Bölüm 1 Sürpriz Pislikler
:°°¨༺♡༻¨°°:
Bu kitabı Sheridan Hartin’e adıyorum. Ruhumun karanlık yanını aydınlatan o muhteşem Ruha… Dünyanın sana açılmasını diliyorum, canım.
:°°¨༺♡༻¨°°:
-BEA-
Bea, gül demetini ışığa doğru kaldırıp kırmızı yapraklara odaklandı. Sabahın çok erken saatleriydi. Bu da, mutfaktaki işine gitmeden önce atılmış çiçekleri yenileriyle değiştirmek için bolca vakti olduğu anlamına geliyordu.
Demeti burnuna götürüp derin bir nefes aldı. Yaprakların ve çiçeklerin karışık kokusu ona canlılık verdi. Bulabildiği en küçük sevinç bile, köle olarak sürdürdüğü sefil hayatını biraz olsun katlanılır kılıyordu. Bu yüzden, her şeyin içinde bir mutluluk kırıntısı arıyordu.
Ama sonra içini çekip kendini azarladı: “Çok oyalanırsam, hizmetkârların gözüne batacağım.” Onu tembellikle görürlerse yine kamçı yerdi. Hemen, güzel demeti yüzünden uzaklaştırıp piyanonun üzerindeki boş vazoya yerleştirdi. Parlak sabah güneşinde kırmızının camla birleşen rengi capcanlı duruyordu.
Kütüphanenin bu köşesini çok seviyordu. Sessizdi, genelde de kimseler olmazdı. Ona bir anlığına nefes alma fırsatı veriyordu. Normalde sürekli hareket hâlindeydi. Hep bir şeyleri yıkaması, taşıması gerekirdi. Doğru dürüst yemek yemeye bile zamanı olmazdı; onu da domuzların yemliğinden yerdi. Çok şikâyet etmiyordu yine de; sonuçta domuzlara, bir önceki günün yemeğinden en iyi parçalar verilirdi. Hem dün aile kahvaltıda pekmez ve çörek yemişti, hiçbir zaman da hepsini bitirmezlerdi. Demek ki bu akşam, doyasıya pekmez ve çörek yiyebilecekti. Tabii önce, yemliğin başındaki koca ayıları andıran domuzları savuşturması gerekiyordu.
Sandalyedeki eski, atılmış gülleri almak için uzandığında, bir diken başparmağını çizdi ve demeti düşürdü. Demet fayans zemine çarpınca yapraklar ve çiçekler patlayıp etrafa saçıldı.
Başparmağını ağzına götürdü. Dizlerinin üstüne çöktü ve etrafa dağılmış parçaları toplamaya başladı. İçinden geçirdi: “Eyvah! Bunlardan bir tane bile bulurlarsa yine ayakkabılarımı alırlar!”
Parçaları toplarken, kütüphanenin kapısının açıldığını duydu ve Efendilerinin içeri girdiğini gördü.
Yaşlı eski Beta Visca ve eşi, kızlarını çekiştirerek sessiz kütüphaneye sokuyorlardı. Adam kapıyı sertçe kapattı, sonra kızına döndü.
“Savonnuh, bu konuda itirazını dinlemeyeceğim!”
Bea kasıldı. Eğer onu burada yakalarlarsa kesin dayak yerdi. Hatta belki bir hafta yemeklerini de keserlerdi.
“UMRUMDA DEĞİL!” diye çığlık attı Savonnuh. “Ben Luna olacaktım! Herkes tarafından şımartılan, sevilen ben olacaktım. Ben sakat bir Kurda sütanne olmak zorunda DEĞİLİM!”
“Kırık Kurt.” Bea bu lafı yıllar boyunca defalarca duymuştu. Annesi insan, babası safkan Kurt olmasına rağmen, içindeki Kurttan hiç ses duymamıştı. Aslında, hiç Kurdu olduğuna bile inanmıyordu. Doğduğundan beri “Kırık Kurt” sayılmıştı.
Merakı, kasılmış bedenine hareket verdi. Piyanonun bacaklarının arasından yavaşça sürünerek, kendisini onların görüşünden gizleyen kanepenin yanından başını uzattı.
Bea, Visca’nın teninin dalgalandığını, yüzünde ve kollarında tüylerin belirdiğini gördü. Duygularıyla savaşırken, derisinin altında bir şeyler kıpırdanıyordu.
Sert ve ölçülü bir ses tonuyla kızına doğru bir adım attı. “Dax’le EVLENECEKSİN! Ailemizi bu rezillikten kurtarmak için ne gerekiyorsa YAPACAKSIN. Bunun için seni bir çukura atıp unutmak gerekse bile, umurumda değil, kızım.” Kızım kelimesi havada asılı kaldı. Rüzgârda uçuşan zehir gibi.
Savonnuh pes etmek yerine devam etti: “Baba, ne olur! Hayır! Ben onunla evlenemem. Onun bedeninin hiç hareket etmediğini, çürük brokoli gibi günden güne solduğunu söylüyorlar. Böyle bir adamın koca olmasını mı istiyorsun?!”
Eski Beta’nın kollarında bir kez daha tüyler kabardı. Bu sefer Bea, onun gözlerinin Kurdu’nun gözlerine dönüştüğünü gördü. Adam arkasını dönüp pencereye doğru ağır adımlarla yürümeye başladı. Bea hemen piyanonun altına geri çekildi, taburenin arkasına saklandı ve Tanrıça’ya yakalanmaması için içinden yalvardı.
“Canım. Seni bizden uzaklaştırmalarını istediğimizi söylemiyoruz. Senin için en iyisini istiyoruz. Dax eskisi gibi olmasa da, bir zamanlar birbirinizi seviyordunuz, değil mi?”
“Seviyorduk mu? Elbette onu sevdim. Tahta o geçecekti. Alfa OLACAKTI. Eş olarak istediğim her şeye sahipti. Peki şimdi ne? Ve ben Billiahs’la ne yapacağım?” Bea, Savonnuh’nun piyanodaki yeteneğini duymuştu. Dünyaca ünlüydü. “Benim de hayallerim var, anne. Sonunda Billiahs’a KABUL edildim. Önümüzdeki bahar gitmem gerekiyor. Dax da biliyordu bunu, kaza olmadan önce, ve sorun etmemişti. Şimdi beyni lapa haline geldi diye, ANLAMAZ demek değil. Beni şimdi onunla evlenmeye zorlayamazlar.”
Visca pencereden döndü, ama önce Jules konuştu. “Biliyorum, tatlım. Hayallerin olduğunu biliyorum ve haklısın; bir sonraki Alfa o olacaktı, ama…” Oda sessizliğe gömüldü, Bea ise Visca’nın ağır nefes alışını duyabiliyordu.
“Ama ne? Ama şimdi kendi yüzündeki salyayı bile silemiyor.”
Koltuğun kenarından tekrar bakmaya cesaret edemeyen Bea, Visca’nın ne yaptığını göremedi ama tenin tene çarpan şaplak sesini duydu ve eski Beta’nın kızına vurduğunu düşündü.
“Ailemizi utandırmayacaksın. Billiahs seni benim sayemde kabul etti!” Visca’nın sesi alçak ve ölümcül bir tondaydı. “Hepimizin ölmesini mi istiyorsun? Seni mutlu etmek için vazgeçtiğimiz onca şeyden sonra bunu AİLEN için yapacaksın. Şımarık, dik başlı bir çocuk olmayı bırakacak ve git, hazırlanacaksın. Düğün için.”
Bea adımların uzaklaştığını, kütüphanenin kapısının açılıp hızla kapandığını duydu. Kısa süre sonra Savonnuh bir yığın halinde yere çöktü ve ağlamaya başladı. Hıçkırıkların arasından, annenin kızını teselli etmeye çalıştığını duyuyordu ama hiçbir şey işe yaramıyor gibiydi.
Bacakları kramp girmeye başlamıştı, sırtından aşağı süzülen teri hissediyordu. Piyanonun altında daha ne kadar saklanabileceğinden emin değildi.
Savonnuh artık ağlamıyordu ama iki kadın da odadan çıkmamıştı. Bea, koltuğun üstünden göremediği için ne yaptıklarını bilmiyordu.
Sessizliği ilk bozan, Savonnuh’ya yumuşak bir sesle konuşan Jules oldu. “Benim güzel, güzel kızım. Bunun başına gelmesine çok üzülüyorum. Bunu senin yerine alabilsem alırdım, ama Alfa’nın fikrini değiştirmek için yapabileceğim hiçbir şey yok. Şu an sanki hayallerin bitiyormuş gibi geliyor, biliyorum. Ama kaderimizi bilemeyiz, değil mi? Bir düşün, nelerin başına geçeceksin.”
Jules ayağa kalktı, Bea onun kısa bir an kızına baktığını gördü, sonra kadın piyanoya doğru dönüp yürüdü.
“Koskoca bir haneye sen hükmedeceksin. Piyano çalmaya devam etmek istersen et. Seyahat etmek istersen, Prens’in parasını kullanır, gezer dolaşırsın.” Piyano başında durdu. Bea, kadının sabah banyosundan kalan parfüm kokusunu hissedebiliyordu. Kalbi göğsünde deli gibi atıyor, kulaklarında uğulduyordu.
Jules’un kızına geri dönüp yürümesi, Bea’ya sonsuzluk kadar uzun geldi. “Bir Prenses olacaksın, canım. Şu anda her şey çok karanlık görünüyor ama gerçek bundan çok farklı.”
Bea, kıyafetlerin hışırdadığını ve yavaş ama hafif adımları duydu; sonra kütüphane kapısı açıldı ve kapandı. Ardından kütüphanede tam bir sessizlik çöktü.
Bea olduğu yere yığılıp kaldı, kollarını ve bacaklarını alabildiğince yana doğru açtı. Kalbi savaş davulu gibi atmaya devam ediyordu.
Az kalsın yakalanıyordum! diye geçirdi içinden, gözlerini kapatıp korkunun ve stresin yavaş yavaş bedeninden çekilmesine izin verdi.
Ta ki, bir elin ve tırnakların kolunu kavrayıp onu acımasızca piyanonun altından çektiğini hissedene kadar.
“Sen ne iğrenç bir Yaratıksın!” Gözleri birden açıldı ve karşısında annesi Jules’un öfkeden çarpılmış yüzünü buldu.
