Bölüm 4 Bölüm 4

Damon’un Bakış Açısı

Öne doğru eğildim. Kâğıt bir hastaneden gelen laboratuvar sonucuymuş. Gözlerim satırları taradı. Pozitif. Tahmini gebelik süresi: 4 hafta.

Yaklaşıp yazıyı net görebildiğimde kokusunu aldım. Aynı o temiz koku. Sabun ve şampuan. Vücudum onu anında tanıdı. İçimden bir şey geçti. Omurgama kadar inen elektrik akımı gibi.

Göğsümde bir sıcaklık yayıldı. Kesinlikle oydu.

Masanın kenarını tuttum. Boğumlarım beyazlayana kadar sıktım.

Doğruldum ve ona baktım. Yüzümü buz kestirdim. Gözlerimi soğuttum.

“Benden olduğunu nereden bileyim?” diye sordum.

“Yattığım tek adam sensin,” dedi. Bunu söylerken gözlerimin içine baktı. Ne utanma vardı ne sıkılma.

“Ne tesadüf,” dedim. Yavaşça ayağa kalktım. Aramızdaki sessizliği uzattım. Odanın sıcaklığı düşmüş gibi geldi. “Yalan söylüyorsun.”

Yüzünü izledim. O küçük işareti aradım. Onu ele verecek en ufak mimik. Herkesin vardı.

Ağzını açtı. Elimi kaldırdım.

“Bir şeyi çok net söyleyeyim,” dedim. Masanın etrafından dolaşıp ona doğru yürüdüm. Yavaşça. Avını süzen bir yırtıcı gibi. “Ben kısırım. O kadar nadir görülen genetik bir durum ki çoğu doktor hayatında böyle bir vaka görmemiş. Dünyanın en iyi uzmanları defalarca doğruladı bunu.”

Ondan birkaç adım ötede durdum. Gözlerime bakabilmek için başını kaldırmak zorundaydı. Tekrar kokusunu alabileceğim kadar yakındım.

Vücudum daha da yaklaşmak istedi. Olduğum yerde çakılı kaldım.

“Yani ya aslında hamile değilsin,” diye devam ettim, sesim daha da kısılırken, “ya da hamilesin ve o bebek bir başkasından. Ve sen, sırf bir gece birlikte olduk diye, ofisime gelip beni köşeye sıkıştırabileceğini düşündün.”

Yüzüm taş kesilmişti. Gözlerim buz gibiydi.

“Hangisi, Scarlett?”

Paniklemesini bekledim. Geri adım atmasını. Korku göstermesini. Suçluluk göstermesini.

Sadece o sakin gözlerle baktı bana. Sanki saklayacak hiçbir şeyi yokmuş gibi.

“Bende de aynı hastalık var,” dedi.

Donup kaldım. Dünya hafifçe yan tarafa kaymış gibi oldu.

“Genetik uyumsuzluk,” diye devam etti. Sesi sakindi. Duygusuz, düz bir tonla. “Doktorum asla hamile kalamayacağımı söyledi. Genlerimin normal insanlarla eşleşmediğini. Genetik olarak bana uyan biriyle karşılaşmadığım sürece hamile kalma ihtimalimin sıfır olduğunu.”

Konuşmayı kesti. İkimiz de öylece durduk. Odanın havası değişti.

Zihnim deli gibi çalışıyordu. Eğer yalan söylüyorsa, bu şimdiye kadar gördüğüm en ince planlanmış dolandırıcılıktı. Benim tıbbi kayıtlarımı araştırması gerekirdi. Birden fazla güvenlik katmanıyla korunmuş dosyalara sızması. Sadece benim özel doktorumla dünyadaki iki kişinin daha bildiği detayları öğrenmesi.

Sonra hamilelik testini sahteleyip bir ay önce o koridorda “rastgele” ortaya çıkması. Ben ilaçlı ve paranoyakken, beni baştan çıkarması.

Mümkündü. Ama delilik sınırındaydı.

Daha basit açıklama, doğruyu söylüyor olmasıydı.

Ve eğer doğruyu söylüyorsa…

“Bu imkânsız,” dedim. Ama benim sesim de değişmişti. Daha yumuşak, daha kararsız.

“Ben de aynısını düşündüm,” dedi. “Ama buradayız işte.”

Derin bir nefes aldım. Yavaşça verdim. Ellerim titriyordu. Titremeyi durdurmak için yumruk yaptım.

İlaç verilmiş, saldırıya uğramıştım. Otelde rastgele bir kızı odaya çekip kendime siper etmiştim. Ve bir şekilde, akıl almaz bir şekilde, o kızda da benimle aynı genetik hastalık çıkmıştı.

İhtimal neydi lan?

“İstediğin her tıbbi teste razıyım,” dedi. “Babalık testi. DNA doğrulaması. Neye ihtiyacın varsa.”

Yüzünü inceledim. Ciddiydi. Her şeyi kanıtlamaya hazırdı.

Masama geri yürüdüm. Sandalyeye ağır ağır oturdum.

Zihnim hep aynı şeye dönüp duruyordu. On beş yıldır bir imparatorluk kurmuştum. Param, gücüm, bağlantılarım vardı. Her şeyim vardı.

Bir şey hariç. Bir varis. Her şeyi bırakabileceğim biri. Kendi kanımdan biri.

Otuz üç yaşındaydım. Yalnız öleceğimi kabullenmiştim. Ben öldükten sonra imparatorluğumun akbabalar arasında pay edileceğini kabullenmiştim. Wolfe soyadının benimle biteceğini kabullenmiştim.

Ve şimdi bu kız karşımda oturuyordu. Ofisime girip, benim çocuğumu taşıdığını söyleyecek kadar cesurdu.

Benim tek çocuğumu.

Tek şansımı.

“Başka kim biliyor?” diye sordum. Sesim, istediğimden daha sert çıkmıştı.

“Kimse. Sadece sen ve ben.”

“Ailen?”

“Hamile olduğumu biliyorlar. Bebeğin senden olduğunu bilmiyorlar.”

Yavaşça başımı salladım. Ona baktım. “Ne istiyorsun?”

“Eğer tıbbi bir komplikasyon olursa, seninle iş birliği yapmam gerek,” dedi. “Bu bebek olması neredeyse imkânsız bir bebek. Sağlık sorunlarından endişe ediyorum.”

Bu muydu? Tek istediği bu muydu?

Benden para istemesini beklemiştim. Ev, mal, güvenlik, statü… Büyük bir şey.

Göğsümdeki sıkışma daha da arttı. Bu kız bana ne yaptığını bilmiyordu.

“Daha açık konuşabilirsin,” dedim. “Gerçekten ne istiyorsun?”

“Çocuğun velayeti bende olsun istiyorum,” dedi. “Senin de görüş hakkın olur. Ama bebek benimle kalır.”

Ayağa kalktı. Ellerini ceplerine soktu. Sanki bu bir iş anlaşmasıymış gibi. Sanki bana ültimatom veriyormuş gibi.

“Hepsi bu,” dedi. “Tek istediğim bu.”

Aslında ne istediğinin farkında değildi.

Benim çocuğumu tek başına büyütebileceğini sanıyordu. New York’ta bir bebeği benim yardımım olmadan koruyabileceğini sanıyordu. Sadece görüş hakkının yeterli olacağını sanıyordu.

Yanılıyordu.

Eğer bu bebek gerçekse—eğer bu hamilelik gerçekse—o çocuk doğduğu andan itibaren hedef haline gelecekti. Şehirdeki herkes onu bana karşı kullanmak isteyecekti. Kaçırmalar. Suikastlar. Şantaj.

Hayır. Kesinlikle hayır.

“Hayır,” dedim.

Bana baktı. “Hayır mı?”

“Çocuk benim soyadımı alacak,” dedim. Sesim tartışmaya kapalıydı. “Tek çocuğumun piç olmasına izin vermem. Evleniyoruz. Babalık testi bunu doğrular doğrulamaz.”

Bu bir rica değildi. Böyle olacaktı.

Gözleri büyüdü. “Daha beni tanımıyorsun bile.”

“Sen benim tek çocuğumu taşıyorsun,” dedim. Bir adım yaklaştım. Gözlerindeki renk kırıntılarını görebileceğim kadar yakına. O temiz kokusunu tekrar alabileceğim kadar yakına. “Bu bebek meşru olacak. Pazarlık payı yok.”

Masama geri yürüdüm. Dahili hat tuşuna bastım.

“Öğleden sonraki tüm randevularımı iptal et,” dedim asistanıma. “Programımı tamamen boşalt.”

Ceketimi sandalyemin arkasından aldım. Giydim. Scarlett’e baktım.

“Şimdi hemen doktoruma gidiyoruz,” dedim. “Tıbbi doğrulamayı yapacağız. Ultrasona gireceğiz. Sonra da bunun nasıl işleyeceği hakkında çok uzun bir konuşma yapacağız.”

Kapıya yürüdüm. Kapıyı açtım. Arkama dönüp ona baktım.

Hâlâ pencerenin yanında ayakta duruyordu. Bana, aklımı kaçırmışım gibi bakıyordu.

Belki de kaçırmıştım. Belki hayatımın en büyük hatasını yapıyordum. Belki bu baştan sona bir tuzaktı ve ben bile bile içine yürüyordum.

Ama ona güvenecektim. Şimdilik.

Ve eğer bana yalan söylüyorsa, eğer bu baştan sona kurgulanmış bir oyunsa, Allah yardımcısı olsun. Çünkü hayatının geri kalan o çok kısa kısmında, bunu yaptığına pişman olmasını sağlayacaktım.

“Şimdi, Scarlett,” dedim. “Kaybedecek zamanımız yok.”

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm