Bölüm 1: En Karanlık Kanlı Gece

[Eğer sana "seni seviyorum" dersem, geçmişini de severim, krizlerini de, hatta kusurlarını bile.]

[Eğer sana "seni seviyorum" dersem, kalbimi, ciğerlerimi, ruhumun ta kendisini cehennemdeki aşk ilahına sunarım.]

[Eğer sana "seni seviyorum" dersem, senin için kanarım, ölümün elinden kurtulup, sadece ruhunu sarmak için derimi geride bırakırım.]

[Eğer sana "seni seviyorum" dersem, ateş gibi öpüşürüz; bedenlerimiz birbirine dolanır, günahı da kederi de yakıp kül ederiz.]

[Tekrar görüşeceğiz.]

Alan son zamanlarda roman yazmaya başlamıştı. Defterine bu kısa şiiri karaladı—ortaçağda yaşayan, mezhepleri ne yaparsa yapsın birbirinden vazgeçmemeye yemin etmiş iki âşığın hikâyesi gibi.

Kaşlarımı çattım. Şiirin anlatım gücü vardı ama aynı zamanda kanlı, gizemli bir havası da vardı—bu, onun alışıldık tarzı değildi.

Alan Smith benim kocamdı.

Onu ilk kez üniversitede gördüğümü hatırlıyorum. Sakin, güvenilir görünüyordu. Kızlar, babalarını hatırlatan erkeklerden hoşlanırdı. Alan ideal bir koca gibiydi—sakin, yemek yapmada usta, sade bir hayatı vardı.

Birkaç yıl önce, savcılıktaki işimden ayrıldım. Herkes karşı çıktı. Ama Alan gözünü bile kırpmadan beni destekledi, parayı dert etmememi söyledi. Orman İşletme Müdürlüğü’nde çalışıyordu; maaşı rahat yaşamak için yeterliydi.

Sevdiğim bir işi bulmak şanstı. On yıl evli kaldıktan sonra Alan’ın hâlâ ince düşünceli olması ise ayrı bir nimetti.

Ben Nancy Johnson. Gümüşışık Şehri Hukuk Dergisi’nin genel yayın yönetmeniyim; eski savcı, lisanslı avukatım. Çok çalışırım—belki biraz fazla. Savcılıktan ayrıldıktan sonra üç yıl içinde muhabirlikten genel yayın yönetmenliğine yükseldim.

Son zamanlarda Alan’ın tuhaf davrandığını fark ettim. Sanki melankolik, kararsızdı. Bana her baktığında gözlerinde çözülmeyen bir duygu vardı.

Kendi yorum gücüme güvenirdim. Bu sadece kadın sezgisi değildi—yıllarca hukuk alanında çalışmak insana insan okumasını öğretir. Bir şey sakladığını hissediyordum ama zamanı gelince söyleyeceğine inanıyordum. Bu da yılların evliliğiyle kurduğumuz güvendi.

Koltukta gerinip telefonuma baktım. Saat 22.00. Alan hâlâ dönmemişti. Birkaç gün önce haberini verdiği üniversite buluşmasına gitmişti.

Üniversite arkadaşlarının buluşmasına gideceğini birkaç gün önceden söylemişti.

Biraz geç kalmıştı ama onu sıkıştırmamaya karar verdim. Facebook sohbet sayfasını kapattım. Uzun zamandır görüşmemişlerdi, muhabbetlerini bölmek istemedim. Erkeklerin dışarıdayken bir tür “ağırlıklarını” korumaya ihtiyaçları vardı. Durmadan önemsiz şeyler için dır dır eden, peşlerinden ayrılmadan şikâyet eden kadınları sevmezlerdi; ben de sevmem.

Tam o sırada telefonuma bir haber bildirimi düştü: [Şehrin en büyük eğlence mekânı olan “Gerçek Aşk Eğlence Kulübü”nde, özel bir odada büyük çaplı yangın çıktı; çok sayıda yaralı var. Şu ana kadar can kaybı bildirilmedi.]

Bu tür haberleri okurken kullanılan ifadelere dikkat etmek gerekir. “Şu ana kadar can kaybı bildirilmedi” genelde, birinin ağır yaralı olduğu, ölümle pençeleştiği anlamına gelir. Haberi böyle yazmak, toplumsal düzeni korumak içindir; büyük ihtimalle mekânın sahibi de bir yerlerden torpil yapmıştır.

Nitekim patronumdan Facebook’ta bir mesaj geldi: [Mailini kontrol et.]

İş mailimi açtım, bir düzine fotoğraf vardı. Yıllarca hukuk alanında çalışmama rağmen gördüklerim beni hâlâ sarstı.

Oda tamamen yanmıştı, tüm mobilyalar kömürleşmişti. Sadece bir koltuğun iskeleti kalmıştı ve üzerinde yanıp kömüre dönmüş bir beden—ya da kömür parçası—duruyordu.

Daha da garip olan, bedenin göğsünün net bir şekilde yarılmış olmasıydı; bütün organlar alınmış, içeride sadece kömürleşmiş doku parçaları kalmıştı.

Bu bir intikam mıydı? İşkence mi? Kara sevda cinayeti mi? Yoksa organ kaçakçılığı mı?

Fotoğrafları kaydırırken kafamın içi sorularla doldu.

Sonra donakaldım.

Kalp, akciğerler, karaciğer, böbrekler, mide, gözler ve erkeklik organı odanın tavanından sarkıyordu.

Tavan yüksekti, ateş oraya kadar ulaşmamıştı. Isı ve duman, ceset parçalarını adeta pişirmişti.

Daha da garip olan, kararmış metal çatal bıçak takımıyla tabakların yerde özenle dizilmiş olmasıydı. Yanlarında ne olduğu bile anlaşılamayan, kömür gibi olmuş başka eşyalar duruyordu.

Bu ne anlama geliyordu? Yemek mi yemeyi planlamışlardı? Yoksa… insanın ağzına alamayacağı türden bir ritüel miydi bu?

Sosyal medyadaki içerik editörleri bunu görse, olayı iyice abartır, deli saçması teoriler üretirdi. Son on yılda Gümüşışık Şehri’nde yaşanan tuhaf vakaları hatırladım. Batı’nın en gelişmiş şehriydi; tarikat işi bir dosya çıkması pek mantıklı değildi. Muhtemelen başka bir amacın üstünü örtmek için kullanılan bir perdeydi.

Yıllara dayanan deneyimime dayanarak, bunun rapor edildiği gibi bir “kazara yangın” olmadığını, aksine önceden planlanmış bir kundaklama ve cinayet vakası olduğunu düşündüm. Fotoğraflardan da operasyonun son derece planlı olduğu anlaşılıyordu.

Tam o sırada telefonum çaldı. Arayan patronumdu.

Çaresiz bir ses tonuyla, “Nancy, biliyorsun, ben aslında senin güzelce tatil yapmanı istiyordum. Birkaç günlüğüne bir yerlere git, belki Alan’la çocuk falan düşünürsünüz diye… Senin hayatını hep önemsedim, sonuçta sen bizim tek…” dedi.

Bir an durakladı, sonra devam etti: “Ama fotoğrafları gördün. Bunun açıkça bir kaza olmadığı belli. Tarikatvari bir havası var ama Gümüşışık’ta son on yılda benzer bir vaka olmadı, o ihtimali şimdilik eleyelim. Bunun önceden planlanmış bir cinayet olduğunu düşünüyorum. Psikopat bir katil ihtimali üzerinden analiz etmeni öneririm. Bir de, dava ile ilgili bazı detayları saklamamız gerektiğini düşünüyorum. Evet, bu bize tıklanma kaybettirir ama hukuki sorumluluk, kazançtan daha önemli.”

Patron lafı dolandırmayı severdi, ama ben doğrudan konuşmayı tercih ettim: “Bu olay tam anlamıyla ortaya saçılırsa etkisi çok büyük olur. Halkın psikolojik dayanma gücüne ağır bir darbe vurur, hatta benzer suçları teşvik bile edebilir. Bu tür bilgiler konusunda ben her zaman resmî medyanın çizgisini takip ederim. Bu, bir hukukçu olarak benim görevim.”

Patron, “Tamam, sorun yok,” dedi. “O zaman bu gece mesai yapman gerekecek. Elimizdeki bütün bilgileri sana göndereceğim. Resmî medya muhtemelen gerçek durumu yarın öğleden sonra açıklayacak. Biz de hemen ardından analizimizi yayınlarız.”

“Tamam,” dedim.

Telefon kapanır kapanmaz Facebook’tan sıkıştırılmış bir dosya geldi. Şifreyi yazıp açtım. Sayfaları hızla kaydırarak okumaya başladım.

Olay akşam saat 9 civarında meydana gelmişti. Polis şüpheliyi yakalamıştı—bir kadın. Bir fotoğraf da eklenmişti.

Şüphelinin kim olduğu o kadar önemli değildi. Asıl önemli olan, suçun gerekçesi ve arkasındaki plandı.

Bir anda, gözümün ucuna takılan o fotoğrafla içim buz kesti. Fotoğraftaki kişi bana tanıdık gelmişti; onu birkaç gün önce Alan’ın üniversite arkadaşlarıyla çekilmiş bir grup fotoğrafında görmüştüm.

Parmaklarım donmuş gibi oldu, geri kaydırmak için zorlandım. Sonra Laura Brown’ın fotoğrafı önüme geldi.

O, bu geceki sınıf toplantısındaydı.

Yangın, cinayet, şüpheli Laura… Vücudumdan soğuk bir ürperti geçti. Alan’ın numarasını çevirdim.

Bir kere, iki kere, üç kere… Telefonu açan olmadı.

Sanki buz gibi bir uçuruma düşmüş gibiydim; gözlerim karardı, kalbim deli gibi çarptı, hafifçe titrememi engelleyemedim. Aklımdan sayısız düşünce geçti.

Tam o anda telefonum tekrar çaldı. Numara tanıdık değildi. Ekranda hâlâ o tanıdık fotoğrafa bakıyordum, ama aramaya cevap vermeye cesaret edemedim.

Kendimi zorlayarak sakinleştim, derin bir nefes aldım ve telefonu açtım.

“Bay Smith’in eşi misiniz? Gümüşışık Şehri Emniyeti’nden arıyoruz. Kömürleşmiş bir ceset bulduk. İlk DNA sonuçları Alan Smith’le eşleşiyor olabilir. Lütfen teşhis için gelin. Sakin olmaya çalışın… Kömürleşmiş cesetlerde DNA testi zordur, hata payı olabilir.”

“Bay Smith’in eşi?”

Sonraki Bölüm