Bölüm 8 ACIMASIZ, DOKUNULMAZ LYCAN KRALI?
“Herhâlde hâlâ şoktasın,” diye mırıldandı Sargis yumuşak bir sesle, sanki içimde kopan fırtınayı okuyabiliyormuş gibi.
Azıcık sola kaydı, komodine doğru uzandı.
İçgüdülerim bir anda çığrından çıktı. Geriye doğru süründüm, cılız bedenim ipek çarşafların üzerinde sürüklenerek başlığın sert yüzeyine çarpana kadar geriledi.
Sargis anında olduğu yerde dondu, ellerini teslim olur gibi havaya kaldırdı.
“Sadece meyve tabağını sana vermek istedim,” diye mırıldandı, komodine doğru başıyla işaret ederek.
Bakışlarını takip ettim. Sözünü ettiği kâseyi gördüm; capcanlı, renk renk meyvelerle doluydu.
Ama yabancı duruyorlardı.
Buradaki her şey yanlış geliyordu.
“Alabilir miyim?” diye sordu.
Hiçbir şey söylemedim. Ona öylece baktım, sanki paramparça olmuş zihnimin uydurduğu bir hayalmiş gibi.
Çünkü öyle olmalıydı, değil mi? Burası, bu yatak, bu oda, o… Hiçbiri gerçek olamazdı.
Bu mutlaka başka bir halüsinasyondu. Aklımın, beni gerçeğin acımasından korumak için kurduğu yeni bir oyun.
Bakışlarımı ondan kopardım.
Hayır. Artık yeter… Daha fazla yanılsama yok.
Uyanma zamanı gelmişti.
İnce, kemikli parmaklarımı büktüm, kendimi çimdiklemeye çalıştım. Ama tutacak kadar etim bile kalmamıştı.
Panik içimi tırmaladı.
Beni uyandıracak bir şeye, herhangi bir şeye ihtiyacım vardı. Gözlerim odanın içinde telaşla gezinirken bir plan şekillenmeye başladı.
Yataktan yeterince sert düşebilirsem… Muhtemelen kendimi yine zindanda bulurdum. Ya da, daha iyisi, gözlerim sonsuza kadar bir daha hiç açılmazdı. Bu düşünce tuhaf bir şekilde içimi rahatlattı. Gücümün yettiği kadar yavaşça, santim santim yatağın kenarına doğru kaydım.
“Ne yapıyorsun?”
Yüzümü ona çevirdim ve bunu yaptığım anda pişman oldum.
Çünkü karşımda dikiliyordu; yüzü öyle yakıcı bir güzelliğe sahipti ki, kalbim bir kez daha parçalanacak sandım.
Bu gerçek değildi. O gerçek değildi. Hiçbiri değildi.
Bu karanlık çukura daha önce de düşmüştüm. Zifiri karanlıkta, bitmeyen soğuğa ve açlığa dayanabilmek, deliliği uzak tutabilmek için kafamda tatlı hayaller kurup durmuştum.
Ama bu… Bu başkaydı. Kabul ediyorum, ilk defa böyle bir Adonis yaratmıştım.
Kaymaya devam ettim.
“Hey, hey, durman lazım, yoksa düşüp kendine zarar vereceksin!” diye seslendi.
Artık tam yatağın kenarındaydım. Gözümün önünde net bir şekilde canlandı: Bedenim soğuk mermer zemine çarpacak, derin ve davetkâr bir karanlık beni yutacaktı. Ve ben nihayet, nihayet özgür olacaktım.
Derin bir nefes aldım, kendimi öne doğru bıraktım. Yorgun bedenim boşluğa düşerken ince havanın üzerimden hızla akışını hissettim. Kısacık bir an, tenimi okşayan o hafif esintinin tadını çıkardım.
Sıcaklık.
Beklenmedik, her yanımı saran bir sıcaklık.
Soğuk, acımasız zemine çarpmak yerine, sert bir şeye çarptım. Düşünmeden, refleksle ona daha çok sokuldum; uzun zamandır kaçıp duran o rahatlığı içgüdüsel olarak aradım. İşte, delirmiş zihnimden geçen tek düşünce şuydu: Demek ölümün kolları böyleymiş.
Sonra yüzümü sert, kaslı bir göğse sürttüm ve kulağımın dibinde derin, düzenli bir kalp atışı duydum.
Kaslar mı?
Kalp atışı mı?
Gözlerimi birden açtım, zihnim duyularımdaki ihaneti anlamaya çalışırken darmadağın oldu. Ölümün soğuk eli yerine, yine o aynı erimiş, sıcak gözlere bakıyordum. En sert buzu bile eritebilecek, insana huzur vermesi gereken gözlerdi bunlar. Ama benim için lanetten başka bir şey değildi.
O sıcaklık, o şefkat… Hepsi yalandı. Hep öyleydi. Bugün sana bakarken sanki sen onların koca evreninin merkezindesindir. Yarın seni, unutulmuş bir yük gibi çöpe atarlar.
Panik boğazıma dikenli bir el gibi tırmanıyordu. Onu itmeye çalıştım, ama gücüm yetmedi.
Yavaşça doğruldu ve beni dikkatle tekrar yatağa yatırdı.
Derin, sinirli bir nefes verdi. Sonra cebinden bir telefon çıkardı. Parmakları alışkanlıkla, hızlı hızlı birkaç tuşa bastı. Telefonu kulağına götürdü.
“Kraliyet hekimiyle ekibini hemen odama istiyorum,” dedi telefona.
Sonra cihazı tekrar cebine koydu.
Kraliyet hekimi mi? Zihnim bir anda uğuldamaya başladı, hem şaşkın hem darmadağın. Burası onun odası mıydı?
Hiçbir şey mantıklı gelmiyordu. Onun gibi biri, üstün alfa, bir kral neden benimle uğraşsın ki? Neden bu kadar saçma, aşırı şeyler yapsın?
Kollarıyla beni iki yandan adeta kafese aldı. Yüzünü bana doğru eğdi, o kadar yaklaştı ki nefesinin sıcaklığını tenimde hissedebiliyordum. Alnı, başını eğdiğinde neredeyse benim alnıma değiyordu.
Sonra bakışlarını kaldırdı ve göz göze geldik. Göğsümün içinde keskin, yabancı bir şey dönerek acıyla kıvrıldı.
“Bunların hepsi benim suçum,” diye fısıldadı, sesi paramparça. “Seni daha önce bulamadığım için özür dilerim. Daha çok aramadığım için özür dilerim.”
Daha ne demek istediğini anlamaya fırsat bulamadan, başını getirip dizlerimin üstüne bıraktı.
Donakaldım.
O orada, başını kucağıma koyup dururken, vücudumun her yeri kasıldı. Geniş omuzları hafifçe titriyordu.
Mahvolmuş görünüyordu.
Gerçekten, içten içe, ruhuna kadar sarsılmış, paramparça olmuş gibi.
Ama neden?
Bir kral, üstün bir alfa, benim için neden böyle hisseder ki? Hiç kimse olan, kırılmış, atılıp kenara bırakılmış biri için. Neden umurunda olayım?
Artık hiçbir şeyin anlamı yoktu.
Bu gerçekten yaşanıyor muydu, yoksa aklım sonunda tamamen uçup gitmiş, zihnim bana böyle ince ince işkence eden bir hayal mi yaratmıştı?
Keskin bir kapı tıklaması ağır sessizliği parçaladı. Gözlerim hızla kapıya döndü.
“Gir,” diye seslendi Sargis.
Kapı, serin bir hava dalgasıyla hızla açıldı.
Önden, saçlarının şakakları kırlaşmış, yaşça büyük bir adam girdi. Bir elinde büyükçe deri bir çanta vardı, boynunda da bir stetoskop asılıydı. Arkasından üç kişi geldi; ikisi kadın, biri erkekti, hepsi deniz mavisi renkte hastane kıyafetleri giymişti ve kendi tıbbi çantalarını taşıyorlardı.
Onların arkasından, adeta bir dağ gibi bir adam odaya adım attı. Boylu poslu, iriyarıydı, kasları koyu renk kıyafetinin kumaşını zorlayacak kadar belirgindi. Saçları yukarıdan toplanmış, düzgün bir at kuyruğu halindeydi, bu da çenesinin kenarından geçen yara izini iyice ortaya çıkarıyordu. Ela gözleri ışıkta cilalanmış kehribar gibi parlıyordu.
Eşik çizgisini geçer geçmez başını saygıyla eğdi.
“Üstün Alfa,” diye mırıldandı.
Sargis şimdi tam anlamıyla doğrulmuş, dimdik ayaktaydı.
“Lupercus,” diye onu başıyla selamladı.
Arkasındaki tıbbi ekip bir ağızdan, derin bir saygıyla eğildi.
“Üstün Alfa,” diye hep bir ağızdan seslendiler.
Ben ise orada, yatağın üzerinde oturuyordum. Titriyordum. Şaşkınlıktan aklım durmuştu.
Gerçekten neler oluyor lan?
