Bölüm 12 Gerçek ve Sonuçları

Aiden içgüdüsel olarak ameliyathaneye yöneldi.

— Dur! Sean buz gibi bakışlarla onun önünü kesti.

— Aiden, anlamıyor musun? Sana dönmektense ölmeyi tercih eder. Senin burada olman sadece onun ölümünü hızlandırır. Eğer içinde birazcık vicdan kaldıysa, bir daha asla onun karşısına çıkma! Bırak gitsin!

Sean'ın sözleri Aiden'ın kalbine bıçak gibi saplandı.

Aiden olduğu yerde çakılıp kaldı, gözleri ameliyathanenin üzerindeki parlak kırmızı ışığa kilitlenmişti.

Demek ki yüzü her solduğunda, bedeni her titrediğinde rol yapmıyordu.

Gerçekten de onca acı çekmişti.

Peki o ne yapmıştı? Onu tehdit etmiş, aşağılamıştı.

Kendisine çaresizce yalvardığında bile, acımasızca onu dönmektense ölmeyi yeğleyeceği o cehenneme geri sürüklemeye çalışmıştı.

Göğsünü şiddetli bir pişmanlık ve panik dalgası kapladı.

Farkında olmadan ameliyathanenin kapısına yaklaşmak için bir adım attı.

— Defol git! Sean arkasını döndü; kan çanağına dönmüş gözleri, gizleme gereği duymadığı bir nefretle doluydu.

— O ölüyor. Ondan uzak dur!

Aiden'ın adımları bir kez daha duraksadı.

Sean'ın o kararlı ve korumacı duruşuna baktı, bir de kendisinin Keira'ya verdiği onca zararı düşündü. İçini kahredici bir yenilgi hissi kapladı.

Aniden arkasını döndü ve sendeleyerek hastaneden çıktı.

Aiden müdavimi olduğu kulübe gitti; karmakarışık zihnini uyuşturmaya çalışarak şişelerce içkiyi art arda midesine indirdi.

Etrafı dalkavuklarla çevriliydi, içeride sağır edici bir müzik çalıyordu.

Ancak etrafındaki her şey, sanki aralarında yoğun bir sis perdesi varmışçasına uzak ve gerçek dışı geliyordu.

O gece ona bir asır kadar uzun geldi.

Bu esnada ameliyathanenin içinde, ölüme karşı amansız bir yaşam mücadelesi veriliyordu.

Keira'nın tüm çaresizliğini ve kararlılığını taşıyan o bıçak, hiçbir merhamet kırıntısına yer bırakmadan doğrudan kalbini hedef almıştı.

Neyse ki bıçak kalbine isabet etmemişti.

Doktorlar onun hayatını kurtarmak için zamanla yarışıyordu.

Sean dışarıda bir nöbetçi gibi dikiliyor, yerinden bir milim bile kıpırdamıyordu.

Şafak vakti, ameliyathanenin üzerindeki ışık nihayet söndü.

Baş cerrah bitkin bir hâlde dışarı çıktı.

Anında ayağa fırlayan Sean'a yorgun bir şekilde başını salladı.

— Ameliyat başarılı geçti ama durumu hâlâ kritik. Önümüzdeki yirmi dört saat çok önemli.

Sean'ın endişeyle çarpan kalbi sonunda bir nebze olsun ferahladı; en azından hâlâ hayattaydı.

Keira koca bir gün ve gece boyunca yoğun bakımda bilinci kapalı bir şekilde yattı.

Sean elindeki tüm imkânları seferber ederek, onun başında 7/24 nöbet tutması için en iyi sağlık ekibini getirtti.

Belki de kader ona daha fazla acı çektirmeye dayanamamıştı.

Belki de ona hayata tutunma gücü veren şey, rahmindeki o inatçı küçük candı.

Mucizevi bir şekilde en tehlikeli dönemi atlattı ve hayati bulguları yavaş yavaş normale döndü.

Hâlâ o sonsuz karanlığı ve göğsündeki şiddetli acıyı hissederken, zorlukla da olsa gözlerini yeniden açtığında kumarı kazandığını anladı.

— Bebeğim... diye fısıldadı, sesi zar zor duyuluyordu.

Sean hemen ona doğru eğilip şefkatle konuştu.

— Merak etme. Doktor kontrol etti. Bebek gayet dirençli; şimdilik bir zarar görmemiş.

Bebeğin iyi olduğunu duyunca, Keira'nın donuk gözlerinden yaşlar süzüldü.

Ancak bu kısa süreli rahatlamanın ardından çok daha derin bir korku baş gösterdi.

Eğer Aiden onun hâlâ hayatta olduğunu öğrenirse, peşini asla bırakmazdı.

Bu sefer kurtulmuştu ama ya bir dahaki sefere?

Bir daha asla onun eline düşmemeli ve Sean'ı da kendisiyle birlikte dibe çekmeye devam edemezdi.

Derin bir nefes aldı ve kalan tüm gücünü toplayarak Sean'ın elini tuttu.

— Bay O'Neill, yardım edin bana... Buradan tamamen gitmeme yardım edin. Onu öldüğüme inandırın. Lütfen.

Sean onun ne demek istediğini anında anladı.

Kaçmak için ölümünü kurgulamak.

Bu en uç çözümdü ama aynı zamanda en kesin olanıydı.

Ölümün kıyısından henüz dönen Keira'ya baktı. Herkesin tahmin ettiğinden çok daha güçlüydü.

"Tamam," dedi ciddi bir ses tonuyla. "Her şeyi ayarlayacağım."

İki gün sonra.

Aiden, üzerine sinmiş alkol kokusu ve içini kemiren takıntısıyla hastaneye döndüğünde, Sean'ın soğuk ve duygusuz sözleriyle karşılaştı.

"Öldü. Aşırı kanama çoklu organ yetmezliğine yol açtı. Dün sabaha karşı hayatını kaybetti."

Aiden beyninden vurulmuşa döndü.

Şiddetle Sean'ın yakasına yapıştı. "İmkânsız! Yalan söylüyorsun! Ölmüş olamaz. Yine ne dolaplar çeviriyorsun?"

Sean onun elini soğukça silkip attı; gözleri, gizleme gereği bile duymadığı bir küçümsemeyle doluydu.

"Dolap mı? Aiden, son ana kadar onu bırakman için sana yalvarıyordu. Son arzusu seni bir daha asla görmemekti. İşte ölüm belgesi, işte kremasyon belgesi!"

Üzerinde resmi mühürler bulunan birkaç belgeyi Aiden'a fırlattı.

Aiden titreyen elleriyle belgeleri aldı.

Keira'nın adını ve ölümün o soğuk, kesin hükmünü gördüğünde dünyası aniden başına yıkıldı.

"Hayır, inanmıyorum buna! Nerede o? Bedeni nerede?" diye kükredi çaresizce.

"Son arzusuna uyularak çoktan yakıldı," diye yanıtladı Sean, acımasız ama bir o kadar da sakin bir ses tonuyla.

"Bay Coleman, şimdi tatmin oldun mu? Sonunda onu tamamen ölüme sürükledin."

Bunu söyledikten sonra, içeriye küçük bir kül vazosu getirtti.

Aiden, dünyanın en korkunç şeyini görüyormuş gibi o küçük kutuya bakakaldı.

Sendileyerek geriledi.

"Hayır, bu olamaz."

diye mırıldandı ve hastaneden kaçarcasına uzaklaştı.

Şirkete döndüğünde Aiden bütün gün kendini ofisine kilitledi.

Ardından elindeki tüm imkânları seferber ederek, delicesine Keira'nın ölümünün ardındaki gerçeği araştırmaya başladı.

Kendi kendine Keira'nın öylece ölmüş olamayacağını, bunun kesinlikle Sean'ın bir komplosu olduğunu söyleyip duruyordu!

Birkaç gün sonra Justin, titreyerek ona araştırma raporunu uzattı.

Sonuçlar, ölüm raporunda belirtilen gün, Sean'ın gerçekten de Keira'nın özelliklerine uyan bir bedeni hastaneden krematoryuma taşıdığını gösteriyordu.

Evraklar eksiksizdi, süreç şeffaftı ve şüphe uyandıracak hiçbir açık yoktu.

Krematoryum çalışanları bile bunu doğrulamıştı.

Tüm kanıtlar tek bir acımasız gerçeği işaret ediyordu.

Keira gerçekten ölmüştü; onun tarafından ölüme sürüklenmişti.

Aiden'ın parmakları şiddetle titriyor, o soğuk araştırma raporunu zar zor tutabiliyordu.

Artık kendini kandıramazdı.

Bir zamanlar onun yanındayken diken üstünde duran, ona boynu bükük bir aşkla bakan o Keira.

Sayısız kez aşağılayıp eziyet ettiği o Keira.

Yere çöküp ağlayarak onu bırakması için yalvaran o Keira.

Onu tamamen mahvetmişti. Bütün nefreti, bütün intikam hırsı artık gülünç ve anlamsız hale gelmişti.

Aiden, onun bulunduğu son yer olan hastaneye geri döndü.

Her şey her zamanki gibiydi, sanki hiçbir şey olmamış gibi.

Aiden dayanılmaz bir acının girdabında boğulurken Sean geldi.

"Aiden, eğer içinde zerre kadar insanlık kaldıysa, git o zamanlar gerçekten ne olduğunu araştır; o en karanlık anında seni asıl kimin kurtardığını bul. Gözü tamamen boyanmış bir aptal gibi davranmayı bırak; sonunda seni gerçekten umursayan tek insanı kendi ellerinle öldürdün!"

Aiden'ın kan çanağına dönmüş gözleri Sean'a dikildi. "Ne demek istiyorsun?"

"Ne mi demek istiyorum?" Sean soğuk bir şekilde güldü, gözleri alay ve acımayla doluydu.

"Demek istediğim şu; senin gibi zeki bir adam, daha kurtarıcısıyla düşmanını bile birbirinden ayıramıyor. O zamanlar senin için o kurşunun önüne atlayan kişi, yıllardır el üstünde tuttuğun Zoey değildi. Keira'ydı... Ölümü kurtuluş görecek kadar eziyet ettiğin o Keira!"

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm