Bölüm 1 ALTARDAKI HARABE
Ayna yalan söylemiyordu. Her kızın hayalindeki gelin gibi görünüyordum.
Yansımama bakıyorum; kalbim, sanki kaburgalarımı kırıp dışarı fırlayacakmış gibi göğsüme vuruyor. Güzel beyaz ipek, yumuşak hışırtılı kıvrımlarla bedenime yapışıyor. Elbise, yere dökülmüş ay ışığı gibi aşağı süzülüyor. Parmaklarım titrerken korsajın üzerindeki narin danteli takip ediyorum, onu tenime bastırıp düzlüyorum; sanki kendimi böyle sabitleyebilirmişim gibi...
Bu gerçek! Bugün gerçek... Ben gerçekten evleniyorum!
Nefesim yavaşça, düzensizce çıkıyor; bakışlarım aynadaki gözlerimle buluşuyor... Sadece mutluluk olamayacak kadar parlak, ama başka bir şey olamayacak kadar da kırılgan bir şeyle parıldıyorlar. Belki umut?... Ya da kendini uçurumdan bırakıp havanın seni tutacağına inanmak gibi olan o tür bir aşk.
Bugün Kieran Kade’le evleniyorum. Seçtiğim eşimle... On iki yaşımdan beri sevdiğim adamla. Sürünün spor salonunun arkasında, ağabeyim Maddox’la gömleksiz antrenman yapışını izlerdim; ayın kendisinin yonttuğu kaslarında ter ışıldardı. Kieran, altın gözlü, gece saçlı bir kusursuzluktu.
Yıllardır bu günü hayal edip durdum—parmağımda yüzüğü, boynumda izi, yavrularımızın kulübenin koridorlarında koşturması. İsmi göğsümde çiçek açıyor; sıcak ve sarsılmaz... Benim gelecekteki Alfam...
Bu gece onun olacağım! Bu düşünce içime bir sıcaklık dalgası salıyor; kalbim, beklentiyle daha yumuşak bir şeyin, daha derin bir şeyin arasında sendeleyip duruyor... Onunla bir hayat. Sadece dönüşemeyen kız olmadığım bir gelecek. Sadece kurdu sessiz kalan Alfa’nın kızı değil. Sadece... onun.
Dudaklarımı birbirine bastırıyorum. “Kendine gel, Malia,” diye fısıldıyorum, ama içimde kıvrılıp duran heyecan bir türlü durulmuyor.
Pencereden gelen hafif bir sürtünme sesi sessizliği yarıyor ve olduğum yerde donakalıyorum. Nabzım sıçrıyor; başımı azıcık çeviriyorum. Gözlerim açık çerçeveye kaydığı anda bir gölge içeri süzülüyor.
“Kieran?”
Kelime, hem inanamayışla hem sevinçle aynı anda nefesimden dökülüyor.
Pencere pervazından doğruluyor; uzun, sağlam ve gerçek!... Dudaklarının kenarında çoktan yamuk bir gülümseme var. Tırmanmaktan saçları biraz dağılmış, yakışıklı yüzüne düşmüş. Gömleği geniş göğsüne, sanki zar zor tutunuyormuş gibi yapışıyor. İnanılmaz yakışıklı görünüyor ve az sonra benim olacak...
“Şey,” diyor, sesi alçak ve eğlenceli, “beklediğim tepki bu değildi.”
Hafifçe gülüyorum; içimde kabaran rahatlama ve mutlulukla ona doğru acele ediyorum. “Burada ne yapıyorsun? Uğursuzluk! Törenden önce beni görmemen gerek.”
“Boş bir batıl inanç o,” diyor; sonra da ekliyor, “hem bunu kaçırmak istemezdim...” Bakışları üzerimde ağır ağır, bilerek geziniyor; elini kaldırmadan bile hissedebildiğim bir dokunuş gibi. Belimde, omuzlarımda, yüzümde oyalanıyor. İfadesindeki bir şey yumuşuyor, derinleşiyor; nefesim boğazıma takılıyor. “Tanrılar aşkına, Malia. Sen... gerçek dışısın.”
“Sen...” Bir nefes veriyor, başını hafifçe sallayarak. “Baş belası gibisin.”
Yanağıma yine sıcak yürüdüğünü hissedip alt dudağımı ısırıyorum. “Bir Alfa için pek şiirsel değil.”
“Şiire ihtiyacım yok...” Yaklaşıyor; aramızdaki mesafeyi kapatıyor, bedeninden yayılan sıcaklığı hissediyorum. “Gerçeği karşımda dimdik dururken.”
Kalbim gümbür gümbür atarken eli kalkıyor; parmakları koluma hafifçe dokunuyor. O küçücük temas bile içimden bir dalga geçiriyor; derim ürperiyor, nabzım hızlanıyor. “Kieran...”
“Sabırsızlanıyorum, Malia...” diye usulca itiraf ediyor; sesi daha yumuşak, daha mahrem bir tona bürünüyor. “Bu gece her şeyi değiştirecek.”
Yutkunuyorum, bakışlarım utangaçça aşağı kayıyor, sonra yeniden onunkilere dönüyor. “Ben de sabırsızlanıyorum.”
Başparmağı yanağımı okşayıp yüzümü hafifçe yukarı kaldırıyor ve dünya daralıyor... küçülüp sadece ona, bana ve aramızdaki o inanılmaz yoğun boşluğa dönüşüyor.
“Bir fikrin var mı...” diye mırıldanıyor, biraz daha yaklaşarak, “sana benim demek için ne kadar zamandır beklediğime?”
Nefesim takılıyor.
“Ben zaten hep senindim,” diye fısıldıyorum.
Dudakları hafifçe kıvrılıyor. “Benim istediğim anlamda değil.”
Sözlerinin altındaki anlam göğsümün derinlerine yerleşiyor, oradan yayılıp karnımın alt tarafında kıvrılan bir sıcaklığa dönüşüyor. Parmaklarım gömleğini hafifçe kavrıyor; bakışlarının yoğunluğu beni çözülüp dağıtacakmış gibi hissettirirken kendimi ancak böyle toparlayabiliyorum.
“Bu gece,” diye devam ediyor, sesi biraz daha alçalarak, “seni eşim olarak işaretleyeceğim ve bunu resmileştireceğim. Kade sürüsünün Luna’sı olacaksın ve bir daha kimse senin nereye ait olduğunu sorgulamayacak.”
İçimden bir ürperti geçiyor; korkudan değil, çok daha güçlü bir şeyden. Bekleyişten. Arzudan... Görmezden gelmek için bunca uğraştığım o sessiz, sızılı özlemden.
“Senin yanında,” diyorum yumuşakça. “Benim yerim senin yanın.”
Gözleri koyulaşıyor, derinlerinde vahşi bir şey çakıyor. “Bunu bir daha söyle.”
Başımı sallayıp utangaçça gülümsüyorum, nabzım deli gibi atıyor. “Duydun işte...”
“Bunu her gün duymak istiyorum,” diyor, sesi artık daha pürüzlü. “Her sabah. Her gece...”
Eli belime kayıyor, beni kendine daha da çekiyor ve bir anda aramızda hiç boşluk kalmıyor. Nefesim onun nefesine karışıyor, hava yoğunlaşıp elektrikleniyor.
Bakışları dudaklarıma iniyor ve içimde her şey duruluyor...
İşte bu! Kieran’la ilk öpücüğüm!
O bana doğru eğilirken gözlerim usulca kapanıyor, nefesi dudaklarıma sıcak ve baş döndürücü bir şekilde değince kalbim çılgın gibi çarpıyor, içimden sersemletici bir dalga geçiyor...
Biraz daha yaklaşsa—
“Malia! Neredeyse vakti geldi!” İrkilip geri sıçrıyorum; kapı arkamda birden açılırken gözlerim fal taşı gibi açılıyor.
Lila içeri dalıyor; elinde çiçek buketi, lavanta rengi nedime elbisesi etrafında savruluyor. “Malia? Hadi, gitmemiz— aa!” Olduğu yerde kalıyor, yeşil gözleri büyüyor, sonra muzipçe sırıtıyor. “Alpha Kieran... pencereden gizlice mi giriyorsun? Ne kadar romantik. Ne kadar skandal.”
Kieran isteksizce geri çekiliyor, çenesi hafifçe sıkılıyor ama sonra kendini toparlayıp mahcup bir gülümsemeyle, “Zamanlaman her zamanki gibi kusursuz, Lila,” diyor.
“Şey,” diyor Lila, kaşını kaldırarak. “Görüyorum ki damat tek bir basit kurala bile uyamamış. Törenden önce gelini görmenin uğursuzluk getirdiğini biliyorsun, değil mi?”
Gergince gülüyorum, elbisemi düzeltirken Kieran’dan uzaklaşıyorum. “Göründüğü gibi değil.”
“Tam da göründüğü gibi,” diyor Kieran; dudakları yaramazca kıvrılıyor, Lila’nın gözleri de keyifle açılıyor. “Malia! Seni afacan... Düğünden önce hamle yapıyorsun ha? Sende bu da varmış, hiç düşünmezdim! Demek sonunda utangaçlığını attın...” Lila, itirazlarımı daha imalı laflar ve göz kırpmalarla bastırıyor.
Kieran da bu dikkat dağınıklığından faydalanıp, geldiği gibi hızla pencereden çıkıyor; gitmeden önce de son bir yaramaz göz kırpışı bırakıyor. Bunun bedelini ödeyecek, hem de bu gece. Bir şekilde ödeteceğim ona... Bu düşünceyle yanaklarım ısınıyor.
Lila kıyafetime bakıyor, sonra bir daha bakıyor. “Tam bir tanrıça gibisin... Kieran seni o koridordan yürürken görünce kendinden geçecek.”
“Kızım, beni zaten gördü,” diye hatırlatıyorum, o da inliyor. “Aynen ya. Ne kadar sabırsız biri... Neyse, yine de tepki verecek, çünkü muhteşem görünüyorsun.”
Sürünün içinden küçük bir kadın grubu içeri giriyor; çoğu omega ve gamma, makyaj çantalarıyla, yedek tokalarla telaş içinde. Az sayıdaki beta kadınlardan biri olan Selena ise en arkada kollarını kavuşturmuş duruyor; gri gözleri kısılmış.
Birden diğerlerini itip geçiyor. Bakışları üzerimde gezinirken dudakları ince, alaycı bir gülümsemeye kıvrılıyor. Gözlerinde keskin bir şey var, acı bir şey. “Ne güzel, Malia. Daha dönüşemiyorken bir Alfa’yla evleniyorsun... Bazılarımızın sahiplenmeye değer kurtları var.”
Sözleri tokat gibi çarpıyor ve ortalığa ağır, boğucu bir sessizlik çöküyor.
Parmaklarım elbisemin kumaşını daha sıkı kavrıyor, odanın içi büsbütün susuyor. Yüzüme başka türden bir sıcaklık yayılıyor—bu, utançtan yakan bir sıcaklık...
Hiç dönüşmedim. Bir kez bile. Kurdum orada—onu hissediyorum, sessiz ve uzakta—ama ortaya çıkmayı reddediyor. Her şeyi denedim: dolunaylar, eğitim. Hiçbiri işe yaramadı. Sürünün geri kalanı arkamdan fısıltıyla konuşur, ama özellikle Selena bunu bana asla unutturmaz.
“Onun Luna’sı olmayı gerçekten hak ediyor musun? Kurtsuz bir Luna hiç duymadım. Omurgasız bir insandan farkın yok. En düşük omega’dan bile üstte olmayı hak etmiyorsun ama tabii baban Alfa olunca işine geliyor...”
Lila öne çıkıyor. “Yeter artık, Selena!”
Selena homurdanıyor. “Ne? Herkesin düşündüğünü söylüyorum sadece. Bu düğünün olmasının tek sebebi bizim sürüyle Kieran’ın sürüsü arasındaki barış anlaşması. Yoksa başkasıyla eşleşirdi. Değerli biriyle...”
“Hayır,” diye tersliyor Lila; gözleri alev alev. “Sen olmasını istediğin şeyi söylüyorsun. Kieran Malia’yı seviyor ve anlaşma olmasa da onunla evlenirdi. Onu bir sebeple seçti.”
Selena’nın dudakları ince bir çizgiye dönüşüyor; bakışı aramızda gidip geliyor, sonra küçümseyerek gülüyor. “Bir Alfa, yanında koşabilecek bir eş ister, geride kalan değil.”
Lila ona dönüp sertçe çıkışıyor. “Selena, kutlamaya geldiysen et. Kaltaklık yapmaya geldiysen de çık git.”
Selena’nın gülümsemesi dişten ibaret. “Ben sadece gerçekleri söylüyorum... Büyük gününün tadını çıkar, Prenses.” Bana alaycı bir reverans yapıp çıkıyor.
Kapı arkasından çarpılıyor ve havada asılı kalan gerginlik yavaş yavaş dağılıyor. Rahatlayarak nefes veriyorum; omuzlarım biraz düşüyor.
Lila hemen bana dönüyor, yüzü yumuşuyor. “Onu umursama! Sadece kuduruyor çünkü kimse ona Kieran’ın sana baktığı gibi bakmadı.”
Zorla küçük bir gülümseme çıkarıyorum. “Bu, söylediklerinin yanlış olduğu anlamına gelmiyor...”
Lila’nın bakışı keskinleşiyor. “Önemli değil.”
“Önemli,” diye fısıldıyorum.
Eli elimi buluyor, nazikçe sıkıyor. “Ona layık olmak için kurda ihtiyacın yok. Buna da... Bu dünyadaki yerini hak ediyorsun, Malia.”
Duygu boğazımı tıkıyor ama başımı sallıyorum; gözyaşlarını geri iterek gözlerimi kırpıyorum.
“Hem,” diye ekliyor; sesi hafifleyip şakalaşmaya dönüyor, “bu geceden sonra zaten bunların hiçbiri önemli olmayacak.”
Kaşımı kaldırıyorum. “Öyle mi?”
Sırıtarak kaşlarını oynatıyor. “İşaretleme, hatırla? Koca korkunç Alfa’nın bakire gelinini sahiplenmesi? Çok dramatik. Çok kalıcı...”
Yanaklarım yine alev alev yanıyor. “Lila...”
“Ne?” diye gülüyor. “Söyle bana, hiç düşünmedin mi?” Başımı çeviriyorum, ama gülümsemem beni ele veriyor. “Belki biraz.”
“Biraz,” diye tekrarlıyor; hiç inanmamış belli. “Tabii...”
Ben cevap veremeden kapı tekrar açılıyor ve nefesim boğazımda düğümleniyor. “Baba.”
Babam... Crescent sürüsünün Alfa’sı Derrick Monroe. Bedeni kapı aralığını tamamen dolduruyor; hiçbir çaba göstermeden bile ortamı hükmü altına alıyor. Bakışları üzerime düşüyor ve bir anlığına, her zamanki taş gibi ifadesinin arasından daha yumuşak bir şey sızıyor.
“Sen…” Duraksıyor, boğazını hafifçe temizliyor. “Çok güzelsin.”
Göğsüm duygu ile dolup taşıyor, ona doğru bir adım atıyorum. “Teşekkür ederim baba.”
Kolunu uzatıyor; sesi şimdi daha yumuşak. “Zamanı geldi. Hazır mısın?”
Bir an tereddüt ediyorum, sonra başımı sallayıp elimi dirseğinin kıvrımına yerleştiriyorum.
Yürürken yana eğilip yanağına hafif bir öpücük konduruyorum. “Her şey için teşekkür ederim,” diye fısıldıyorum.
Eli elimin üstünde biraz sıkılıyor. “Kieran iyi bir erkek. Güçlü bir Alfa. Sana bakacak.” Başparmağı, düştüğünü fark etmediğim bir gözyaşını siliyor. “Ama önce, her zaman benim küçük ayım olacaksın.”
“Bir kişi daha sığar mı?” Tepki vermeye zor vakit buluyorum; bir el saçımı karıştırıyor. Ağabeyim Maddox başını içeri uzatmış, sırıtıyor.
“Maddox!” Gülüp onu elimle itiyorum. O da sırıtıyor, zerre pişman değil. “O süslü kumaşların altında hâlâ benim küçük kız kardeşim misin, onu kontrol etmem gerekiyordu.”
“Ben küçük değilim!” diye itiraz ediyorum.
“Benim için hep küçük kalacaksın,” diyor, sesi azıcık yumuşuyor. “Ve ben her zaman arkandayım. Ne olursa olsun.”
Sözlerindeki bir şey göğsümün derinine oturuyor, beni sakinleştiriyor. “Teşekkür ederim,” diyorum kısık sesle.
“Daha teşekkür etme,” diye sırıtıyor. “Sana ters bakan herkesi kaçırınca edersin! Şu hale bak... Büyümüşsün ve en iyi arkadaşımı elimden alıyorsun.”
Gözyaşlarımın arasından gülüyorum. “Eminim atlatırsın.” Gülümsememi durduramıyorum...
Sonra müzik başlıyor ve kalbim boğazıma sıçrıyor. Lila’nın heyecanlı çığlığı arkamda yankılanıyor.
Zamanı geldi!
Büyük kapılar açılıyor; ışık içeri doluyor, parlak ve göz alıcı. Ve onun ötesinde—
Kieran... Koridorun sonunda duruyor; uzun, sarsılmaz, bakışları anında benimkilere kilitleniyor. Dünya onun etrafında silikleşiyor, geri kalan her şey yok olup gidiyor. Ta ki sadece o kalana kadar. Sadece biz...
İlk adımımı atarken nabzım deli gibi atıyor. Sonra bir tane daha. Bir tane daha. Her adım, hayalini kurduğum hayata, özlediğim geleceğe, bildiğimi sandığım her şeyi yeniden yazabilecekmiş gibi gelen aşka beni biraz daha yaklaştırıyor.
Yaklaştıkça yüz ifadesi yumuşuyor; gözlerinde inkâr edilemez, sıcak bir şey parlıyor.
Nefesim tutuluyor.
İşte bu! İşte benim anım. Sonsuzum! Nihayet...
Bir adım daha atıyorum—
Birden havayı yaran bir çığlık her şeyi paramparça ediyor.
Kalabalığın içinden hırlamalar yükseliyor; bedenler birbirine çarpıyor, sesler panikle yükseliyor.
Kalbim duruyor. “Hayır...” Önce koku vuruyor. Kan. Ve daha karanlık bir şey...
“Eclipse Lycanları!!!” diye birisi kükürüyor.
Sözler üzerime bir balyoz gibi inerken gölgelerden dev cüsseler atılıyor—bizim iki katımız büyüklüğünde, gözleri kızıl kızıl yanan, pençeleri obsidyen gibi siyah canavarlar. Lycanlar, her yavrunun bildiği efsanelerdeki yaratıklar... erkek kurtları katleder, sürüleri yakar, dişileri kaçırıp melez askerler üretmek için kullanırlar.
Kargaşa büyüyor; ulumalar çığlıklara karışıyor, erkek kurtlar sürümüzü savunuyor. Babam beni, çoktan sığınağa doğru koşan diğer dişilerin yanına doğru itiyor. “Saklan! Hemen!”
Maddox dönüşüp çatışmanın içine dalıyor; yanında Kieran var, altın rengi kürkü parlıyor—kendinden iki kat iri bir Lycan’a çarpıp onu savururken.
“Kieran!” Sesim kırılıyor; çevremdeki dünya deliliğe gömülüyor!
Ve sonra— Lila’nın sert elleri benimkini kavrıyor, beni kendine çekip sığınağa sürüklüyor; geri kalan her şey yıkılırken...
