Bölüm 7 Tamamen Şaşkın
Narine’in bakış açısı
Gözlerim seğirerek açıldı. Zihnim ağır ve şaşkındı; alışkanlıkla, berbat hayatım boyunca her gün baktığım çatlak tavana bakmayı bekliyordum.
Ama onun yerine… Kendimi, karmaşık desenlerle süslenmiş, nefes kesici derecede gösterişli bir tavana bakarken buldum. Tavanın üzerinde kıvrılıp giden motifler, ince oymalar vardı; hafif altın ve gümüş tonlarıyla işlenmişti, yumuşak ışığın altında parlıyor, tavandan sarkan avizenin ışığıyla adeta yaldızlanıyordu.
Şaşkınlıkla göz kırptım, bakışlarım etrafta dolaştı.
Altımdaki yatak inanılmaz derecede yumuşaktı; sanki bir bulutun üstüne uzanmışım gibiydi. Dev yatağın dört köşesinden aşağıya, zarifçe sarkmış, incecik ipek tüller vardı; yumuşak bir esintiye hafifçe dalgalanıyorlardı. Renkleri narin bir maviydi.
Parmaklarım, sanki kendi kendine, yumuşak yatağın kumaşını kavradı. Dokunduğum anda yok olacak, ilk temasta dağılıp gidecek bir hayal sanıyordum.
Ölmüş müydüm?
Burası cennet miydi?
Yoksa… güzel yalanlarla süslenmiş bir cehennem mi?
Hatırladığım son şey, kendimi zorla dışarı atıp serin gece havasına sendeleyerek çıkmamdı. Ondan sonrası… yok.
Kımıldamaya çalıştım ama kollarım bacaklarım, sanki yıllardır kullanmamışım gibi şiddetle titredi. Yavaşça, canımı yakarak, büyük bir çabayla doğrulup oturdum. Durup elime, el bileğimin üstüne baktım ve gözlerimi inanamayarak kırptım. Tenim solgundu; neredeyse saydam.
Yıllardır ikinci derim gibi üzerime yapışmış o kir tabakası, kan lekeleri, pasak… hepsi yok olmuştu. Onların yerine, büyük beden, yumuşacık bir kapüşonlu sweatshirt giymiştim.
Boğazımdan, paslı ve kırık bir ses koptu. Boğuk, anlaşılmaz bir çığlık gibi çıktı, beni kendimden bile sıçratarak.
Sanki bir ömürdür ilk kez gerçek bir ses çıkarıyordum. Kendi sesim bile ödümü kopardı. Ellerime baktım; tanıyamıyordum. Parmaklarım deli gibi titriyordu.
Titreyen elimi göğsüme bastırdım. Kalbimin göğsümün içinde çılgın gibi çarptığını hissettim; küçük, ürkmüş bir tavşan kalbi gibi.
Ne oluyordu? Bu gerçek miydi?
“Uyanmışsın.” Derin ve sakinleştirici bir ses, panik halimi yarıp içeri girdi.
İrkilip olduğum yerde sıçradım, hemen sesin geldiği yöne baktım.
Nefes almayı unuttum.
O dünyaya ait değilmiş gibi gelen sesin sahibi, hayatımda gördüğüm en yakışıklı adamdı, tartışmasız. Yatağın ayak ucunda dikiliyordu; kollarını, siyah, üzerine tam oturan tişörtü hafifçe geren geniş ve kaslı göğsünün üzerinde kavuşturmuştu. Göz göze geldiğimiz anda, iri, yumuşak görünümlü kahverengi gözleriyle onları çevreleyen koyu, gür kirpikler arasındaki zıtlık beni sersemletti; kirpikleri o kadar uzundu ki, sanki çizilmiş gibiydiler.
Bakışlarımı yüzünde dolaştırdım. Burnu güçlü bir yapıya sahipti; kemerinin üzerinde hafif, sevimli bir çıkıntı vardı. O küçük kusur, geriye kalan, sanki tanrılar tarafından oyulmuş gibi kusursuz görünen yüze ayrı bir karakter katıyordu.
Ve teni… Tanrım, o ten, yumuşak ışığın altında parlıyordu; sanki karamele batırılmış da tertemiz, pürüzsüz bir halde çıkarılmış gibiydi. Bakışlarım dudaklarına kaydı. Dolgun, biçimli, kusursuz çizilmiş dudaklardı; onun gibi iri yapılı bir adama göre neredeyse fazla yumuşak görünüyorlardı.
Gözlerimi kocaman açmış, büyülenmiş gibi bakakaldım. Yine göz göze geldik. Dağınık, koyu renk kıvırcık saçları başının etrafında taç gibi duruyordu; inatçı birkaç tutamı alnına düşmüş, sanki hiçbir çaba göstermeden yakışıklı görünmeyi başarıyordu. Acaba dokununca göründüğü kadar yumuşak mıydı diye merak ettim.
Kalbim daha hızlı, neredeyse acı verecek kadar şiddetle göğsüme vurdu.
Onunla ilgili bir şey beni kendine çekiyordu.
Ağzımı açtım, bir şeyler söylemek, cevap istemek için çırpınıyordum ama ciğerlerim bana itaat etmeyi reddetti. Çıkan tek şey zayıf bir nefes oldu.
"Nasıl hissediyorsun?"
İşte yine o ses… Resmen büyüleyiciydi. İçine isteyerek boğulabilirdim, yeter ki nereden geldiğimi hatırlamak zorunda kalmayayım.
Tekrar denedim, kupkuru boğazımı konuşmaya zorladım ama önceki gibi, tek kelime bile çıkmadı.
O Azrail miydi? Ölüm sonunda bana acımış mıydı? Bu güzel adam beni öte dünyaya götürmek için mi buradaydı?
Elini bana doğru uzattı, ben ise irkilip şiddetle geri çekildim. Kollarımı yüzümü korumak için havaya fırlattım, gözlerimi öylesine sıkı kapattım ki canım yandı; az sonra geleceğini bildiğim darbeye kendimi hazırladım. Vücudum, acı beklerken kontrolsüzce titriyordu.
Nefes alamıyordum. Dehşet boğazımı tırmalıyor, nefesimi kesiyordu; duyabildiğim tek şey ciğerlerimin hırıltılı, düzensiz soluk alışverişiydi.
"Ben sana zarar vermek istemiyorum."
Bu sözler tokattan bile sert çarptı.
Olduğum yerde kaldım.
Yavaşça, kollarımın arasından gözlerimi araladım.
Hâlâ karşımda duruyordu. Eli şimdi inmişti, dudaklarında hafif, neredeyse üzgün bir gülümseme vardı; benim kocaman açılmış, korkuyla donmuş bakışlarıma bakıyordu.
"Ben sana asla zarar vermem, im sireli," diye fısıldadı. Sözcükler yabancıydı ama içlerindeki şefkat, korku sisini yarıp kalbime işledi.
Kollarımı tereddütle indirdim, içimdeki her hücre hâlâ tetikte kalmam için bağırsa da.
"Konuşabiliyor musun?" diye sordu, başını hafifçe yana eğerek.
Boş boş ona baktım. Zihnim dönüp duruyor, buraya nasıl, ne zaman, ne halt edip düştüğümü anlamaya çalışıyor ama beceremiyordu. Absürt derecede yumuşak bu yatakta, şimdiye kadar gördüğüm en büyüleyici varlık karşımda duruyor ve sanki eski arkadaşlarmışız gibi bana sorular soruyordu.
"Ne kadar kabayım," diye homurdandı kendi kendine, parmaklarını kıvırcık saçlarının arasından geçirirken neredeyse utangaç bir hâli vardı.
"Önce kendimi doğru düzgün tanıtmam gerekirdi."
Doğruldu, bir anda varlığı daha da ağır ve etkileyici geldi.
"Benim adım Sargis." İsmine, dilinden dökülürken, sanki ipeğe sarılı gök gürültüsü eşlik etti.
Gözlerimi hızlı hızlı kırptım.
Hayır. Hayır, hayır, hayır.
Kesin yanlış duydum. O Sargis mi? Acımasız, dokunulmaz Lycan Kralı olan Sargis mi?
"Eminim nerede olduğunu ve neden burada olduğunu merak ediyorsundur," diye devam etti; sesi neredeyse özür dileyen bir ton taşıyordu. "Şu anda Khragnir Sarayı’ndasın. Seni dün gece, Kar Kurdunun topraklarında buldum."
"Umarım sakıncası yoktur," diye ekledi, az önceki o utangaç tavrına geri dönerek, "görevli kızlara seni temizletip üzerine de temiz kıyafetler giydirdim."
Sakıncası… mı?
Sanki beni lanetli bir işkence zindanından değil de çay partisinden alıp getirmiş gibi konuşuyordu.
Öylece oturdum, başımı kaldırıp ona bakarken gözlerimi kırpıştırdım; aklım karmakarışık, neye uğradığımı şaşırmış durumdaydım.
