Bölüm 2
LAKE
Telefonum masanın üstünde ters duruyordu; titreyince hemen kaptım. Kişisel hattımdan zaten çok az arama gelirdi. İçimden bunun babam olduğunu geçirdim.
Milyarder bir patron olan Wallace Winston, onu yakından tanımayan çoğu insana göre iyi bir adamdı. Desteklediği yardım kuruluşlarına yaptığı cömert bağışlar yüzündendi bu. Ama kapılar kapandığında tam bir kahpe evladıydı.
Annemle boşandıkları an değişti. Ben de böylece küçük yaşta dimdik durmayı öğrendim, zamanla da taşlaştım. Duygularımın, hislerimin, kalbimin etrafına duvarlar ördüm.
Arayan kısmında adını görünce çenem kilitlendi. Hızla açtım. “Baba, bu güzel gecede senin için ne yapabilirim?”
“Alayını kendine sakla, Lake. Beklemekten yoruldum. Sana teklifi vereli beş ay oldu. O pozisyonla ilgileniyor musun, ilgilenmiyor musun?”
O pozisyonla ilgilenmemin tek nedeni hakkım olmasıydı. Üstelik yeni bir yol açmak, ondan daha iyi olmak için canla başla çalışmıştım. Bir de ona annemin beni doğru yetiştirdiğini göstermek istiyordum.
“Bu işe uygun olmasaydım beni bu kadar zorlamazdın. CEO koltuğunu bırakmak için hâlâ genç değil misin sence?”
“Oyalıyorsun. Dur tahmin edeyim. Braddson’ı ve Winston’ı yanında taşımadan, Lake olarak seninle evlenecek bir kadın bulamıyorsun, öyle mi? Evliliği bu yüzden mi uzatıyorsun?”
O akşam yemeğinde, koltuğu bana devredebilmesi için benden bir gelin bulmamı istediğinde annemle ikimiz de şoke olmuştuk. Özgürlüğümü çöpe atmaya hazır mıydım? Neden olmasın?
Yıllardır onun gözdelerinden biriydim. Egolarını tatmin etmek için kendimi paralamıştım. Ondan gelecek küçücük bir takdir fena olmazdı ama hiç olmadı; ne “aferin”, ne gururlu bir gülümseme, ne de bir başparmak.
Wallace bana köpek gibi davranırdı. Emirlerini havlayarak savurur, ben de tek bir övgü bile almazdım. Kendi oğlundan çok çalışanlarına iyi davranırdı. Herkes bunu bilirdi; bana neler yaptığını herkes görürdü.
“Ben senin gibi değilim, baba. Senin altın avcısı sevgilinden çok daha iyi biriyle evleneceğim. Wallace Winston olmasan yüzüne bakar mı sence?”
“Kelimelerine dikkat et, oğlum.” Sesindeki öfke titreşiyordu. Bana “oğlum” dedi; bunu ancak ciddi olduğunda ya da beni uyardığında söylerdi.
“Bana derslerime odaklanmamı söyledin. Sen emrettiğin için flört etmeyi bıraktım. Stajyerken it gibi çalıştım. Senin etkin olmadan en tepeye tırmandım. Şimdi de sadece evliysem o koltuğu almamı mı istiyorsun? Şu an ihtiyacım olmayan bir dikkat dağıtıcı bu.”
“Ya kabul edersin ya da bırakırsın. Bir ayın var. Bana evlilik cüzdanını göster, yoksa teklifi Ryden’a götürürüm.”
“Peki.”
“Güzel.”
Çağrı biter bitmez kendimi sandalyeye bıraktım. Gece bir anda soğudu. Sis şehri bastı, camın ardındaki gökdelen manzarasını örttü.
Açıkçası ne o pozisyona ihtiyacım vardı ne de parasına. Ama o koltuk benim hakkımdı; hoşuna gitse de gitmese de. İsterse ölmeden önce vasiyetini değiştirirdi, umurumda bile olmazdı. Ama annem de bunu benim için istiyordu.
Evet, şanslı diyebilirsin. Ağzımda altın kaşıkla doğdum; hiçbir gece aç yatmadım. Braddson’lar ve Winston’lar iş dünyasında adı bilinen, dünyanın en zenginleri arasında sayılan ailelerdi.
“Nepotizm çocuğu” olmadığımı söylesem ikiyüzlü olurum. Varlıklı bir ailenin mirasçısıydım, dürüst olmak gerekirse. Yine de kendi adımı ve kimliğimi kurmak için bir yerden başlamam gerekiyordu; sadece Wallace Winston’ın ve Beatreigh Braddson’ın oğlu olarak kalmamak için.
Yine de ben de kendi şirketimi kurmuştum: Infinite Media, Inc. Bilgisayar ağ ürünleri üzerine bir start-up’tı. Archer Solar Solutions her yıl devasa bir brüt kâr yazarken, artık yüzlerce çalışanım olduğunu söylemek gurur vericiydi. Ayrıca Hover Company ve bağlı ortaklıklarının yönetim kurullarındaydım, Osmium Resource Group’a da yatırım yapıyordum.
Ofisimin kapısı birden açıldı. Owen Boone elinde tek bir dosyayla içeri girdi. “Bu son aday. Onunla konuştum bile ama teklifi reddetti.”
“Öyleyse dosyasını bana göstermenin ne anlamı var?”
“İlgini çekebilir diye düşündüm.” Dosyayı masama dramatik bir şekilde bıraktı.
Elime alıp açtım. Owen Osmium’un çalışanlarından biriydi ve işini iyi yapardı. Pek sık tehdit almazdım ama güvenliğimin başındaydı. Soyadımın getirdiği bir güvenlik paketi vardı; bu yüzden neredeyse üç yıldır benimle uğraşıp duruyordu.
“Augustine Maverick Bates II? Kızına Augustine II adını kim koyar? Bunun gerçekten bir kadın olduğuna emin misin?” Dosyayı kapatıp Owen’a bakarken burundan güldüm. “OB, benimle dalga mı geçiyorsun? Çünkü hiç keyfim yok. Sen gelmeden önce babam aradı, bir ay içinde gelin bulmamı söylüyor.”
“Kadın olarak doğmuş. Bulduğum bilgilere bak. Tamamı var. Şimdiye kadarki en iyi aday olduğunu düşünüyorum ve teklife de balıklama atlamadı.”
“Bunu dedirten ne?”
“Yirmi üç yaşında, üniversitenin son sınıfında, öğrenci kredisi var. Şu an patronunun kanepesinde kalıyor.”
“Çok detaycısın. Böyle şeyler duymama gerek yok. Bana sadece bir gelin lazım ve bekleyemem.”
“Bir bitireyim,” dedi. “Eski sevgilisi, altı aydır birlikte kaldıkları evden onu kovmuş. Bu arada bu akşam geldi, ona borçlu olduğu parayı istedi. Ben de adama 2200 dolar ödedim.”
“Epey hareketli bir geçmiş. Üstelik hâlâ öğrenci.”
“Yargılamadan önce bir dinle.” Yanıma gelip karşımdaki sandalyeye oturdu.
“Neden hoşuna gitti bu kız?” Bir süre onu inceledim. İşinin gereği insanı ve beden dilini iyi okurdu.
“Annesi onu terk etmiş, şimdi Chicago’da yaşıyor. Büyükannesi Augustine Bates tarafından büyütülmüş.”
“Dediğim gibi, epey renkli.”
“Babası bilinmiyor. Büyükannesine bakıyor, mortgage’a ve sağlık masraflarına yardım ediyor.”
“Ama onunla yaşamıyor mu?”
“Hayır.”
“Eski sevgili?”
“Tam bir şerefsiz. Heath Davis. Onu evden attığı gün yanında yeni kız arkadaşı da varmış. Bu gece de eşyalarını dışarı atmakla tehdit etmiş. Kız hâlâ uygun fiyatlı bir ev arıyor ama Bazz Village’daki iş arkadaşı ona bir oda teklif etmiş.”
“Şunu netleştireyim. Benden, barda çalışan, büyükannesine bakan, mortgage ödeyen ama evi olmayan 23 yaşında bir üniversite öğrencisiyle evlenmemi istiyorsun. Sen kafayı mı yedin?”
“Sen benim gördüğümü görmüyorsun, patron.”
“Aydınlat beni, OB.” Kollarımı göğsümde kavuşturdum.
“Kimseye yaslanmıyor. Faturalarını ödemek için canla başla çalışıyor. Teklifimi reddetti. Sözleşme bitince beş yüz bin doları alıp gururunu yutabilirdi. En kötü şartlarda bile onuru var. Bu arada o parayı bana geri ödeyecek.”
“Ara onu. Teklifi yükselt.”
“Bir şey daha var.”
“Ne?”
“Senin babanla evlendiğini sanıyor.”
“Lanet olsun.” Kahkahayı patlattım. “Ne halt ettin sen?”
“Düzeltmek istedim ama sözümü kesti.” Omuz silkti, keyfi yerindeydi.
“Nikâh işlemlerini başlat, randevu ayarla. Gelecek hafta evlenmek istiyorum. Ve OB, teklifi yükselt; karşı koyamasın.”
