne," diye dişlerimin arasından konuştum, "gerçek eşimi hâlâ bulamamış olmam benim suçum mu? Sence bu zorlayabileceğim bir şey mi?"

Bir an kasıldı ama sessiz kaldı.

"Seçilmiş eş almayı reddediyorum," diye devam ettim. Öfkem artık zar zor dizginleniyordu.

"Gerçek eşim dışarıda bir yerde. Bunu kemiklerimde hissediyorum. Bir gün, er ya da geç yollarımız kesişecek. Ve o gün geldiğinde, sahte, içi boş bir birliktelikle başka birine bağlanmış olmayacağım. Ona böyle ihanet etmem."

"Saçmalama, Sargis," diye patladı, altın gözleri parlayarak. "Beş yıl geçti. Hiçbir Lycan kralı eşsiz bu kadar uzun süre kalmadı. Eşine bir şey olmuş olma ihtimalini kabullenmeye başlamalısın. Belki ölü, ya da daha beteri. Krallığı öncelemek zorundasın, oğlum. Halkının Yüce Luna’sına ihtiyacı var. Saray, Solaris ve Umbra gibi iki hükümdar için kuruldu; güçleri eşit, birbirini dengeleyen iki hükümdar. Bu konuda benimle savaşmayı bırakamazsın."

Son cümlelerinde sesi hafifçe titredi; yorgunluğunu ve kederini ele veriyordu. Ama bu ağırlık bile kanımı daha çok kaynatmaktan başka işe yaramadı.

Öfkenin üzerimden ağır, boğucu dalgalar halinde yükseldiğini hissediyordum. Annem içgüdüsel olarak bir adım geri çekildi; içindeki yaratık, bende yükselen fırtınayı sezmişti.

Sıcaklık omurgamdan tırmanıp göğsümü doldurdu, kaburgalarımı zorladı. İçimdeki canavar yüzeye doğru kıpırdanıyordu. Bana ait olmayan başka bir kadını yatağıma almam fikri, ona her lanet hafta zorla tazelenen bir işaret bağlamam düşüncesi… sanki iğrenç bir vampir ayini gibi... İçimi tiksintiyle dolduruyordu. Bu ne aşk olurdu, ne de onur. Benim doğuştan korumakla yükümlü olduğum her şeye ihanet olurdu.

Ve sonuçları… Gerçek eşler daha sonra ortaya çıktığında—ki sık sık ortaya çıkarlardı—seçilmiş eş, tacını korumak için benim kader eşimi öldürmek zorunda kalacaktı. Ben de tahtı korumak için onun gerçek eşini katletmek zorunda kalacaktım.

“Anne,” dedim dişlerimi sıkarak, ellerimi yanlarımda yumruk yapıp, “hiç düşündün mü, babamı hiç tanımasaydın nasıl biri olurdun, nerede olurdun?”

O anda duraksadı.

“Sargis, sirun (aşkım),” diye fısıldadı, eski Khragnirn dilindeki o sevgi sözcüğü dudaklarından dökülürken. “Bir annenin yüreğiyle, senin için yanıyorum.”

“Acını sonuna kadar anlıyorum. Her gün seni eşini aramak için saraydan çıkarken görmek, ülke ülke gezmen, haftalar, bazen aylar boyunca ortadan kaybolman… Sonra her seferinde eve hayal kırıklığıyla, perişan ve her defasında biraz daha boş dönmen… Bu, yüreğimi parça parça ediyor.”

Elinin yanında titrediğini gördüm; sonra yavaşça elini sakladı.

“Ama Alphamaja’nın, yani Kralın Annesi’nin tahtından konuşursam, sana görevini hatırlatmak zorundayım. Bu krallığın bir Yüce Luna’ya ihtiyacı var. Bu sadece bir gelenek değil, oğlum. Bu, istikrar demek. Diğer doğaüstü varlıkları hizaya sokan birleşik bir cephe demek.”

Gözlerimi kapadım, ciğerlerime bir nefes daha zorla çekerek içimdeki savaşın giderek büyüdüğünü hissettim. Her şey sonunda göreve ve onura dayanıyordu. Kazanamayacağım bir savaştı bu.

Keskin bir iç çekişle yüzümü iki avucumla ovuşturdum. Söylediklerinde mantık vardı, bunu görüyordum, ama içimdeki o hisse engel olamıyordum. Ruh eşimin hâlâ bir yerlerde beni beklediğine dair o derin, sarsılmaz his…

Özel odamın taş zemininde gidip gelirken adımlarım iyice huzursuzlaştı. İki imkânsız seçenek arasında sıkışıp kalmış bir yaratık gibiydim: kalbim ve tacım. Öfke içimi tırmaladı, artık dayanamadım. Bir hırlamayla yumruğumu tuğla duvara indirdim. Taş yumruğumun altında çatlayıp içeri göçtü. Ama içimde yanan ateşi hafifletmedi. Hiçbir şey hafifletmiyordu.

Derin bir nefes verdim. Kolay kolay pes eden biri değildim, ama içten içe annemin haklı olduğunu biliyordum. Yönetmem gereken bir krallık vardı. Luna’ya, bir kraliçeye ihtiyacı olan bir krallık. Sadece eşim olacak bir kadına değil; fırtınamı dindirecek demire, yanımda duracak o çıpaya…

“Peki,” diye homurdandım. “Senin dediğin olsun, anne. Balo hazırlıklarına başla ve davetiyeleri gönder.”

Gözleri, sanki büyük bir savaşı kazanmış gibi, nadir görülen bir sevinçle parladı; ama konuşmasına fırsat vermeden elimi kaldırdım.

“Yalnız…” dedim sözümü sürdürerek. “Bana bu haftanın sonuna kadar izin ver. O zamana kadar onu hâlâ bulamamış olursam, senin planını tek bir itiraz etmeden kabul edeceğim.”

“Ordis (oğlum),” diye yumuşak bir sesle mırıldandı. “Beş yıldır onu bulamadın. Bir haftada ne değişecek ki?”

Bakışlarımı onun gözlerine kilitledim; daha zayıf bir ruhu yakıp kül edecek kadar sert bir bakıştı bu.

“Sonuç ne olursa olsun, istediğim bu,” diye yineledim. “Ve ben ancak bu şartla o görücü usulü oyunlarına razı olurum.”

“Peki, oğlum. Gerçekten senin için en iyisini diliyorum.”

Böyle deyip arkasını döndü ve uzaklaştı. Adımlarının sesi koridorda yankılanarak, gözden kaybolana kadar devam etti.

Bir süre daha olduğum yerde kaldım. Sözlerinin ağırlığı, sanki demir bir kelepçe gibi hâlâ omuzlarıma bastırıyordu.

Yavaşça döndüm. Gözlerim, gün batımını çerçeveleyen tavandan yere kadar uzanan geniş pencerelere takıldı. Altın rengi ışık odaya yayılıyor, yere uzun bir gölge düşürüyordu.

“Ben Sargis Arevik Sargsyan,” diye fısıldadım kendi kendime. “Khragnir tahtının biricik varisiyim. Zirvedeki avcıyım. Adımı duyan her düşmana korku salan canavarım.”

Sözler havada asılı kaldı. Acı bir gülüşle alaycı şekilde iç geçirdim. Bunca gücüm, zenginliğim ve nüfuzuma rağmen, kontrol edemediğim tek bir şey vardı: kader.

Ufka bakarken parmaklarımı pencere pervazına daha sıkı kenetledim. Zihnim, bir Lycan olmanın ne anlama geldiği düşünceleriyle dolup taşıyordu; hem de safkan bir Lycan. Lycanlar, kurt adamlardan farklıydı, onlar tek bir kişiye yazgılıydı. Dünyanın dengesi bile o eşleşmeye bağlıydı. Bir yin ve yang gibi. Hayatta kalmak için birbirine muhtaç iki güç. Bu, yüzyıllar önce Lycanların sevgilisini reddetmesine karşılık Aeryna’nın üzerimize koyduğu bir lanetti.

Bir de diğer türler vardı: kurt adamlar, periler, nyx’ler, sirenler, vampirler ve daha niceleri. Onların seçme şansı vardı. İstedikleri birine, ister insan, ister başka bir tür, ister bambaşka bir yaratık olsun, aşık olabilirlerdi. Bu, benim sahip olmadığım bir lükstü. Ve bu düşünce içimi kemiriyordu.

Ya gerçek eşim çoktan başkasına aşık olduysa? Bana değil, başka birine… Bu ihtimal midemi düğümlüyordu. Kıskançlık ve öfkenin soğuk, acımasız pençesi yavaş yavaş omurgamdan yukarı tırmanıyordu. Eğer böyleyse, içimdeki canavarı dizginleyebileceğimden emin değildim. Öfke, onu sahiplenme arzusu, beni bütünüyle yakıp yutardı. Bunu şimdiden hissedebiliyordum; yüzeye yakın bir yerde gizlenmiş, beni deliliğe doğru itiyordu. Tereddüt etmezdim. O adamı öldürürdüm. Hiç şüphesiz. O kadın, hakkım gereği benimdi. Ne pahasına olursa olsun, onu sahiplenirdim.

Kafamı sertçe salladım, bu karanlık düşünceyi zihnimden atmaya çalıştım. Böyle düşünemezdim. Kendime buna izin veremezdim. Onu başka bir adama kaptırmayacaktım. Bu düşüncenin kendisi bile katlanılmazdı. Ama ruhumun en kuytu köşelerinde, bir gerçeklikten korkuyordum: Ya hiç ortaya çıkmazsa? Ya sonsuza dek yalnız kalırsam? Hiç gelmeyecek bir kadere, ömrüm boyunca boşuna beklersem?

On sekizime bastığımdan beri onu arıyordum. Beş uzun yıldır diyar diyar gezmiş, savaşlara girmiş, siyasetle uğraşmıştım ama hâlâ ondan hiçbir iz yoktu. Yine de vazgeçemezdim. Henüz değil. En azından bu haftanın sonuna kadar. Son bir şansım kalmıştı. Ve eğer o zamana kadar birbirimizi bulamazsak… annemin planını hayata geçirmek zorunda kalacaktım.

Derin bir iç çektim, cebimden telefonumu çıkarıp baş infazcım Lupercus’u aradım. O sadece bir infazcı değildi, en güvendiğim sağ kolum ve ikinci komutanımdı. Dünyada herkesten çok güvenebileceğim bir kişi varsa, o da Lupercus’tu.

Telefon birkaç kez çaldı, sonra tok sesi duyuldu.

“Yüce prensim,” diye selam verdi.

“Arabayı hazırla, Lupercus. Bugün çarşıya inmek istiyorum. Mümkün olduğunca göze batma. Ortalıkta gürültü kopmasını ya da gereksiz dikkat çekmeyi istemiyorum,” diye talimat verdim.

“Emriniz yerine getirilmiştir, Yüce Alfa.”

Aramayı sonlandırdım, telefonu komodinin üzerine bıraktım. Sinirle ellerimi saçlarımın arasından geçirdim. Pencereden arkamı dönüp giyinme odasına yöneldim. Hızlıca üstümü değiştirdim; dolabın arka taraflarından basit bir eşofman altı ve kapüşonlu bir sweatshirt seçtim. Bugün krallık kıyafetlerine gerek yoktu. Koyu renk bir güneş gözlüğü aldım, çekmeceden siyah bir maske çıkardım. Kimsenin beni tanımasını istemiyordum; görülmekten korktuğum için değil, fark edilmeden dolaşmak istediğim için. Bir şapka da görüntüyü tamamladı, ayağıma da spor ayakkabılarımı geçirdim.

Birinci kattaki garaja indim, Lupercus çoktan bekliyordu. Beni görür görmez derin bir saygıyla eğildi. Gözlerini benden ayırmadan arabanın kapısını açtı. Hiç konuşmadan mavi sedana kayar gibi oturdum; krallıktaki diğer arabaların arasında neredeyse ayırt edilemeyecek kadar sıradan bir arabaydı. Kalabalığa karışmak için mükemmeldi.

Lupercus direksiyon tarafına geçip koltuğuna oturdu ve alışılagelmiş bir rahatlıkla motoru çalıştırdı. Motorun yumuşak uğultusu arabayı doldurdu, o da aracı yola çıkardı.

“Özellikle gitmek istediğimiz bir sürü mü var mı?” diye sordu.

Koltuğa yaslandım, başımı serin deri döşemeye dayadım. Şehir merkezine en son üç yaşındayken gelmiştim.

“Hayır, pek sayılmaz,” dedim, düşüncelerim yapmak zorunda olduklarıma kayarken sesim uzaklaştı. “Sadece biraz etrafa bakmak istiyorum, şimdi nasıl görünüyor, halkım neyle meşgul, onu anlamak istiyorum… ve tabii, umarım ruh eşimi de bulurum.” Son cümle ağzımdan neredeyse fısıltı gibi, sır verir gibi döküldü.

Lupercus bir süre hiçbir şey söylemedi ama dikiz aynasından gözlerinin bir anlığına bana kaydığını hissettim. Hiç sorgulamadan sadece başını hafifçe salladı ve sürmeye devam etti.

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm