Bölüm 5 Varış
Son üç saattir mutfak zeminlerini ovalıyorum. Avuçlarım su toplamaya başladı, dizlerim de bu kadar uzun süre diz çöktüğüm için sızlıyor. Ama umurumda değil. Herkesle birlikte dışarı çıkıp kraliyet Lycan ailesiyle yüz yüze gelmek zorunda kalmayacaksam, bana yeter.
Lycanlar hakkında o kadar çok hikâye duydum ki; çoğu da iyi değil. Öncelikle, aramızdaki kurtların en güçlü türü onlar; kendilerini üstün görüyorlar ve olabilecekleri kadar vicdansız ve yıkıcılar. Özellikle de Lycan Prensi, Prens Malakai Morningstar… herkes ona Prens Kai diyor. Krypton Akademisi’ndeki kurtlara o liderlik ediyor ve konuştuğum her erkek ve dişi kurt onun ne kadar zalim olduğuna dair hikâyeler anlattı. Bir keresinde, yanından geçerken eğilmedi diye bir erkek kurdun başını kestirmiş. Demir yumrukla yönetiyor; ona karşı gelen bedelini ağır ödüyor.
Lycanlar bambaşka bir soy. Kader eşi bağını onları yumuşatan bir zayıflık saydıkları için nadiren kader eşlerini kabul ederler. Kral Geo’nun kraliçesi bile kaderin getirdiği biri değil, seçilmiş bir eşti; kaderden çok siyaset ve kan bağı için seçilmişti. Söylentiye göre Prens Kai de aynı yolu izleyecek, kalbin seçtiği değil gücün işe yaradığı bir eş arayacak. Bunu düşünmek bile ürkütücü. Sıradan kurtların hayal bile edemeyeceği kadar eski ve olağanüstü güçlere sahipler.
Bazıları, bir Lycanın varlığının bile uykuda duran bir kurdu ortaya çıkarabileceğini söyler. Bu yüzden akademiye girmeyi öyle çok istemiştim. Eğer bir şekilde Akademi’ye girebilseydim, Lycanların gücü belki Wyndra’nın sonunda ortaya çıkmasına yardım ederdi. Ama bugünden sonra bunun sadece acınası bir hayal olduğunu biliyorum. Wyndra, kırık zihnimin dışında yok.
Birden yaklaşan ayak seslerini duyunca düşüncelerim bölünüyor. Zemini daha da hırsla ovalamaya devam ediyorum. Kimsenin bana yine bağırmasına bahane vermek istemiyorum.
“Hâlâ yerde sürünüyorsun demek,” diye alaycı bir ses yükseliyor. Başımı kaldırınca kapıda kız kardeşim Daisy’yi görüyorum. Işıl ışıl görünüyor; hatlarını kusursuzca saran koyu zümrüt bir elbise giymiş. Koyu renk saçları gösterişli bir şekilde toplanmış; sanki şimdiden asillerin arasına aitmiş gibi. Arkasında Ryan duruyor, sürüye ait resmi takım elbisesinin içinde huzursuz görünüyor. Onları yan yana görmek, göğsümde bıçağın yeniden çevrilmesi gibi.
Daisy başını yana eğiyor, gözleri dağınık saçlarımı ve ıslak kıyafetlerimi tiksintiyle süzüyor. “Annem diyor ki, burada işin bitince doğruca bahçelere gideceksin. Kraliyet Lycanları her an gelebilir; bir toz zerresi ya da yerde kalmış tek bir yaprak bile görmemeliler. Sürüdeki en işe yaramaz Omega sensin ya, biz misafirleri karşılarken ortalık pırıl pırıl olsun diye yerleri temiz tutmak senin işin.”
Çenemi sıkıyorum, bana ağladığımı görmenin keyfini yaşamasına izin vermiyorum. Ryan’a bakıyorum ama gözlerini kaçırıyor; bana bakamıyor. İçimi kaplayan utanç ezip geçiyor. Onun kaderim olduğuna gerçekten inanmıştım, ama “daha iyisi” çıkana kadar sadece yer doldurmuşum.
Daisy alaycı bir kahkaha atıp dönüyor ve uzaklaşıyor; etekleri hışırdayarak ana salona doğru kayboluyor. Ryan ise oyalanıyor. Uzun bir süre öylece duruyor; aramızdaki tek ses, süngerimden yere damlayan su.
“Ne istiyorsun, Ryan?” diye soruyorum. Ne kadar uğraşsam da sesim çatlıyor.
“Üzgünüm, Lyra,” diye fısıldıyor, sesi zar zor duyuluyor. “Böyle olmasını istemedim.”
Ryan’a inanamayarak bakıyorum. Kendimi tutamadan acı bir kahkaha çıkıyor ağzımdan. Ryan’ın yüzündeki ifade suçluluktan rahatsızlığa dönüyor; kaşlarını çatıp bana tepeden bakıyor.
“Ne bu kadar komik?” diye çıkışıyor, sesi yükseliyor. “Sana resmen özür diliyorum, Lyra!”
“‘Özür dilerim’ bunun neresini düzeltecek?” diye soruyorum; içimde bastırdığım öfke sesimi titretmeye yetiyor. “Beni satıp öz kız kardeşimi seçmiş olmanı mı düzeltecek? Yanımda duracağına söz verdin, Ryan. Gözlerimin içine bakıp her şeye birlikte göğüs gereceğimizi söyledin. İşler zorlaşır zorlaşmaz beni bir kenara attın.”
Ryan yanıma çömelip benim hizama iniyor, ama gözlerinde en ufak bir sıcaklık yok. “Aslında,” diyor, sesi buz gibi bir tona düşerek, “Daisy’yle uzun zamandır görüşüyorum. Sadece şimdilik ortalığa dökmek istemiyorduk. Doğru zamanı bekliyorduk. Ama senin o aptal amcan çıkıp her şeyin içine etti; bütün sürünün önünde seni işaretlememi isteyerek. Elimi zorladı, Lyra. O anda, oracıkta onu seçmeye mecbur bıraktı beni.”
“Bir daha amcama sakın aptal deme,” diye tıslıyorum. “O, senden on kat daha adam. Hem biliyor musun? İyi oldu. Hayatım boyunca senin gibi bir korkakla tıkılıp kalmadan önce gerçek yüzünü gösterdiğine sevindim.”
Ryan’ın yüzü sinirden kızarıyor. “Hadi ama, Lyra. Böyle yapma.” Parmaklarını uzatıp yanağıma dokunmaya çalışıyor, ama ben anında elini tokatlayıp itiyorum. Bu reddediş onu çıldırtıyor. Sahte pişmanlık yok oluyor; yerini karanlık bir öfke alıyor. Üzerime atılıp kolumu demir gibi sıkıyor; parmakları tenimi morartırken beni zorla kendine çekiyor. Debeleniyorum, dizlerine tekme savuruyorum, ama o daha güçlü.
“Bırak beni, Ryan! Çek elini!” diye haykırıyorum, ama beni sadece daha da yakınına çekiyor; keskin kolonyasının kokusu burnuma doluyor.
“Beni dinle,” diye kulağıma doğru hırlıyor. “Seni eşim olarak reddetmem, hâlâ sana sahip olmadığım anlamına gelmiyor. Önce benimdin. Sanırım eski günlerin hatrına senden bir tadına bakmak istiyorum.”
Beni bastırmaya başlıyor, ağırlığıyla beni yere mıhlıyor. Göğsümde panik kabarıyor. Yüzü boynuma yaklaşırken kolumu geri çekip bütün gücümle suratına yumruk indiriyorum.
Ryan homurdanıp geriye doğru sendeleyerek düşüyor; eli ağzına gidiyor. Kan dudaklarını boyamaya başlıyor, beyaz yakalığına damlıyor. Gözleri faltaşı gibi açılmış halde bana şok içinde bakıyor; sonra yüzü, öldürücü bir öfkeyle kararıyor. Yeniden ileri adım atıp saldırmaya hazırlanırken kapı birden açılıyor.
“Lycanlar geldi!” diye bağırıyor. “Kral Geo, Alfadan en aşağı Omegalara kadar sürüdeki herkesin derhal Büyük Salon’da toplanmasını emretti!”
Dur. Neden herkesi görmek istesinler ki? Normalde soylular sadece Alfa ve en yakın çevresiyle konuşur. Benim gibi Omegalarsa görünmez olmalı.
Ryan elinin tersiyle ağzındaki kanı siliyor ve bana son bir nefret bakışı atıyor. “Daha bitmedi,” diye homurdanıyor, sonra arkasını dönüp çıkıyor.
Tehdidini düşünecek vaktim yok. Kirli önlüğümü hızla çıkarıyorum; titreyen ellerimle kırışmış gömleğimi ve darmadağın saçımı düzeltmeye çalışıyorum. Büyük Salon’a doğru acele ediyorum, devasa odaya koşturarak giren sürü üyelerinin arasına karışıyorum. Salon zaten tıka basa dolu. Kalabalığın en arkasında kalıyor, gölgelerin içinde kaybolmaya çalışıyorum, ama sahneyi yine de net görüyorum.
Lycan Kralı Geo ortada duruyor. O kadar uzun ki… öyle bir güç yayıyor ki, kendimi sıradan bir fare gibi hissediyorum. Solunda, Prenses Kara olması gereken bir kadın var. Nefes kesici güzellikte; keskin, asil bir zarafeti var ve odadaki herkesi onun yanında sıradan toprak gibi gösteriyor.
Sonra bakışlarım, Kralın sağındaki adama kayıyor.
Nefesim kesiliyor. Kanım buz kesiyor. Hayır hayır hayır…
O yüzü tanıyorum. Vahadaki adam. Beni suda tutan adam. Yabancılara saldırmakla suçladığım adam.
Ah Tanrıça… Bir serseriyle konuşmamışım. Prens Kai Morningstar’la konuşmuşum.
Bakışımı sezmiş gibi başını çeviriyor. Gözleri kalabalığın üzerinde geziniyor, ta ki benimkilerle kilitlenene kadar. Bir anlığına gözlerinde şaşkınlık parlıyor, ama hemen çok daha tehlikeli bir şeye dönüşüyor. Arkasına yaslanıyor; yakışıklı yüzüne küçük, zafer dolu bir gülümseme yayılıyor.
Beni tanıdı. Başım fena belada.
