Bölüm 1 Bölüm 1
Scarlett’in Bakış Açısı
Hastanenin dışında durup elimdeki kâğıda bakıyordum. Harfler birbirine giriyordu ama bir satır kristal kadar netti: Pozitif. Tahmini gebelik süresi: 4 hafta.
Yirmi iki yaşındaydım. Ve hamileydim.
Bu nasıl mümkün olabilirdi?
Tahlil sonuçlarını katlayıp ceketimin cebine sıkıştırdım. Ellerim titriyordu. Romano malikânesine geri döndüğümde ne olacağını çok iyi biliyordum. Sözde ailem delirecekti. Bir plana ihtiyacım vardı.
Bir taksi çevirdim ve şoföre Staten Island’daki adresi verdim.
Kırk dakika sonra, sözde “evim” olan dört katlı Viktoryen malikânenin önünde duruyordum. Altı aydır geri dönmüştüm ama burası hâlâ bana hapishane gibi geliyordu.
Ön kapıdan içeri girdim.
“Geldin demek.”
Başımı çevirdim. Annem Viviana ana merdivenden aşağı iniyordu. Üzerinde pahalı bir elbise ve elmaslar vardı. “Bu sefer nereye gizlice kaçtın?” diye sordu. Sesi bıçak gibiydi.
Ceketimi çıkarıp portmantoya astım. “Doktora gittim, kontrol için.”
“Kontrol öyle mi?” Viviana’nın kahkahası çirkin ve acımasızdı. “Ailenin doktorunu kullanmayı hak ettiğini mi sanıyorsun? Lütfen. Sen sadece geri aldığımız sokak çocuğusun. O pis koruyucu aile sisteminden kim bilir ne hastalıklar getirdin.”
Ses etmedim. Bazen sessizliğin en iyi silah olduğunu öğrenmiştim.
“Sana daha önce de söyledim,” diye devam etti Viviana, bana yaklaşarak. “Ait olduğun yerde, o hizmetçi odasında kalmalısın. Sanki burası seninmiş gibi etrafta dolaşmayı bırak.”
Hizmetçi odası. Onun dediği buydu. Birinci kattaki, eskiden personelin kaldığı küçücük oda. Çalışan doğru dürüst bir klima yok. Isıtma desen zaten yok. Zelda’nın ise bütün bir katı, aklına gelebilecek her lüksle dolu.
“Anne, lütfen sinirlenme.”
Romano ailesinin evlatlık kızı Zelda, oturma odasından çıktı. Her zamanki gibi kusursuz görünüyordu. Yumuşak dalgalı sarı saçlar, üzerine tam oturan kıyafetler. Yanımıza yürüyüp elini Viviana’nın koluna koydu.
“Scarlett herhalde hâlâ aile kurallarımızı tam anlamadı,” dedi yumuşak bir sesle. “Belki şoförümü ona da tahsis etmeliyim? Böylece gizlice bir yerlere gitmek zorunda kalmaz?”
Zelda bu oyuna bayılırdı. Benim reddedeceğimi bildiği şeyleri özellikle teklif ederdi ki Viviana beni nankör görsün.
“Ona fazla iyisin,” diye tersledi Viviana. “Hak etmiyor. Geçen hafta ona verdiğin kıyafetleri reddettiğini biliyor musun? O tasarım çantaları da istemedi. Sanki senin eskilerini beğenmezmiş gibi davranıyor.”
Göğsümde soğuk bir kahkaha yükseldi. Onların bulaşıklarını yıkıyordum. Banyolarını ovalıyordum. Zelda’nın odasının zeminini ellerim ve dizlerimin üzerinde sürünerek temizliyordum. Onlar yemeklerini bitirdikten sonra mutfakta soğumuş artıkları yiyordum. Ne istedilerse yapıyordum ve yine de bana çamurmuşum gibi bakıyorlardı.
Bunların hiçbirini sesli söylemedim. Ne anlamı vardı ki? Dinlemezlerdi.
Arkamı döndüm ve odama doğru yürümeye başladım.
"Nereye gittiğini sanıyorsun?" arkamdan Viviana’nın sesi yükseldi. "Ben seninle konuşmayı bitirmedim ki—"
"Burada neler oluyor?"
Babamın sesi odayı kesti geçti. Sal Romano merdivenlerden indi, hemen arkasında Lorenzo vardı. İkisi de takım elbise giymişti. Muhtemelen az önce bir iş toplantısından gelmişlerdi.
Viviana’nın yüzü aydınlandı. Belli ki babamın onun tarafını tutacağını düşünüyordu.
"Sal, kızınla konuşman lazım," diye aceleyle atıldı. "Yine gizli gizli dışarı çıkıyor. Dışarıda ne yaptığını kim bilir? Ya aileyi rezil ederse?"
Babam yorgun görünüyordu. Bana baktı, sonra tekrar Viviana’ya döndü. "Önemli bir şey konuşmamız lazım," dedi. "Scarlett, otur."
Salonun oturma kısmındaki kanepeyi işaret etti.
Önce yerimden kıpırdamadım. Gerçek şu ki, babam ve Lorenzo bana karşı… idare ederdi. Ne sıcak, ne babacanlardı. Ama Viviana ve diğer erkek kardeşlerim gibi bana çöp muamelesi yapmıyorlardı. Çoğunlukla beni yok sayıyorlardı, ki bu, diğer ihtimale göre açık ara daha iyiydi.
Viviana ve Zelda’nın yanına oturma fikri midemi bulandırdı, ama yine de gidip kanepenin kenarına iliştim.
Lorenzo tekli koltuğa geçti. Zelda, hâlâ annesinin koluna dokunarak, sanki onu teselli ediyormuş gibi Viviana’nın yanına kıvrıldı.
Babam şöminenin önünde durdu. "Lafı dolandırmayacağım," dedi. "Santoro ailesiyle görüşmelerimiz devam ediyordu. Evlilik düzenlemesiyle ilgili ilerlemek istiyorlar."
Gözlerimi kırptım. Evlilik düzenlemesi mi?
"Adrian Santoro, seninle evlenmeyi kabul etti," diye devam etti babam.
"Ne?" dedim.
"Şükretmen lazım," diye araya girdi Viviana. Sesi sertti. "Santorolar Beş Aile’den biri. Bu bir şeref."
Babam elini kaldırdı. "İzin ver, açıklayayım." Tonu sakindi. "Scarlett, sen en büyük kızsın. Hakkın olan bu düzenlemeyi senin yerine getirmen. Bu anlaşma en büyük Romano kızına göre yapıldı."
Ona bakakaldım.
Altı aydır bu evdeki herkes bana aynı şeyi tekrar tekrar söylemişti. Adrian Santoro, Zelda’nın nişanlısıydı. Viviana, benim yerimi bilmem gerektiğini, asla bana ait olmayacak şeylerin hayalini kurmayı bırakmamı açıkça anlatmıştı.
Ve şimdi, birden bire, Adrian Santoro benim mi olacaktı?
Değişen tek şey, onun artık tekerlekli sandalyede olmasıydı. Birkaç hafta önceki suikast girişiminden sonra belden aşağısı felç kalmıştı.
Ne tesadüf ama.
Yüzümde bir şey fark etmiş olmalı ki Viviana’nın ifadesi çirkinleşti. "Dizlerinin üstünde teşekkür etmen lazım," diye tısladı adeta. "Sana ne sunduğumuzu anlıyor musun? Bir Santoro’nun karısı olacaksın. Paran, statün, güvencen olacak. Bir daha asla aç kalmaktan, sokakta kalmaktan korkmayacaksın."
Neredeyse gülecektim. "Ya hayır dersem?"
"Hayır diyemezsin," dedi Lorenzo. "Bu aile meselesi."
Ceketimin cebine uzandım. Katlanmış laboratuvar sonuçlarını çıkarıp sehpanın üzerine fırlattım.
"Hamileyim."
