Bölüm 3 - Vivian

O sabah, kasvetli bir koridorda, rahatsız bir sandalyede oturup sabırla beklemesinin söylendiği bir durumda olmak, Vivian’ın hiç de yapmak istediği bir şey değildi. Ama işte, tam da bunu yapıyordu.

Bacağını umursamazca sallarken, muhtemelen küçük bir deprem etkisi yarattığının farkında bile olmadan, karşısındaki duvara dalgın dalgın baktı. Normalde bomboş olup iyice iç karartacak olan duvar, rengârenk afişlerle kaplanmıştı; gülen suratlar, süslü yazı karakterleriyle yazılmış motive edici sözler… Ama Vivian’a göre bu pozitiflik işi biraz abartılmıştı.

O dişlerini göstere göstere sırıtan yüzlerden gözlerini kaçırıp koridora şöyle bir baştan aşağı baktı, sonra sabırsız bir iç çekiş bıraktı. Omuzları düşüp sandalyeye daha çok kayarak yerleşti; kuyruk sokumunun zaten sızlanmaya başlamasını umursamadı.

Buraya ne zaman geleceklerine kendisi karar verememişti, bu başlı başına kabul edilebilir bir şeydi belki, ama ona sanki saatlerdir bekliyormuş gibi geliyordu. Bir yere bu kadar erken gitmek, Vivian için düpedüz zaman kaybıydı.

Bu kadar neyi bekliyorlardı?

Kendine karşı dürüst olsaydı — ki değildi — Vivian bu görüşmeden her şeyden çok korktuğunu kabul ederdi: Bugün, öz babasıyla tanışacaktı. Hayatında asla olacağını düşünmediği bir şey. Annesi öldürüldüğünde, hayatta olmasını göze alabildiği her şeyin orada bittiğini sanmıştı.

Ve şimdi burada oturuyordu; neredeyse sekiz uzun yıldır kendine hayal bile kurmayı yasakladığı bir şeyin eşiğinde.

İçinde bir yerde hafif bir heyecan kabarıyordu, ama kaygı çok daha güçlüydü.

Onlar onu sevecek miydi? Onu yanlarına almak isteyecekler miydi? Nasıl insanlardı? Olan biten için onu suçlayacaklar mıydı? İyi insanlar mıydı…?

Cevapsız o kadar çok soru zihninde oradan oraya çarpıp duruyordu ki, bekledikçe Vivian’ın bacağı kontrolsüzce titremeye devam etti.

Vivian’ın hayatı hep kargaşa içinde geçmişti ve o daha iyisini istiyordu, ama endişe ruhunu kemiriyordu. Sevilmeye değer bir insan olup olmadığına dair içindeki şüphe, yıllar önce hayatının dokusuna işlemişti; öyle kolay kolay sökülüp atılacak gibi değildi. Belki bir terapistle konuşsa, zamanla içindeki o düğümler çözülürdü. Ama o bu konuların hiçbirini konuşmayı kesinlikle reddediyordu. İster terapist olsun, ister polis… kim sorarsa sorsun, cevabı hep aynıydı: sessizlik.

Koridorun biraz ilerisindeki bir kapı açıldı. Vivian irkilip düşüncelerinden koparak doğruldu ve içeri giren adama baktı.

Charles Montague’la bundan iki gün önce bir kez tanışmıştı. Ondan fena hâlde hoşlanmıştı; kelimelere dökemediği bir çekiciliği vardı adamın. Yine de neticede bir avukattı; avukatların da kurt gibi oldukları herkesçe bilinir — eğer müvekkilleri değilsen, arkandan bıçağı saplamaktan çekinmezler.

“Vivian, hazırsak seni içeri alalım,” diye seslendi adam, boğuk sesiyle.

“Hmm, peki,” diye mırıldandı ayağa kalkarken, yüzünü buruşturdu. Sağ ayağı – hoplayıp duran değil, öteki – uyuşmuştu ve üzerine ağırlığını verince, binlerce iğne batıyormuş gibi bir hisle sızlamaya başladı.

Yüzündeki ifadeyi gören avukat ona doğru birkaç adım attı ama o elini kaldırıp durdurdu. “Sadece ayağımın açılmasını bekliyorum.”

Bu, adamın yüzüne hafif bir gülümseme getirdi. “Anladım.”

Ayağındaki işkence biraz diner dinmez Vivian aksamadın yürüyebildi. Charles, kapıyı gösterip eliyle içeri buyur etti, kolunu hafifçe uzatarak onu kapıdan geçirdi.

Oda oldukça büyüktü; tam ortasında oval bir masa vardı, etrafı sayamayacağı kadar çok sandalyeyle çevriliydi. Kafasından hızlıca bir hesap yapınca Vivian, masaya rahat rahat on beş kişi sığabileceğini düşündü.

En uzak duvar komple camdandı; geç sabah güneşi tavandaki lambalara ihtiyaç bırakmadan odayı aydınlatıyordu.

Kapının sol tarafında üç kişi oturuyordu; bunların ikisi kadındı ve Vivian ikisini de tanıyordu. İlki, onunla ilgilenen sosyal hizmet görevlisiydi; hangi eve yerleştirileceğine ya da hangi evden alınacağına o karar veriyordu. İkincisi ise Charles gibi bir avukattı ama o sosyal hizmetler için çalışıyordu, çocuk esirgeme tarafında yani. Sosyal hizmet görevlisinin adı Cassidy’ydi; hayatının en dinç dönemindeydi, kısacık kesilmiş sarı saçları, dikdörtgen çerçeveli gözlükleri ve sıcak kahverengi gözleri vardı. Vivian, Cassidy’yi pek sevdiği söylenemezdi ama kadının işini bildiğini inkâr da edemezdi.

Avukatın adı Gerry’ydi ve emekliliğe dayanmış, hatta belki o yaşı da geçmiş gibiydi. Taze yağan kar rengindeki saçları, başının arkasında sıkı, taviz vermez bir topuz hâlinde toplanmıştı. Dar kahverengi gözleri, zaten ince olan burnunu daha da keskin gösteriyordu. Görünüşü ne kadar ciddi olsa da Gerry’yle anlaşmak nispeten kolaydı ve Vivian, yollarının kesiştiği o birkaç seferde ondan rahatsız olmamıştı.

Üçüncü kişi ise Vivian’ın tanımadığı ama eleyerek kim olduğuna tahmin yürütebildiği biriydi; başka ihtimal kalmadığına göre, bu adam babası Samuel Devreaux olmalıydı.

Odadaki en uzun kişi oydu; boyu bir doksanın hemen altında ya da belki biraz üzerindeydi. Yapısı daha çok ince tarafta olsa da, mavi polo tişörtünün ve kot pantolonunun altında düzenli olarak spor salonuna giden bir vücut olduğunu Vivian rahatlıkla görebiliyordu. Tuz-biber karışımı kahverengi saçları kısacık kesilmişti, aynı şekilde kısa sakalıyla uyumluydu.

Üstünde gayet günlük, rahat kıyafetler vardı ama duruşu, odaya kimin söz geçirdiğini açıkça belli ediyordu. Bu hâl, Vivian’ın kalbinin rahatsız edici bir hızla çarpmasına neden oldu. Onun nasıl biri olduğuna dair birkaç söylenti duymuştu ama tecrübe ona, her duyduğunun doğru olmadığını ve bir insanla tanışmadan hüküm vermemenin en iyisi olduğunu öğretmişti.

Vivian, Charles arkasını dönüp kapıyı kapatırken, kendisini karşılamak için ayağa kalkan üç yetişkine döndüğünde, bunu çarpmakta olan kalbine anlatması epey zordu.

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm