Bölüm 2 Sığınak
Lyra
Keşke bu bir kâbus olsaydı. Ay tanrıçasının yaptığı acımasız bir şaka. Keşke gerçek olmasaydı ama gerçek. Her şeyimi kaybetmek üzereyim. Her şeyimi. Sırf kurt formuma dönüşemediğim için. Hepsi bana ya acıyarak ya da alay ederek bakıyor.
“Ben zaten onun Alfa’nın kızı olmaya uygun olmadığını biliyordum,” diye mırıldandı biri.
“Onun bildiği tek şey, o romanlarını okumak.”
“İşe yaramaz.” “Boşuna nefes.”
“Kurtsuz yaşamaktansa ölmeyi tercih ederim. Ne büyük utanç.”
Söyledikleri her söz, tenimi yaran keskin bir bıçak gibi. Yenilmiş ve çaresiz hissederek dizlerimin üzerine çöküyorum.
“Durun.”
Amcam Cassian’ın sesini duyunca olduğum yerde donup kalıyorum. O, babamın Betası ve küçük kardeşi; normalde aile içi kavgalara karışmaz. Herkes yarıda kesilip ona dönüyor. Başımı kaldırınca Alfa Rafa ile Luna Sarah’nın ona öfkeyle baktığını görüyorum; “adaletleri” bölündüğü için sinirliler.
“Alfa Rafa, Luna Sarah,” diyor Amca Cassian, öne çıkarak. “Onu daha Omega’ya düşürmemeliyiz.”
“On sekiz yaşında ve hâlâ kurtsuz, Cassian,” diye tersliyor annem. “Artık zaman kalmadı.”
“Hâlâ kader eşi var,” diye karşı çıkıyor Cassian, kalabalığı işaret ederek. “Ryan Kent güçlü bir Alfa soyundan geliyor. Eğer onu işaretler ve sahiplenirse, Lyra Omega olmaz; yüksek rütbeli bir kurdun eşi olur. Sürü yasalarımız her şeyin üstünde eş bağını tanır.”
Babamla annem susuyor. Onun haklı olduğunu biliyorlar. Ryan beni sahiplenirse güvendeyim. Hâlâ biriyim.
Göğsümde bir anda umut filizleniyor; sıcak, çaresiz bir umut. Pantolonumdaki toprağı umursamadan ayağa fırlıyor ve Ryan’ın durduğu yere doğru aceleyle gidiyorum. Daisy ile Jackson’ın tam arasında duruyor. Kalbim öyle hızlı çarpıyor ki neredeyse nefes alamıyorum.
Ryan’ın iki yıl önce sürümüze geldiği günü hatırlıyorum. Uzak bir bölgeden bir Alfa olan babası bir baskında öldürülmüştü; Ryan da korunmak için buraya sığınmıştı. Onu gördüğüm an, ruhumda inkâr edilemez bir çekim hissettim. O anda kader eşimin o olduğunu anladım.
Eskiden bana kurtsuz olmamın umurunda olmadığını söylerdi. Beni olduğum gibi sevdiğini söylerdi. Daha birkaç hafta önce, sonunda bir adım ileri gidip birlikte olduk. Sözlerle dolu bir geceydi. On sekizinci doğum günümde beni sahiplenmek için sabırsızlandığını söylemişti; tüm dünya ona ait olduğumu bilsin diye.
Yanına varıp kollarından tutuyorum, var gücümle sımsıkı.
“Ryan,” diye fısıldıyorum, gözlerim onun gözlerinde. “Lütfen. Beni sahiplen. Şimdi, herkesin önünde kader eşin olarak işaretle. Söyle onlara.”
Beni şimdi işaretlerse alay kesilir. Bu aşağılanma biter. Babam kollarını göğsünde kavuşturmuş, Ryan’a bakıyor. “Ee çocuk? Seçimin ne?”
Ryan’ın beni kollarına çekip beni savunmasını bekliyorum. Yaklaşan felaketten beni kurtaracak sözleri söylemesini bekliyorum.
Ama Ryan uzun, dayanılmaz bir an boyunca susuyor. Gözleri buz gibi; onu hiç bu kadar soğuk görmemiştim. Sonra yavaşça eğilip ellerimi kollarından ayırıyor, sanki çöp gibi bırakıyor.
“Hayır,” diyor Ryan, sesi herkesin duyacağı kadar net ve yüksek. “Onu sahiplenmeyeceğim. Lyra’yı eşim olarak istemiyorum. Ben gerçek eşimi çoktan buldum.”
Sözler ağzından çıkar çıkmaz göğsümde keskin, dayanılmaz bir acı alevleniyor. Hayır. Bu bir şaka olmalı.
“Ama Ryan… Ben senin eşin olmalıydım,” diye fısıldıyorum, sesim titriyor.
“Yanılıyorsun, Ly,” diyor soğukça. Bana bakmaya bile tenezzül etmiyor. Onun yerine uzanıp kız kardeşim Daisy’yi yanına çekiyor. Onu kendine yaslıyor ve babama dönüyor. “Benim eşim Daisy. Tanrıça onu bana hediye etti.”
Kusacak gibi oluyorum. Luna Sarah’a bakıyorum; zaferle gülümsüyor, gözleri gururla parlıyor.
“Neden?” diye boğazım düğümlenerek soruyorum, Ryan’a bakarak. “Bana bunu neden yaptın? Beni sevdiğini söylemiştin.”
“Ly, Krypton Akademisi’nden mezun olduktan sonra sürümü geri almama yardım edecek güçlü bir Luna’ya ihtiyacım var,” diyor Ryan, yüzünde zerre pişmanlık yok. “Zayıf ve kurtsuz bir eşle bunu yapamam. Sen benim için yük olursun, Lyra. Üzgünüm. Ben, Gümüş-Ay sürüsünden Ryan, seni kader eşim olarak reddediyorum.”
Reddediliş, sanki biri yumruğu göğsüme indirmiş gibi çarpıyor. Sendeleyip geri düşüyorum, gözyaşlarım yüzümden sel gibi akıyor. Daisy bana bakıp, “Çok üzgünüm, Lyra,” diyor ama dudaklarındaki sinsi gülümseme bambaşka şey söylüyor. Zaferle ışıldıyor.
“Yeter bu tantana,” diyor annem, sesi umursamaz. “Hadi işe hazırlan, kızım. Ovman gereken yerler var.”
Amcam Cassian uzaklaşmadan önce bana bir kez daha kederle bakıyor, sonra Alfa ve Luna’yla birlikte gidiyor. Sürü üyeleri de birer birer peşlerinden ayrılıyor; beni sahanın ortasında yapayalnız bırakıyorlar.
Nefes alamıyorum. Acı ve ihanet kaldırılacak gibi değil. Tek kelime etmeden dönüp koşuyorum. Arenadan çıkıp açık ormana dalıyorum, ayaklarım toprağa sertçe vuruyor. Ciğerlerim yanana, bacaklarım sızlayana kadar koşuyorum; tenimi çizen dalları umursamıyorum.
Sadece sığınağıma ulaşmam gerek.
Ormanın derinlerinde saklı, küçük ve özel bir vaha burası; sürüden kimsenin bilmediği bir yer. Açıklığa varır varmaz, mekânın tanıdık huzuru üzerime çöküyor. Gözyaşlarım kurumaya başlıyor, kasılmış kaslarım nihayet gevşiyor. Genelde buraya sadece sabahları gelirim ama bu gece, kalp kırıklığını boğacak sessizliğe ihtiyacım var.
Vahanın tam ortasında, taşdan yapılmış geniş, güzel bir küvet duruyor; üzeri yabani çiçeklerle kaplı. Her zaman tenimi rahatlatan, taşan kaynak suyuyla dolu.
Her yer zifiri karanlık, o yüzden iki kere düşünmüyorum. Hızla ceketimi, pantolonumu, iç çamaşırımı çıkarıyorum; tamamen çıplak kalıyorum. Suya adım atıyorum, çiçeklerin kokusu duyularımı doldururken içine doğru kayıyorum.
Ama ağırlığımı verdiğim anda küvetin boş olmadığını fark ediyorum. Donup kalıyorum. Altımda sert, kaslı bir beden var. Sırtıma bastırılan sağlam, erkeksi sıcaklığı ve bacaklarımın arasında kıvrılan sert bir penisi hissedince gözlerim fal taşı gibi açılıyor.
“Tanrıça!” diye çığlık atıyorum, kendimi küvetten dışarı atmaya çalışarak.
Kıpırdayamadan, büyük ve sert bir el çıplak göğsüme kapanıyor; diğeri boynumu yakalayıp beni geri çekiyor, güçlü bir göğse sertçe bastırıyor.
“Kayboldun mu, küçük çiçek?” diye fısıldıyor derin, ipek gibi pürüzsüz bir ses kulağıma. “Yoksa kendini bana sunmaya mı geldin?”
