Bölüm 5 Şansı yakalamak

“Her zamanki gibi çok güzeldin.” Gregory yanağıma bir öpücük kondurup beni kollarının arasına alıyor. “Sağ ayağınla inişine dikkat et.”

Bir bakış daha bile atmadan Simon’a geçiyor. Yutkunuyorum ama gülümseyerek gerginliğimi saklıyorum. Gregory koreograf ve iki yıldır onun baş dansçılarından biriyim. Dans edişimi seviyor ama bir yanlış görürse hiç düşünmeden bir sonrakine geçer. Koreograflar böyledir. Seçebileceği bir sürü balerin var.

“İyi misin?” Simon kaşlarını çatıp yüzüme bakıyor.

Yüzümde bir şeylerin ters gittiğini görebiliyorsa, gerçek duygularımı gizlemekte yeterince iyi değilim demektir. Daha en başından şunu öğrendim: Diğer dansçılara asla elindeki kartları göstermezsin.

“Harikayım. Bir şeyler içmeye gidelim mi?” Dışarı çıkmayı planlamıyordum. Hatta eve gidip bileğime buz koymam lazım, ama biraz gevşemeye ihtiyacım var.

Aklımın en arkasındaki minicik bir ses, yalan söylediğimi fısıldıyor.

Black’in beni yine köşeye sıkıştırmasını istiyorum. Özellikle Caroline’la o berbat öğle yemeğinden sonra. Bir de şimdi Gregory’nin sözleri…

Sanki dikiş yerlerim patlıyor, dağılacak gibiyim; beni yeniden toparlayacak bir şeye ihtiyacım var.

Burada tehlikeli bir kedi-fare oyunu oynuyorum ama belki Black’i ortaya çekebilirsem kim olduğunu da öğrenebilirim. Olur da polis kapıma dayanıp hesap sormaya kalkarsa diye.

“Ama sen ısmarlıyorsun.” Simon göz kırpıyor. “Yeni bir eve taşındım, beş kuruşum yok.”

Herkesle dışarı çıktığımda içkiler hep benden, o yüzden yanımda dolanmayı seviyorlar. Bu yüzden de biliyorum; bunlar benim insanım değil.

Benden bir şey istiyorlar, tıpkı Cargill’ler gibi.

O yüzden mi bu aralar Ben’den kaçıyorum? O yüzden mi adını bile bilmediğim tehlikeli bir adama çekiliyorum?

Benden ne istiyor?

Onun kim olduğunu bile bilmiyorum. Peki o benim kim olduğumu biliyor mu, yoksa o adamla yaşanan olay mı bizi kanlı bir kader cilvesiyle bir araya getirdi?

Ama zihnimi basan diğer sorulara, kaygılara tutunmuyorum. Üstümü değiştirirken Ben’in bir telefonunu daha görmezden geliyorum. Çantama tıktığım seksi siyah elbiseyi giyiyorum. Belki de o zaman bile gösteriden sonra doğruca eve dönmeyeceğimi biliyordum.

Bir de Black’in beni yine takip edeceğini bildiğim için.

Kulübe giderken Black’in motosikletini arkamızda görmüyorum. Hayal kırıklığımı gereğinden fazla kadeh şampanyayla bastırıyorum ve dans pistinde müziğin bedenimin içinden akmasına izin veriyorum.

Danstan daha özgür hissettiren tek şey, son zamanlarda içimde büyüyen o tehlike duygusu. Başımın dertte olduğunu biliyorum çünkü daha önce hiç bu kadar pervasız olmamıştım. Kurallara hep uyarım, ama şu an alkolle, gösteriden önce yuttuğum iki ağrı kesicinin birleşimi kesinlikle kafama vuruyor.

“Ben çıktım!” diye bağırıyorum, müziğin üstünden Simon’a.

“Gece daha yeni başladı!” Ritme uyarak ellerini havaya kaldırıyor. “Bir de içkiler senden olacaktı!”

“Tamam, hallettim, keyfine bak!” Ona bir öpücük atıp bardaki içkilerini karşılasın diye tezgâha birkaç yüz dolar bırakıyorum.

Zaten ne diye kulübe gelmeyi akıl ettim ki? Kafayı yemişim. Bir koşu döneminde bunu asla yapmam; hadi en fazla bir içki, o kadar. Ama bu değil.

Ben’in aramalarını da bu kadar uzun süre görmezden gelmem, annesi tescilli bir cadı olsa bile.

Kulüpten çıkınca çantamdan anahtarlarımı çıkarıyorum, bana laf atan bir grup herifi umursamadan. Kendimi cesur hissediyorum, omzumu dönüp onlara orta parmağımı gösteriyorum.

Direksiyona geçmemem lazım. Kafam uğulduyor, bu yüzden taksi bulmak için kalabalık sokağı gözlüyorum.

“Hey, sürtük!” diye sesleniyor arkadan o aptallardan biri. “Kendini bizden üstün mü sanıyorsun?”

Aman Tanrım, galiba tam bir pislik mıknatısı oldum. Alkol de hiç yardımcı olmuyor; çünkü döner dönmez onlardan biriyle göğüs göğüse geliyorum, fazla pervasızca.

Ağzının suyu akarak gülümsüyor. “Adın ne, güzelim?”

Viski ve kötü karar kokuyor. Üstelik her an sarhoşluktan yere yığılacakmış gibi durmasa azıcık yakışıklı bile sayılabilirdi.

Benim kafam fena.

Kim olduğumu başka türlü anlatamam; çünkü o artık tanıdık motor homurtusunu duyar duymaz adamı itiyorum. “Siktir git!”

Gözlerinde öfke yanıyor, bana inanamaz bir ifadeyle bakıyor. “Az önce beni mi ittirdin, orospu?”

Sözleri daha havada asılıyken siyahlar içindeki bir siluet önüme geçip adamın suratının ortasına indiriyor. Yanındaki arkadaşları, o yere yığılınca korkak gibi geri çekiliyor.

Black’in adamın üzerinde dikilişinden yayılan baskınlığı neredeyse hissediyorum, ama adam bayılmış gibi.

Bir dilenci gibi, sadaka bekler gibi öylece kalıp Black’e ağzım açık bakıyorum. Kahramanım. Karanlık Şövalyem.

Elindeki kaskı fark etmemişim bile; ta ki başıma geçirene kadar. O motosiklete binerken, yer açmak için öne kayarken onu büyülenmiş gibi izliyorum; başını bana çevirmiş.

Her an biri beni tanıyabilirdi ve ortalık cehenneme dönerdi. Bir magazin “beni bir motorun arkasına binerken gördük” diye haber yaparsa Ben’e ne diyecektim?

Ama beynim yetişemeden ayaklarım hareket ediyor. Bacağımı sele üzerinden atıp öne kayıyorum; kasıklarım Black’in kıçına dayanıyor. Kollarım, sanki hep oraya aitmiş gibi onun sıkı beline dolanıyor.

Lastikler cayırtıyla sıyırarak motoru çalıştırıyor, kulüpten hızla uzaklaşırken ona daha da sıkı tutunmak zorunda kalıyorum.

Kanıma bir coşku hücum ediyor.

Ve başımı geriye atıp kahkahayı basıyorum.

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm